Ana Sayfa Kültür-Sanat 27 Kasım 2019 Array Görüntüleme

Abdülhakim Arvasi Üçışık – 27 Kasım 1943

“Büyük İrşad Kutbu”…

Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri… Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’a gelişleri ve Eyüpsultan tepelerindeki (Gümüşsuyu) dergâha yerleşmelerine kadar hayatlarını bizzat kendi lisanlarından, iktibas edilmiş olarak göz önüne serelim:

Kendilerinin “zamanın arifleri sırasında” diye kaydettikleri Hüseyin Vassaf Halvetî isimli bir zât, “Sefinetül-Evliya: Veliler Gemisi” adı altında bir eser yazmak istiyor ve eserine Abdülhakîm Efendiyi de almak dilediği için hâl tercümelerini öğrenme gayesiyle huzurlarına başvuruyor:

İlk sual:

– “İsimleri?”

– “İsmim ve alemim Abdülhakîm… Böyle nadir ve garip bir isimle adlandırılmama sebep, zâhirî ve bâtınî faziletleri seyyidlik şerefiyle birlikte evlâdında toplanmış görmek isteyen pederimin yüksek bir din âlimine ait ismi çocuğuna yakıştırmasıdır. Bu zât, Hindistan’ın Siyalkût şehrinden, telif ettiği eserlerle İslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî Hazretleridir.

Ayrıca bu isteği kamçılayan garip bir tesadüf de, dünyaya geldiğim gece, evimize Seyyid Abdülhakîm isimli bir zâtın misafir olmasıdır ki, kendisi Abdülkadîr Geylânî Hazretlerinin onikinci oğlu ve o vakitler Irak ve İslâm beldelerinin kemâl ve fazilet mihrakı Seyyid Tâhâ Hazretlerinin küçük biraderi… Pederim bu iki vesileli hayır yorumu, 1295 Hicri senesi Ramazanının onbeşinci salı gecesinde gördüğüm bir rüya ile tahakkuk edeceği ümidini verdi. Rüyamda Allah Resûlünün nur çağlayan güzellikleriyle karşılaşmış ve din meselelerinden en incelerinden birine ait bu suâle cevap vermeye davet edilmiştim. Rüyamı babama anlatınca, “Abdülhakîm” isminin seçilişindeki istek ve bu ismin belirttiği mânâya karşı ruhunda büyük bir ümit pırıldadı ve hem iç, hem dış kemâl yolunda gereği gibi yetiştirilmem için elinden geleni ardına koymadı.”

– “Mahlesleri?”

– “Bütün memleketçe, yüceltme vasıflarından olan efendi, hoca, şeyh gibi tâbirlerden ayrı olarak ailenin yaşça ve bilgice büyüğüne “Seyyid” denilmesi âdet olduğundan, âcizleri de bu kelimeyle anılıyordum.”

– “Lâkapları?”

– “Lâkap olarak kullanılan “manzur-u nazar-ı pîran-ı kiram: Keremli pîrlerin nazarlarına görünen” terkibidir. Lâkaplandırma sebebi; merhum şeyhin lütfen kalemleriyle yazdıkları mektubun tepesine kaydedilen teveccüh satırları olup dua telakki edilerek kullanılmıştı. Sonraları, Kaadirî tarikatından Bağdat Telgraf Başmüdürü, Abdülkadir-i Geylân-î âşıkı Şakir Efendi “Gavs-ı Âzam’ın nurlu kabrinde murakabeye dalmış otururken, size bir mühür hediye etmek ve mührün bir yüzüne o ibareyi yazmak emrini aldım!” diyerek, lâkaptaki esrar ve hikmeti teyid etmiştir. Oradan gelen mührü şimdi kullanıyorum. Mühür oldukça kıymetli Necef taşındandır ve üç yüzlüdür. Bir tarafında, lâkabım olan “manzur-u nazar-ı piran-ı kiram Esseyid Abdülhakîm likülli emrin fehîm”, daha öbür tarafında “Esseyid Abdülhakîm” yazılıdır. Mühür, Irak şeyh ve âlimlerinin kullandıkları mühürlerden daha büyükçedir. Onu hâlâ, iyiye ve hayra yorarak imza makamında kullanıyorum.”

– “Doğum tarihleri?”

– “1281 Hicrî yılının Şevval ayında doğmuşum.”

– “Doğdukları yer?”

– “Vaktiyle Hakkâri, şimdi Van’a bağlı, 2800 metre yükseklikte, hava ve suyunun güzelliğiyle tanınmış Başkale kasabasında doğmuşum.”

– “Pederlerinin ismi ve kimliği?”

– “Pederim merhum Seyyid Mustafa Efendi… Kendisinin ilk çocuğuyum!.. Nakşî tarikati şeyhlerinden, din ve ilim neşri yolundaki gayretleri ve cömertlikleriyle maruf, şeriat ölçülerine bağlılıkta fevkalâde titiz, malını ve canını Kâinatın Efendisi uğrunda feda etmekten çekinmez bir zât…”

– “Aile isimleri?”

– “Hülâgû Hanın Bağdadı istilâsında Kürt beldelerine hicret eden ve anne tarafından Gavs-ı Azam’ın akrabalığıyla müşerref, zamanın kutbu ve allâmesi Şeyh Kaasım Bağdadî’ye bağlı, Arvasî isimli ailedeniz. Cedlerim, Bağdat’tan büyük bir aileyle ve Gavs’ın evlâd ve torunlarıyla, ayrıca Abbâsi halifelerinin etrafına dağılmış bazı kadınlar ve çocuklarıyla Musul taraflarına göç etmişler… Orada, Emevîlerden kalma Büyük Cami mahallesinde Seyyid Hüseyin Ulvî’nin evinde birbuçuk yıl misafir kalmışlar… Garip ve esrarlı bir tesadüf olarak, ben de, Birinci Dünya Savaşı başlarında Van’dan hicret ederken aynı yerde, bir buçuk yıl, kalabalık bir aileyle misafir kaldım. Ceddim, Musul’dan Urfa’ya, Urfa’dan da Bitlis vilâyetine bağlı Şirvan köylerinden birinde ailesine bırakarak üç erkek evlâdıyla Mısır’a geçiyor ve orada uzun zaman Câmi-ül-ezher külliyesinde müderrislerin reisi sıfatıyla ilim neşrediyor. Oradan Hicaz’a yedinci defa olarak gidip, Medine’de ebedî vuslat sarayına göçüp, Hazret-i Osman türbesinin cenup tarafında ve türbeye 3 zürrâ mesafede bir noktaya defnediliyor. Büyük oğlu Kutup Muhammed ünvanını alan Molla Mehmet Arvasî, Abbasiye ailesinden arta kalan Hakkârî beyliklerinin merkezi Çölemerik kasabasına giderek İbrahim Han’ın kerimesi Fâtıma ile evleniyor ve oradan Van şehrinin cenubunda, yüksek dağlar arasında, geçidi zor bir yere bir köy kuruyor. Bu köyde büyük bir dergâh ve iki katlı bir câmi bina ederek oraya ismini veriyor: Arvas… İşte onun nesli, bu köyde, 600 sene kadar ilim neşretmiş ve Kaadiri tarikatının çerçevesinde, din ölçüleri ve inceliklerinin o zaman Irak’a kadar çözümlendiği başlıca yer burası olmuştur. 3000 kadar yazma kitapla bir kısım müelliflerin eserleri, kendilerinden kalan, her nevî ilim ve fenlere ait büyük bir hazine olup yazık ki, Birinci Dünya savaşında Ruslar tarafından yakılmıştır. Bu eserleri inceleyecek üstün âlimler ve hikmet sahiplerinin, hayret ve taaccüple parmaklarını ısıracaklarına şüphe yoktu. “Arvas” isminin dağ adından geldiği ve Arapça olduğu kabul edilebilir. İşte o zamandan şimdiye kadar bu köyden yetişen din ve tasavvuf kahramanlarına “Arvas Seyyidleri” ismi verilmiştir.”

– “Yetiştikleri saha?”

– “Kürt beldeleri, yâni Van vilâyetinin doğusunda ve İran sınırında kalan geniş bölge, yetiştiğim sahadır.” (1)

– “Aldığım ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. İstihâre gecesi gördüğüm rüyâdan, mürşidleri tarafından kabul edildiğime ait mânâyı sezdim. İstihârede gördüğüm rüyâ: Seyyid Tâhâ Hazretleri, camide hâlifeleri Seyyid Fehim Hazretlerine şu emri veriyorlar: “Abdülhakîm’i al, 5 lâtifenin çeşmelerinde kendi elinle ve tamamıyla yıka! İkimize de imâm olsun!”… Seyyid Fehim Hazretleri beni alıyor, emir âlemine ait beş lâtifenin çeşmelerinde çıplak ayak yıkıyor. Ben de bir elimi onun omuzuna koyarak sağ ayağımı benim için serilmiş olan seccadeye bırakıyorum. Rüyânın tâbir ve tefsire muhtaç olmayan açıklığı, ayrı bir ilâhi lütûf ve nâmütenahî bir ihsandı?” (2)

Esseyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin lâkabı: – “Manzûr-u nazar-ı pîran-ı kiram: Keremli pîrlerin nazarlarına görünen.” Manzûr: Görülen, bakılan, nazar edilen. Beğenilen… Manzar: Bakılan yer, görülen yer. Görünüş… Manzara: Dışarıyı görecek pencere… Manzarî: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam… Manzaranî: Gösterişli ve güzel adam. (3)

Abdülhakîm; Hakîm’in, Hakîm olan Allah’ın kulu… Hakîm: Varlığın hakikatine vakıf olan, hikmetle vasıflanmış bulunan!… (4)

İşi elinde tutan… Abdülhakîm Hazretleri; «ismiyle müsemma- ismi hüviyetinin aynı» bir şahsiyet… Demek ki, «tecrit», «ibda», «bediî» ve «örtü» sırrı yanında, «Nizamî»lik de onun vasfı… Dilimde, Üstadım’ın «Çile» isimli şiirinden bir dörtlük: – «Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, tâ çenemde su. –Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; – Suda ezel fikri, ebed duygusu.» (5)

Babaannem Hanife Hanım’ın babası olan Hüseyin Paşa’nın dört hanımı var ve biri aynı zamanda Babaannemin süt annesi olan Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kız kardeşi… Bu nisbet içinde Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!.. (6)

1-2-3-4-5-6:Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih MİRZABEYOĞLU

“Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye”nin 33’üncüsü ve hatimesi, “Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram” lakabı ile ma’ruf Esseyyid Abdülhakim Arvasi Üçışık Hazretleri, Şehid-i Kerbela Hazret-i İmam-ı Hüseyn ahfâdından olup, Server-i Kâinat sallballahu teala aleyhi vesellemin’in 44’üncü torunudur. Tarika-ı Âliyye-i Nâkşibendiyye meşâyihi’nden Mustafa Efendi’nin ilk evlâdı olarak, Van Vilayeti’nin Başkal’e kazasında doğmuşdur.

Esseyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, Hülagü’nün istilâsı zamanında Bağdat’dan hicret eden, allâme-i zaman ve kutb-u avân Şeyh Kasım Bağdâdi’ye mensub “Arvasi” namıyla tanınan aileden gelmektedir.

Şeyh Kasım-ı Bağdâdi, validesi cihetinden hısımlığıyle müşerref Gavs-ı Azam’ın evlâd ü ahfâdı ve Hulefa-ı Abbasiye’nin bazı mensubları  ile (Orhan Gazi zamanında) Anadolu’ya geldiğinde, şahsı ve ailesine teklif edilen “Devlet İdaresi”ni kabullenmeyip Mısır’da Cami’ül-Ezher Reisü’l-Müderrisini ünvanıyla tedris ve neşr-i ilimde bulunmuşlardır. Oradan da Medine-i Münevvere’ye intikalini takiben Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Molla Kasım Bağdâdi’nin Anadoluda bıraktığı büyük mahdumları Molla Muhammed Arvasi namiyle müştehir (Kutub Muhammed), Abbasi ailesinden arta kalmış Hakkari beyliklerinin merkezi Çölemerik kasabasında, İbrahim Han’ın kızı Fatıma Hanım ile evlenmiş ve oradan Van şehrinin güneyindeki yüksek dağlar arasında geçidi zor bir mevkiye yerleşmiştir. Büyük bir dergâh ve iki katlı bir cami inşa ettiği bu yere, “Arvas” ismini vermiştir.

“Arvasi” ailesi, 600 sene müddetle, şahsi servet ve imkanları ile tesis ettikleri, içerisinde binlerce yazma eser bulunan kütübhane ve tesisler ile mücehhez medreselerde binlerce ilim ve meslek erbabını yetiştirerek vatan sath-ı mailinde ve memleket haricinde ilim, ahlâk ve fen sahalarında hizmet vermişlerdir.

Abdülhakim Arvasi Hazretleri, çocukluk yaşlarında memleketi olan Başkale kasabasının İptidaî ve Rüşdiye mekteblerine gitmiş; daha sonra, o zamanlar ilim ve irfan merkezi olan Irak’ın değişik beldelerinde, yüksek âlimlerden gördüğü dersleri büyük ve derin bir alâka ile zabtetmişdir.

İlim tahsili esnasında ciddî surette riyâzet ve nefs mücahedesiyle süfiye yolunda gayret göstermiş; Hüseynî Seyyidler ismini taşıyan Arvasi sülâlesinin büyüklerinin eteğine yapıştığı Mevlâna Halid Hazretleri kolundan gelen Seyyid Taha Hazretlerinin üstün halifesi Seyyid Fehim Hazretlerine bağlanmak ve nurlariyle şereflenmek mazhariyetine ermiştir.

Abdülhakim Arvasi Hazretleri, tahsilini tamamlayıp döndükten sonra, memleketine, mevcut medreselerden ayrı olarak, şahsına miras kalan mallardan bir Medrese yaptırmış ve mevcut kitablara ilâve suretiyle zengin bir kütüphane kurmuştur. Talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafına ait olmak üzere de o medresede 20 yıl ders okutmuştur.

Nakşibendiye, Kadiriye, Kübreviye, Sühreverdiye, Çeştiye tariklerinde ve Üveysiye’den dahi mezun ve müstahlef olduklarından, tâlib hangi tarîk ile vusûl-u ilallahı arzu ve tercih etmişse, o yolda bi-inayetullahi teâla talim ve teslik etmişdir.

Abdülhakim Efendi Hazretleri, “Hicaz ve hicret seferlerinden gayrı, yalnız neşr-i tarikat ve icrâ-yı mevâiz-i diniye zımnında şark vilayetlerinin tamamını gezmiş; hudud-u İraniyye’nin sünnilerle meskûn kısmını, Bayezid, Eleşkird ve etrafı aşâirini ve ba’zen Musul aşâiri içlerine kadar giderek vilayet-i şerifeyi ihtiva eden saha-i vesia’yı kâmilen bu maksatla ziyaret etmiş; Hicaz ve hicret seferlerinde (Ankara, Sivas ve Kastamonu hariç olmak üzere) bütün Anadolu vilayatını gezerek ulema ve meşayih-i mahalliye ile görüşmüşdür. Bununla beraber Mısır, İskenderiye, Ribat, Tanta, İsmailiye, Süveyş, Portsaid, Cidde, Yenbu’, Şam, Haleb, Beyrut, Cebel-i Lübnan, Humus vilayet ve şehirlerini dolaşmış, Rus hududu dahilindeki aşiretleri ve o civardaki bütün kurâ ve kasabâtı ve sair kabâil ve aşâiri va’z ve nesâyih ve neşr-i tarikat zımnında” ziyaret etmişdir.

Ziyaret-i Haremeyn’de “gerek beldeteyn-i muhteremeyn ve gerek zehab ü iyabdaki şehirlerin ulema ve meşayihiyle pek çok müşerref; Haremeyn-i muhteremeynin kâffe-i emakin-i mübarekesini ziyaretle ulema ve sulahasının mecalis-i sohbet ve halka-i zikr ve dersleriyle şerefyâb ve mazhar-ı iltifatları” olmuştur.

Abdülhakim Arvasi Hazretleri, Harb-ı Umumi esnasında Rus işğali ve Rus ordusu tarafına geçen bazı Osmanlı tebaasının eşkiya faaliyetleri dolayısıyla zamanın Hükümeti’nin tahliye kararına uyarak, 1915 yılında 150 kişilik aile efradı ile birlikte hicret etmek mecburiyetinde kalmış; dört sene süren bir hayli zahmetli hicret sonrasında yollarda kayıb edilenlerden bakiye 20 kişilik aile efradı ve yakınları ile 1919 (1335) yılının Nisan ayında İstanbul’a vasıl olmuşlardır.

İstanbul’da zamanın en yüksek seviyede İhtisas Mektebi, Medresetül Mütehassisin”de “Tasavvuf Müderrisi” olarak başladığı hizmeti, Eyüp-Gümüşsuyu’ndaki Kaşgari dergahında, İstanbul’un muhtelif cami’lerinde, Vefa İdadisi’nde ve mümkün her yerde ve her vesile ile vaz ü nasihatte bulunarak devam ettirmiştir.

“Er-riyazü’t-Tasavvufiyye” adlı kitap ve “Rabıta-ı Şerife” risalesi yanında, “Ashab-ı Kiram”, “Ruh”, “Ebeveyni Resulullah”, “Sefer-i Ahiret” gibi risaleler, “Tassavvuf dersleri ile ilgili notlar” ve kendisine tevcih edilen suallere verdiği cevapları muhtevi “mektuplar” kaleme almışdır. Neşre hazır olmakla beraber muhtelif sebeblerle mevcudlara ilaveten, eserlerinin büyük bir kısmı muhaceret, bilahare İstanbul’da vukua gelen hadisat dolayısıyla kayba uğramışdır. İstanbul halkına 20 sene süre ile Beyzavi tefsirini takib ederek tefsir ta’lim etmişdir.

Dönemin önde gelen birçok entellektüeli, devlet mensubları, ilim ve fikir sahasında mümeyyiz zevatı Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin ziyaretine gelip, ilmi ve fikri hususlarda müşaverede bulunmuştur. Manen ve maddeten imara muktedir binlerce talebe yetiştirmiştir. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda muhibbi ve duacısı vardır. Cenab-ı Hak onlardan, aile ferdlerinden ve nesillerinden razı olsun.

Ülkenin işgali esnasında fiilen yakınları ile gayret göstermiş, İstanbul ve Anadolu’nun düşmandan temizlenmesinde yardımcı olmuştur.

Abdülhakim Arvasi Hazretleri, soyadı kanunu ile “Üçışık” soyadını almışdır.

​1943 senesi Ağustos ayında, 86 yaşındayken, bir sabah mecburi iskana tabi tutulduğu tebliğ edilerek İstanbul Eyüb Kaşgari dergahından alınarak lzmir’e götürülmüştür. İzmir’den Ankara’ya nakl edilen Abdülhakim Arvasi Hazretleri, 27 Kasım 1943 Cumartesi günü dar-ı bekaya gurbette intikal etmiş, zamanın mütevazı Bağlum kabristanına defn edilmiştir

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com