Ana Sayfa Kültür-Sanat 10 Haziran 2019 Array Görüntüleme

Barda Cilalı Bir Aktör: Dücane Cündioğlu – 1. Bölüm

Ercan Çifci

Dil bir cephesiyle kelimelerde surete bürünmüş mana!.. Dili oluşturan remzler bu mananın kısmi taşıyıcısı. Şiir idraki ile bakarsak ifade ediş şekline göre sayısız mana. Dil, hem düşüncenin dışa vurumu hem de düşünceyi geliştiren bir kuvvet. Düşünülen şey, dilin tesiri ile sürekli olarak tekrar tekrar yenilenir ve bir forma kavuşur. Malum olduğu üzere insanlar kelimeler, semboller ve imajlarla düşünür. Böylesi bir giriş, başlığımıza taşıdığımız “bar” ve “aktör” kelimelerine açıklık getirmek için.

Bar kelimesi genel anlamı ile danslı, içkili eğlence yeri ve ayaküstü içki içilen mekân olarak bilinmekte. Ayrıca Anadolu’nun doğu ve kuzey bölgesinde, en çok Artvin ve Erzurum yörelerinde el ele tutuşularak oynanan, ağır ritimli bir halk oyununun adı olarakta kullanılmakta. Tabi “bar” kelimesinin manası sadece bunlarla sınırlı değil. O, aynı zamanda hava basıncı birimi, halter sporunda ağırlığı oluşturan kiloları birbirine bağlayan metal çubuk, sirke, pekmez ve benzeri sulu yiyeceklerin üzerindeki köpük, küf, mantar anlamına geldiği gibi pas, oksitlenme, sürahi, çaydanlık ve bardakta meydana gelen tortu, kireç, tükrük, salya, yapışkan olan her hangi bir madde, değersiz, kötü, adi, sefil, pis, berbat gibi anlamlara da gelmektedir.

Aktör ise; oyuncu, bir karakteri canlandıran (aktör veya aktris), herhangi bir yapımda rol alan ve sinema, televizyon, tiyatro veya radyoda mesleğini yapan sanatçı. Mecazi olarak kendini olduğundan başka türlü gösterebilen, gösteren kimseye verilen ad.
Barda cilalı aktör: Kirli bir mekânda parlatılmış aktör.

Böylece başlığımızda ki murad anlaşıldı. Bu açıklama, Dücane Cündioğlu’nun 1995-96 yıllarında kaleme aldığı “anlambilim”, “dilbilim” merkezli çalışmalarına da uygun düşmektedir. Kendisi, sözün nasıl söylendiği kadar, niçin, kime ve hangi anlayış seviyesinden söylendiği üzerinde çokça durmaktadır. Nitekim böyle bir durumda herkes farklı bir mana çıkarabilir. Bu ise mevzuyu aslından uzaklaştırıp yani kelimenin semantik(anlambilim) öyküsünün dışarısına taşıyabilir. Bu ise tehlikeli bir düşünme serüvenin ilk adımıdır.

Bütün insanlar arayış içindedir; kendi hakikatinin, kendi sırrının arayışı. Samimi yahut değil Cündioğlu’da bu manada bir arayış sahibi. Her öğrendiği şey insanda bir şeyleri değiştirir. Eşya ve hadiselerin değişimi karşısında şuur kendini yenileme ihtiyacı duyar. Zihinde “Mutlak Fikir” yahut bu mutlak fikre nisbet edilen bir “doğru düşünce” varsa kişi asıl olanı sabit tutarak istikamet üzere anlayışını tazeler. Bu ise onu fikirde ve keşifte zirvelere taşır. Eğer kendisiyle hareket edeceği bir “doğru düşünce” yoksa yeni öğrenilen şey, kişiyi savrulma denilen hadiseyle başbaşa bırakır ve bu durum onu bambaşka biri yapar. Bu ölçüt, iyi veya kötü, bir karakter ortaya koymuş olanlar için geçerlidir.

Bu çerçevede kendini bir aktör olarak surete bürümüş, değişen eşya ve hadiseler karşısında “aktörel” tutumunu sürdüren adamın bir “doğru”su, “olmuş”luğu vardır. Kimi zaman bonkör, kimi zaman cimri, kimi zaman hâkim, kimi zaman hırsız, kimi zaman kahraman, kimi zaman bir veli gibi farklı karakterleri canlandıran kişi “oyuncu – rol yapan” bir kişiliğe sahiptir. Farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkan görüntü böylesi karakterin neticesidir ve böyle bir şahsiyetin dünyası “gösteri dünyası”ndan ibarettir. Gösterisini iyi yapmak, rolünün getirdiği metni ezberlemek ve senaryonun akışı içinde bu role doğaçlama bir şeyler katmak zorundadır. Canlandırdığı rol gerçeğe ne kadar yakınsa seyircinin alkışı ve ilgisi de o çapta olacaktır.

Cündioğlu’nun Kısa Yaşam Öyküsü

Kırım göçmeni bir ailenin oğlu, 1962 İstanbul doğumlu. İnternet fenomeni, yazar ve aforizma üreticisi. Eğitim hayatı lise terkten sonra meçhul. Yazı hayatına başlaması Nisan 1981’den itibaren ve merkezde Kur’an ilimleri var. Bu sahaya ilgisi ise 1978 yılında girdiği ve parçalar halinde dört yıla yakın cezaevi hayatında yaşadıklarından. Nitekim o günlerde birçok şahıs cezaevinde ki baskının doğurduğu havadan olsa gerek, yepyeni bir kimlikle dışarı çıkıyordu. Cündioğlu’da bunlardan biri idi. İçeri ülkücü olarak girmiş ama 1979’da İran devrimin doğurduğu heyecanla “İrancı” çıkmıştı. Aradan birkaç yıl geçmeden kısmen mealciliğe kaymış fakat kısa sürede kendini toparlamıştı. Bunun hikâyesi kendi diliyle şöyle: “Sadece Kuran-ı Kerim’i anlamaya odaklanmıştım. O dönemde böyle bir eğilim vardı. Ben o eğilim içerisindeydim. Sonra bu eğilimin içinden mealcilik diye bir hareket çıktı. Mesela sonradan Edip Yüksel, Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler de bu eğilimden etkilendi. Gelenekle problemi olan, yaşayan İslam’la problemi olan bütün entelektüeller daha derinde kirlenmemiş, saf bir köken, bir kaynak arayışına girmişlerdi. Ne olabilir bu, Kuran olabilir. Bir de peygamber efendimizin uygulamaları olabilir. Uygulamalar konusunda sorunlar var, kesinlik taşımıyor, o halde elimizde gözümüzü kapayarak yaslanabileceğimiz tek dayanak Kur’an kalıyordu, bense gözümü açarak sadece Kur’an’a dayanmayı tercih ettim.”(Yeni Aktüel Haziran 2011)

O 1985’te Tibyan Yayınlarını kurdu ve sahabeye çirkin sözlerle saldırması ile meşhur Mevdudi’nin yazdığı Tefhîm’ül Kur’an olmak üzere birçok dini(!) eserin redaksiyon kurulunda yer aldı. Şubat 1998’ten 2011’e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaρan Cündioğlu 05.02.2011 tarihinde “Son Günahım” adlı yazısı ile Yeni Şafak gazetesindeki yazılarına son verdi. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an (1995), Cenab-ı Aşk’a Dair (2004), Cemil Meriç: Bir Mabed Bekçisi / İşçisi / Savaşçısı (3 cilt, 2006, 2007), Hz. İnsan (2009) gibi birçok eser kaleme alan Cündioğlu hali hazırda yazılarına ve söyleşilerine devam etmektedir.

Cündioğlu’nun kültürel yaşamını bölümlere ayırmak imkânsız. Düzenli bir yükselme yahut belli bir dünya görüşü çerçevesinde gelişme ve ilerleme söz konusu değil. Aynı yıl içerisinde birbirine zıt farklı oluşumları savunması, onların suret ve manasına bürünmesi mümkün. Bu sebeple 1981’den itibaren ilim ve hikmet anlamında düzenli bir ilerleme görüntüsü yok. Bu durum aynı zamanda “aktör” yakıştırmamızı doğuran sebeptir. Çünkü bulunduğu ortamın, ilgi ve alaka gördüğü yerin kimliğine, şu yahut bu şekilde elde ettiği statünün rolüne rahatlıkla bürünebilmektedir. Gömlek değiştirmesine gerek yoktur, gezi parkı olaylarında olduğu gibi giydiği gömlek her zemine uygundur. Bazen filozof, bazen acı çeken talebe, bazen hakikat arayışı içinde olan derviş, bazen de bir devrimci yahut kemalist rolüne bürünebilir. Bu hali takdire şayandır. Çünkü o çok iyi bir aktördür.

Felsefi Bilgisi ve Dünya Görüşü

Cündioğlu’nun felsefi bilgisi ortalamanın altında ve satıhçılık oldukça revaçta. Sistemli bir duruşu, net bir ideolojik bakışı ve kuramlar üzerine muhakemesi bu yüzden neredeyse hiç yok. Mesela eserlerinde Hegel’i, Decartesi’ı yahut Leibniz’i hatta Farabi’yi, Cürcani’yi şöyle adam akıllı anlatan tek bir makale bulamazsınız. Felsefe’nin Türkçesi eseri bile satıhta kalmış, derinliği olmayan, lise seviyesini aşamayan bir takım yorumlarla tekrarlarla doludur. Dini yahut felsefi mevzularda anlayış o kadar zayıflar ki bir an gelmiş “Hikmet mü’minin yitiğidir. Nerede bulursa almalıdır.” Hadisi Şerifini gülünç tevillerle inkâr etmiştir. Öyle ki bu Hadisi Şerife “uydurulmuş söz” muamelesi yapan Cündioğlu bu hadis sebebiyle “halkın direnme noktaları zaafa uğratılmıştır” der. Bu hadisi inkâr ederken kullandığı argümana gelince: “Her şeyden önce hikmet mü’minlerin değil, kâfirlerin yitiğidir. Çünkü mü’min zaten hikmeti bulmuş kimselerin sıfatıdır ve ehl-i hikmet bizatihi mü’minlerdir. Hikmeti kaybetmiş olan, hikmetten mahrum olan kimseler mü’minler değil kâfirlerdir.”(Cündioğlu, 2010:105)

Aynı yazının devamında Kur’an ve Hadislerin hikmet olduğunu söyleyen Cündioğlu ilk söylediği ile çeliştiğini fark etmeden yola devam eder. Bin cinayet bir arada; ne hikmeti biliyor ne felsefeyi. Hadiste ki manayı anlamadığı gibi işin sırriliğini bile sezemiyor ve satıhta takılıp kalıyor. Oysa İslâm tefekkür tarihi boyunca “hikmet” kavramına pek çok farklı mânâ verilmiştir. Bunlardan en meşhuru “eşyanın hakikatini, yâni eşyayı olduğu gibi bilme ilmi” tanımıdır. İbn Arabî Hazretleri, en önemli eserlerinden birine “Füsûsu’l Hikem-Hikmetlerin Özü” diyerek hakikate mahsus kılınan ve bedahet ifâde etmeye başlayan irfânî bilgiyi “hikmet” diye adlandırmıştır. İmam-ı Gazâlî Hazretleri ise İhyâ’sında şöyle der: “Zamanımızda tabibe, saire, müneccime hatta daha düşük kimselere bile ‘Hakîm’ deniliyor. Hâlbuki ‘Hikmet’ Allah’ın övdüğü ilimdir. Nitekim bu hususta şöyle buyurur: ‘Allah dilediğine hikmet ihsan eder. Kime ki hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu ayet ve öğütleri ancak olgun akıl sahipleri düşünür.’” (Gazâlî1989:99) Gazâlî’nin ifâdesinden hareketle anladığımız hikmet, Allah’ın Kur’ân’da övdüğü, dilediğine bahşettiği bir ilimdir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ise hikmet bahsini şöyle değerlendirir: “Aklın vazifesi, teslim olduktan sonra, o vahid etrafında ebedî meçhule doğru hudutsuz bir fikir cehdidir ki, bunun ismi hikmettir.” (Mirzabeyoğlu 1988: 54) Anlaşılan o ki; hikmet, bütün olanların esasını bilmektir. Bütün fikrin gerekliliği zaruretinden hareketle -bir cephesiyle- hikmet, her şeyi kuşatan bilgidir.
Felsefe ise Yunanca “philia (sevgi)- sophia (hikmet)” kavramlarından oluşur ve “philosophia-hikmet sevgisi” anlamına gelmektedir. Philosophos (filozof) ise hikmeti seven, bilgiyi arayan ve ona ulaşmak isteyen kimsedir. Cündioğlubu tanımdan hareketle mezkûr Hadisi herhangi bir söz mesabesine çekiyor ve hadisi inkâr ediyor. Oysa burada bahsedilen çok daha farklı bir şey. Cündioğlu, “ilmi mantık” üzerine dersler vermesine rağmen burada ki inceliği fark edemiyor ve paradoksa düşüyor. Bunun sebebi ise sistemlik çapta dünya görüşünden mahrumluk. Dünya görüşü, üzerinde yaşadığımız âlemin gayesini, hayatın anlamını, varoluşunu, amacını, değerini ve içerisinde bulunduğumuz çağı tanıyıp anlamamızı, kavramamızı sağlayan sistematik düşünme ve anlayıştır. Dünya görüşü, dinî, felsefî, siyasî olsun insanın hayata bakış açısını gösterir; sağlıklı düşünme, yönetilme ve yaşama imkânının önünü açar. Bütün fikri şart koştuğu ve başıboşluktan uzak tuttuğu içinde rastgeleliğe ve fikirsizlik gibi malayani hastalıklara müsaade etmez. Çağın ihtiyacına göre ve içtimaî diyalektiğin işleyişine bağlı olarak gelişip büyür. Cündioğlu bu genişlikte bir sistemden mahrumdur. O mahrumiyetin farkında olarak açığını yahut şöyle diyelim ruhun o yöndeki ihtiyacını gidermek için “sol” düşünme tarzına, fikir mihrakına yönelir. Bunu da şöyle açıklar: “Sağcılık her zaman sığdı, hep de böyle olacak. Çünkü sağcılık her zaman tatmine dayalıdır, sol tatminsizliğe… O yüzden dinin özünü sol bir refleks olarak algılarım. Politik tutumumu karakterize eden de bu muhalif reflekse sadakattir. Din iktidarla işbirliği yaptığı anda erkeksi bir görünüm alır, temel özelliklerini kaybeder… Sağ tatmin olmuşların ideolojisidir. Sığlık tatminden geliyor. Tatmin olduğunu sananların çoğu sığ kimselerdir. Tatmin olmanın getirdiği bir arayışsızlık, bir kuruluk vardır sağda. O yüzden sağ edebiyat olmaz.”(Yeni Aktüel Haziran 2011)

Cündioğlu’nun sol pencereden bakışı sadece teoride değil Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi pratikte de söz konusudur. Nitekim Gezi olaylarının olduğu tarihlerde Cündioğlu, Aydın Doğan’ın sahibi olduğu dönemde, Hürriyet Gazetesinde, “Taksim Manifestosu” başlıklı bir yazı yazar. Bu yazıda mevcut iktidara sert eleştiriler getirdiği gibi ülkeyi kana bulayan, onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına yol açan Gezi çapulcularını desteklemiştir. Yazıdan bir ifade aynen şöyle: “Taksim direnişi, İstanbul’un tarihinde İstanbul’un yüzü suyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş olduğu halde, yetkililer ne yazık ki bu doğal tepkiyi anlamakta fevkalade yetersiz kalmış, ne olup bittiğini sağlıklı biçimde okumayı bir türlü becerememiştir, üstüne üstlük demokratik yönetimlere özgü iletişim kanallarının zenginliğinden yararlanmak yerine, iki hafta boyunca halkın karşısına bir tek isimden başkasını çıkarmaya cesaret bile edememişlerdir.”(Cündioğlu, Hürriyet)

Dücane Cündioğlu, Gezi kalkışmasını desteklediği için İlahiyat Fakültesi öğrencileri tarafından protesto ediliyor

Din Anlayışı ve Bilgisi

Dinin genel anlamıyla insanlara, yaratılış gayesini ve varoluş hikmetini bildiren, onların “iyi, doğru ve güzel” istikametinde yetişmesini ve o halde ilahi huzura çıkmasını sağlayan kanunlar bütünüdür. Bu kanunların niçin ve nasılına dair ana kaynak Allah’ın kitabı ve gönderdiği Peygamberlerdir. Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin deyişiyle: “Din, akıl sahiplerini peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran ilâhî bir kanundur.” Kur’an’da ise “Allah katında din şüphesiz İslâm’dır”(Âl-i İmrân 3/19) buyrulmuştur. Bu çerçevede din erdirici ve kurtarıcıdır. Dindarların eksikliği yahut insanların sapkınlığı dine ve dinin gayesine bir zarar vermez. Din baştan sona hikmettir. Hikmet sahibi ise Hakîm. Din akıl sahiplerini muhatap alır ve onlardan eşyanın hakikatini araştırmalarını talep ettiği gibi, dünyayı Allah’ın istediği gibi güzelleştirmeyi, kâinatı anlamayı, şükretmeyi ve ibadet etmelerini de ister. Bütün bunların topluluk hakikati çerçevesinde adı kulluktur. Kul; şükreden bilim adamı, dua eden tüccar, hayret eden sanatkâr, yaratmayı anlamaya gayret eden aktör, varoluş sancısı çeken hakîm, ilahi sırrı kurcalamaya gayret eden aşk ehlidir. Bütün bunlar bilinmedi mi din anlayışı satıhta ve Batı Aydınlanmacılarının Hristiyanlık karşısında geliştirdikleri Din felsefesi sadedinde kalır. Cündioğlu’da bu daireden beslenip orada tıkanıp kalanlardan. Nitekim bir konuşmasında şöyle der: “Din insanı ısıtır ama aydınlatmaz, bilim insanı aydınlatır ama ısıtmaz. İkisiyle de ilişkili olan tek etkinlik, insani etkinlik felsefedir. Felsefe bilimi esas aldığından, filozof bilim adamının söylediklerinin altında değil üstünde yer aldığından dünyayı sürekli açıklama iddiasındadır, hakikati talep eder.”(Cündioğlu, 2018.12.28)

Cündioğlu bu sözleriyle dinin “bütün fikir” tavrını kenara itmiş, felsefeyi ise öncelemiştir. Oysa “doğru düşünce olmadan düşünme faaliyeti olamaz” hakikati çerçevesinde “ilk doğru” olmadan düşünce üretilemez gerçeği en sıradan idrak sahipleri için bile bedahet ifade eder. İlk doğru ise insani değil ilahi olmak zorundadır ki insan onunla düşünebilsin. Nihayetinde bir düşünme faaliyeti olan felsefe ilk doğrudan mahrum kaldığı zaman ortaya çıkmaz, çıkamaz. İlk doğru ise Hz. Âdemle…İlk Peygamberin isimlere, eşya ve hadiseye vukufiyeti düşünüldüğünde, “Peygamberler bildirmezse, ortada kekeme olarak dolaşan, ağzından mânâlı tek kelime çıkmayan ilkel yaratıklar” söz konusu olurdu. İlimde, fende, ahlâkta, edepte, araç ve inşaat yapımından hâsılı insana mahsus ne varsa insanlığa öğreten ve bildiren Peygamberlerdi.
Bir başka yerde Cündioğlu şöyle der: “Âdem ile Havva’nın cennetten kovulma sebebi nedir? Elma ile sembolize edilen cinsel ilişki.” Ve bu ifadesini, üzerinde birçok âlimin ittifak ettiği mesele olarak takdim eder. Oysa ne böyle bir ittifak vardır ne böyle bir deyiş. Bu ifade Batı Mitolojisinde eskatolojik çalışmalar yapan din felsefecilerinin yorumudur. Kur’an ve Sünnet ehlinin bu husustaki icması açıktır: Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebeb olan şey, cinsi münasebette bulunmaları değil kendilerine yasaklanan meyveyi yemeleridir. Ve bu yasak meyveyi yedikleri dönemde Hz. Havva, Hz. Âdem’in eşidir. Bu hâl Bakara suresi 35.ayette şöyle belirtilmiştir: “Dedik ki: ‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.’”(Cündioğlu, 2018.12.10)

Ve yine aynı konuşmada Cündioğlu “Ulema der ki ilk kıyası şeytan yaptı. Kıyas nedir? Akıl yürütmektir. İblisin en büyük özelliği aklı ve zekâsıdır. Aynı Prometus gibi. Ateşten yaratılmıştır.” der. Konuşmasının devamında mitoloji ile dini anlatımları karşılaştırırken öyle bir noktaya gelir ki dinleyicide “şeytan hayranlığı” başlar. Korku ve endişe verici bir kafa bulanıklığı içerisinde devam eden konuşma bir ara şu ifadelerle karikatürleşir: “Meleklerin içinde Azrail var, bilmem ne var, hepsi olumlu değil. Meleklerin bir kısmı zarar veriyor. Meleklerin aslı nedir? Cindir. Şeytanın aslı nedir? Cindir? O yüzden şeytan cinlerdendir. İns ve Cin birbirinin zıddıdır. İns ünsiyetten gelir, tanışık olan. Cin yabancı olan, yabanıl demektir, tanınmaz olan, görünmez olan. Cin yabanıl aynı zamanda düşman olandır. İşte bunların kötü olanlarına cin iyi olanlarına melek deniyor. Meleklerden olan şeytan cinlerin başına geçiyor.”(Cündioğlu, 2018.12.10)

Böylesi bir çamur içinde insan nereden başlasam diye şaşırıyor. “İlk kıyas”tan ele alalım. Ulema böyle bir şey demiyor. Birkaç kişinin birilerini tenkid için dile getirdiği bir durum. Kaldı ki ilk kıyas şeytanın ki değil. Kıyas yapmak ise kötü bir şey değil. Kötü olan yanlış kıyas yapmaktır. Nitekim şeytan yanlış kıyas yapmış ve bunun karşılığında huzurdan kovulmuş ve lanetlenmiştir. Böylesi bir neticeyi doğuran kıyas sahibi akılsızlığın sembolü olur, aklın değil. Doğru kıyasa, “akıl ve zekâ” hesabı sağlam kıyasa -bir cephesiyle- şu ayet güzel misaldir.(En doğrusunu Allah bilir): “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti; melekler, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler; Allah ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” (Bakara, 2/30)

Kaldı ki, eğer akıl yürütmek kötü bir şey olsaydı Rabbimiz Kur’an’da “Hala akletmez misiniz?” diye buyurmazdı. Cenneti ve cehennemi yaratıp kıyaslamamıza imkân vermezdi. Birde şu var: Şeytan akıl yürüttüğü için sapıtmadı, kibrinden dolayı sapıttığı için bile bile yanlış akıl yürüttü. Üstelik Allah’ın uyarısına rağmen Allaha karşı gelmiş ve bu yanlış kıyasında ısrar etmiştir. Cündioğlu bu mevzuyu anlatırken Yunan Mitolojisinde Prometeus’la benzetme yapıyor ve onun Zeus karşıtı ama insan yanında olduğunu,şeytanın ise hem Allah karşıtı hem insanı yoldan çıkarıcı düşman olduğunu söylüyor. Hem teşbih hatalı hem de nisbetler arası ilişki. Ve dinleyicide Kur’an’da ki şeytan anlatımı sanki Prometeus’un farklı bir kopyası gibi algılanıyor. Bu kısımda Cündioğlu’nun niyeti bu olmayabilir ama hani “ilm-i mantık” dersleri veren bir zat ya, önermeler zincirinin “kapalı-açık” durumlarını iyi hesap etmesi, sağlıklı bir düşünme faaliyeti oluşturması gerekiyor. Bu kısmı şimdilik kesip mitoloji bahsine geçelim.

Malum olduğu üzere mitoloji Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin içine sızmış ve onları çürütmüştür; İslam’a Muhatap Anlayışlara da sızmaya kalkışmış ancak İslâm dünyasının yetiştirdiği Ehli Sünnet ve’l Cemaat âlimleri ve bin yılın yenileyicisi hükmünde İmam-ı Rabbanî Hazretleri, hattâ İmam-ı Gazalî gibi tecrid noktasının sınırlarında gezen âlimler sayesinde ana kaynağa inememiş, avâm tabakasında kalmış, daha öteye gidememiştir.

Ve melek ve cinlerin mahiyeti, yaratılışı bahsi. İcmaen âlimler ittifak etmişlerdik ki melekler nurdan yaratılmıştır ve cin taifesinden değildir. Şeytan ateşten yaratılmış olup, meleklerden biri veya onların “hocası” veya “başkanı” olduğuna dair ortaya atılan görüşlerin kaynağı İslâm değil Hristiyanlıktır. Cündioğlu’nun dini bilgisinin kaynağı tartışmalıdır. Bunu ileriki başlıklarda detaylandıracağımız için şimdilik burada noktalıyoruz.

Asli dilden Uydurukçaya Terfi ve Ergen Avcılığı

Asli dil, İslam alfabesi üstüne serpilmiş binlerce yıllık birikim. Uydurukça dil; Anadolu insanını köklerinden koparmak için her on yılda bir dilde yapılan tahrifatla Latin alfabesi üzerinde üretilen kelimeler. Cündioğlu bir dönem böylesi bir dilin kullanılmasından oldukça rahatsız ve bu rahatsızlığı eserine şöyle yansıyor: “Çünkü ilahiyatçılarımızın önemli bir kısmı klasik metinleri tercümeye cüret ettiklerinde, güya kendilerince tercüme ettikleri eserin mazide kalmış, eskimiş, günümüzle alâkası kalmamış dudak bükülecek hafife alınacak hususiyetlerini törpülemeyi ya da klasik bir eseri güncelleştirmeyi, modernleştirmeyi bir marifet addediyorlar. Asırlık metinleri sanki bugün yazılmış gibi Türkçeye çevirirlerse daha itibarlı bir iş yapmış olacaklarını sanıyorlar.

İmam-ı Gazâlî’nin diline a priori posteriori terimlerin yakıştırmayı İbn Sina’ya “ontoloji epistemoloji” dedirtmeyi, klasik medrese metinlerini içlem, kaplam, çağrışım, o’lup, ne’lik gibi sözcüklerle yenilemeyi utanılacak değil, bilakis övünülecek bir müdahale gibi telakki ediyorlar.”(Cündioğlu 2010:125)

Böyle diyen Cündioğlu bakın Mayıs 2019’da yayınlamış bir tweet’inde ne diyor: “Dinsel bilinç daha en baştan insanı, yani kendini tanrının karşıtı (köle) olarak tanımladığı için asla düşlemsel yanından kopmak istemez ve emziğini bırakmak istemeyen çocuk gibi us düzeyine çıkmamakta direnir. Bu yüzden şeytan insanın en huzursuz yanını simgeler: Ussal yanını.”(Tweet 01:05 – 30 May 2019)

Şimdi böylesi bir ifade tarzına ironik olsun diye şöyle cevap vermek icab eder: Eytişimsel olarak bireyin nesneler karşısında değişen bilinç oranı aynı bireyin imgelemsel anlamda düşsel bağını artırır. Bu eskatolojik bir olaya kapı araladığı gibi ussal gerçekliğe de yol açabilir. Bir çeşit görünç durumu. Şeytanın ussallığı ise Dücane’nin izleği ile ilgili bir sorunsal.

Tabi bu dilin hemen yanına biraz metaforik ifadeler biraz aforizma, gelsin ergenler. Tweet hit yapmış, takipçi beşe katlamış ve sair. Bu arada Cündioğlu’nun takip ettiği hiç kimse yok. Acaba takibe değer bulduğu hiç kimse mi yok?
Aforizmaya bak şimdi: “Bu ne zalim dünya olmalı ki yitirilen hakikatlerin yası bile tutulamıyor.”(1 Nisan 2019) Ve altta ergen yorumları sayıyla ölçmeler, narsisizme göndermeler, yaşlı bir teyzenin kapital okurken ki resim paylaşımları, hocası gülsün diye.
Bir başka aforizma: “Tanrı’ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, tanrı’nın inanacağı adam olmakta.”(17 Eylül 2018) Tabi saçmalığı gören bir takipçi yapıştırmış hemen “Tanrı inanmaz, bilir.” Tabi bu tweeti internete yazdığınızda benzerinin 2014’te başka bir kullanıcı tarafından yayınlandığını görüyorsunuz.

Elbette bu tür aforizmalarda yahut ona verilen cevaplarda ölçüler şaşar. Ama bugün görünen o ki, sosyal medya takipçisi yüzbinleri geçen birçok kişi, kendini kanaat önderi, filozof, sahilsiz bir umman, hakikat arayışı içerinde çile çeken bir münzevi sanıyor.

Cündioğlu attığı tweetlerde sadece aforizma kesmiyor bazen içindekini de kusuyor. Tıpkı 11 Nisan 2019 tarihli şu tweetinde ki gibi: “-Osmanlı devletinin en büyük siyasi zaafı neydi? -İktidarı ussal/yasal yollarla devretme yeteneğinden yoksundu, kardeşlerini yenen aday tanrı tarafından onaylamış sayılırdı. (Fatih’in çözümü bile “kardeş katli” oldu.) Bu yeteneksizlik cumhuriyet döneminde de aynen sürmüştür.”

Ayna Ayna Söyle Bana

Diğer taraftan Cündioğlu, etrafında oluşan kurusıkı pohpohtan cesaret alarak, çapına bile bakmadan “Türkiye’nin tek filozofu benim” gibilerden bir ego patlaması yaşıyor. Yazdıklarına, ortaya koyduklarına baktığımızda bırakın filozofluğu, iyi bir felsefe öğrenicisi bile değil. Doğrudur bir takım eserleri, yoğun malumat içeren makaleleri mevcut. Ama çoğu duygusal eleştiri, sistemsiz ve toplama bilgi paylaşımı. Üslubunda Halil Cibran, Jean Baudrillard, Nietzsche, Schopenhauer ve Michel Cioran etkisi oldukça fazla sezilmekte. Gerçi yer yer bu yazarların tanıdık sözlerine Cündioğlu’nun yazılarında rastlamak mümkün. Bilhassa Halil Cibran’ın. Kaldı ki Cündioğlu’nun bu tür bir veri devşirimini, birbirinden farklı birçok eserden –bünyeleştirmeden- yaptığı kitap okurlarına yabancı değil. Hz. İnsan kitabı bu manada tanıdık birçok melodi ile dolu. Şu sözler oradan: “Bir geminin yolcularıydılar hepsi de. Bir tufan sonrasının yolcuları. Hayatta kalmaktan başka bir becerileri var mıydı, bilinmez. ‘Her şey O’ndandır,’ dediler ve kurtuldular. “Her şey O’dur,” deselerdi boğulurlardı, nitekim dediler ve boğuldular. Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak oldu. Zahirde.”(Cündioğlu: 2018:7)

Filozofluk meselesine gelince. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını herkes bilir. Birde üvey anne mevzusu. Masalda Pamuk Prenses oldukça masum ve iyiliğin sembolü olarak sunulmakta. Üvey anne ise kibrin, menfaatin ve egonun. Üvey annenin birde aynası vardır. Kendisine özel bir çeşit nefs aynası. Bu ayna sadece gerçekliği algılar, derinliği ve sırrıliği algılamaz. Nihayetinde elma ısırığı ile öldü zannedilen Pamuk Prensesin uzun bir müddet var olduğunu anlayamamış ve Üvey anneye sağlıklı bir cevap verememiştir. Hatta prenses iyileşinceye kadar üvey annenin sorusuna “En güzel sizsiniz” cevabını vermiştir. Masalın merkezine de oturan soru şuydu: “Ayna ayna söyle bana benden güzel var mı dünyada”. Aynanın cevabı ise, prensesi algılamadığı müddetçe “Hayır Kraliçem. Sizden daha güzeli yok” idi. Cündioğlu’nun durumu neredeyse bu minvalde bir metafor. Etrafında ki birkaç şakşakçıyı “herkes” zanneden ve bu herkeste kendini seyreden Cündioğlu haklı(!) olarak bağırıyor Türkiye’nin tek filozofuyum. Hatta Sokrates yakıştırması yapanlara ise güya tevazu göstererek “olur mu a canım” diyor. Üvey anne üzerinden mevzuyu açacak olursak Pamuk Prenses(ler) yani gerçek güzeller, hikmet ve irfan sahipleri şehrin dışına sürülmeye yani ademe mahkûm edilmeye çalışılıyor. Çünkü Üvey Anne baskısı onları yok etmekle kalmıyor, fikri, inancı ve güzelliği de öldürüyor. Malum, modernite zamanları ve her asıla bir sahte musallat.

Vahiy akıl ilişkisi, Sinema ve Felsefe, Gazali ve Cundioğlu’nda ki değişim gibi başlıklar ile Devam edecek!..

Kaynakça:

Apaçe, Özgül. (2011). Sıradışı Bir Entelektüel: Dücane Cündioğlu. (Erişim tarihi: 2019. 06. 09), http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2011/06/23-haziran-2011-yeni-aktuel-roportaj.html

Cündioğlu, Dücane. (2010). Felsefe’nin Türkçesi. İstanbul: Kapı Yayınları

Cündioğlu, Dücane. (2018). Hz. İnsan. İstanbul: Kapı Yayınları

Cündioğlu, Dücane. (2013.06.16). “Taksim Manifestosu”. Hürriyet/Pazar.(Erişim tarihi: 2019.06.08), http://www.hurriyet.com.tr/pazar/23515274.asp
Cündioğlu, Dücane. (2018.12.28). Din, Bilim ve Felsefe. (Erişim tarihi: 2019. 06. 08), https://ro.vizion.lv/video/Peq85rZP3h1F3cA%3D.html
Cündioğlu, Dücane. (2018.12.10). Melek, Şeytan ve Cinler hk. (Erişim tarihi: 2019. 06. 08), https://www.youtube.com/watch?v=hNi2hNX9M2A&feature=youtu.be
Cündioğlu, Dücane. (2019.05.30). (Erişim tarihi: 2019.05.30), https://twitter.com/ducane/status/1134007877604192256
İmam-ı Gazâlî. (1989). İhyâ-u Ulûmi’d-Din. çev. Mehmet A. Müftüoğlu. İstanbul: Tuğra Neşriyat.
Mirzabeyoğlu, Salih.(1988). Hikemiyat: Tefekkür ve Hikmet. İstanbul: İbda Yayınları.

Yorumlar

Yorumlar (2 Yorum)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

  • Mehmet Şamil :

    10 Haziran 2019-20:28

    Okurken kahkahalarla güldüm
    Bu kadar da taraftarlık olmaz
    El insaf allah tan korkmazmısınız

  • cenk yurt :

    11 Haziran 2019-00:12

    Dücane Cündioğlu’nun yaşamından kesitler, yazılarına kısa değiniler vs ancak gezi olaylarına indiğinizde meselenin özü anlaşılıyor ki bu üklede kırmızı düğmelere basmak yürek istiyor ve o düğmelere basan kişi uyuyan kitleyi uykusunda tedirgin ediyor. Düğmelerden ikincisi de 15 temmuz ve yine aynı tedirginlik. Putlara dokunmayacaksın!

İlginizi çekebilir

Yücel teşkilatı ve şehitleri

Yücel teşkilatı ve şehitleri

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com