Ana Sayfa Kültür-Sanat 23 Haziran 2019 Array Görüntüleme

Barda Cilalı Bir Aktör: Dücane Cündioğlu – 2. Bölüm

Ercan Çifci

İnsan gizli bir hazine. İçe doğru derinleşerek dışa doğru genişleyerek keşfedilmeyi bekleyen müthiş hazine. İlâhî sırdan pay halinde “İnsan” kendi sırrına yakınlaştıkça buldum diyememenin ıstırabı belki de sevinci ile aramaya devam etmekte. Aramak; Üstad’ın deyişiyle hiç bulamamacasına aramak. İnsanın kendi sırrına bağlı bir ifade; “Ben İdraki”. İdraki mümkün, fark ediş mümkün hatta kısmen izahı da mümkün. Ancak “dır ve tır”larla kestirip atmak imkânsız. “Ben” mevzuunu izahta bile kendisinden istifade edeceğimiz diyalektik: O değil O’ndan. Hikmet öylesine büyük ki İlâhî sırra yakınlık derecesine bir arayış söz konusu. Çünkü şöyle buyruldu: “Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi.” Bilme imanın aynı değil malum ve yine buradaki bilme memuriyeti büyük bir velinin deyişiyle “kişi mevzuunu bulamaz ki ben desin” hikmeti gereğince her çeşit putlaştırmaya kapalı. Demek insanoğlunun en büyük davası “Ben Kimim?” davasıdır. Bütün peygamberler, veliler, fakihler, filozoflar ve bilim adamları bu sorunun cevabı peşinde ilâhî sırrı anlama çabası içindedir. Bu yolda olmak takdire şayan, ancak marifet batmadan çıkmakta, pusulayı şaşırmadan istikamet üzere olmakta.

Aktör de nihayetinde bir arayış içindedir. Belki bir olamayışın çırpınışı, bir ezikliğin dışavurumu, “ben tanrıyım” diyememe mahkûmiyetinin “ben buyum” şekline dönüşmüş serzenişi. Aktörün her çeşit şahsiyet elbisesine bürünebilmesi sebebi ile bir türlü kendi beninin elbisesini bilemeyişi bu arayışın en çetrefil tarafı. Dücane Cündioğlu misâlinden hareketle aktörün kendisi kendini oynayabilir mi? Açalım. Dücane diye bilinen vücud o kadar farklı rollere ait elbise giydi ki gerçeklik ile rol birbirine karıştı. Yahut Dücane, yeni giydiği elbiseye yani -kendisi farkında olmasa da- ona biçilen role öylesine ısındı ve o kadar inandı ki kendisini bir an aktör değil asıl sandı. Ve bu kafa karışıklığı içinde dilinden şu kelimeler döküldü: “dindar bilinç düşünmeyi öğrendikçe allah’ın yerini tanrı alır, çünkü bu süreçte tikelden tümele, yerelden evrensele yükselmiş olur. dil dua ederken allah’a (sözcük), zihin düşünürken tanrı’ya (kavram) gereksinim duyar. sözcüğün ait olduğu bir ulus vardır, kavramınsa yoktur.” (Tweet, 17 Haziran 2019: 12.59) Cündioğlu 2019’da bunları söylerken 2010’da ise şöyle diyordu: “Sesime kulak ver ey talib, ne fısıldıyorum, ne de mırıldanıyorum, bak, açıkça senin de duyabileceğin biçimde, hem de sükûnetle muradımı ifade ediyorum: Tanrı öldü ama Allah yaşıyor!” Unutmadan, o günlerde Cündoğlu’nun üstünde Yeni Şafak yazarı elbisesi vardı ve muhafazakâr bir kitleye sesleniyordu. Gezi çapulcuları henüz doğmamış Cündioğlu Hürriyet gazetesinin magazin ekinde manifestolar döktürmüyordu.

Mevzuya dönelim!.

Sözü güzel söylemek sanattır lakin başa alınması gereken bir hikmet var ki, o da şu: “Doğrunun olmadığı yerde güzelde yoktur”. Cündioğlu, sanatâne söz söyleyeceğim derken ne doğru bırakıyor ortada ne de güzel söz. Kelimelere sıvanmış bir avuç çamur ve üstelik hamuruna pislik bulaşan. Şu tweet mesela: “dindar bilinç imgelerine sadık kaldığı sürece doğayı açıklamayı beceremez, becerdiğindeyse sadakatinin gevşediğini duyumsar ve hemen ocak başına koşar, duyulara sığınır: kutsal’a.usa duyduğu öfkenin asıl nedeni de budur; düşsellik usa asla ulaşamaz ama us tarafından kuşatılır.” (15 Mayıs 2010: 15.39)

Vahiy Akla mı Tabi Olmalı?

Lügatlerde gizli konuşma, gönderme, emir, işaret, ilham gibi anlamlara gelen vahiy, “Allah Teâlâ’nın dilediği şeyleri peygamberlerine, mahiyeti bizce tam olarak bilinmeyen bir yolla bildirmesi” demektir. Vahiy; Allah’la Peygamberi arasındaki sır. Biz bu sırra dair izleri Peygamberin daveti ve anlatımı ile öğreniyoruz. Vahiy sadece peygamberlere gelen kesin, değişmez ve daima hakikati ifade eden ilahi kaynaklı bilgi. Akli bilgi, beşere mahsus ve aklın yürütme ilkeleri çerçevesinde elde edilen bilgi. Vahiyden farkı değişime açık olması ve hata barındırma ihtimalinin yüksek olması. Mirzabeyoğlu ile meşhurlaşmış bir tariftir: “İslâm zıtlar arası muvazenenin üstün nizamıdır”. Muvazene eşitlik değil, bir cephesiyle kıvam diğer cephesiyle denge. Bu çerçevede İslâm aklı reddedici değil aksine çatısı altında bir şube vererek kıymet verici bir nizam. Üstad’ın şiir idraki diliyle ruhlara kazıdığı şu söz mevzumuza ışık tutucudur: Bu iş ne akılla olur ne akılsız. Yine Üstad’dan öğrendiğimiz veçhile “Şeriat akla hitap eder. Teklif akladır, mükellef akıldır.” Kıvam ve denge unsurunu yakaladıysanız mesele şimdi daha iyi anlaşılır.

Şu ifadeler katıldığı bir televizyon programında Cündioğlu’na ait: “Fârâbî’nin önerdiği bir çözümü biraz daha geliştiriyorum. Fârâbî diyor ki; felsefe dine değil, din felsefeye tabi olmalıdır. Ben de; akıl vahye değil, vahiy akla tabi olmalıdır diyorum. Çünkü burada, tanrısal vahiy, insanî akla tabi olmalıdır demiyorum, bu aklı da biz yapmadık ki. İki kere iki dört etmese ne güzel yani. Ama benim elimde değil yani. İki kere ikinin dört ettiğini akıl bağımsız olarak onaylıyor. O yüzden akıl da, vahiy de tanrıdan olduğu kabul edildiğinde iki tanrısal ilke arasında çatışma olduğunu kabul etmek zorundayız. O yüzden ben diyorum ki, yerel olan evrensel olana tabi olmalıdır. İnanç düşünceye tabi olmalı, inanç düşünceye bir hazırlık olmalı…”

Sayısız yanlış. Hele “aklı biz yapmadık ki” gibi argümanla aklı yüceltmek, ilkokul çocuğu yapmaz bunu. Bu mantıkla gidersek şeytanı da Allah yarattı. Hadi her dediğini kabul edelim. Böyle bir kıyas hangi AKLIN ürünüdür? Diğer taraftan insan aklını ve aklın ürünlerini vahiyden üstün tutmak cahiliye geleneğidir. Akıl “anlama memuriyeti” boyunca sürekli olgunlaşmakta, yeni verilere ulaştıkça ve keşif sahasını genişlettikçe daha önce edindiği bilgileri değiştirmekte yahut anlamadığı vahyi daha iyi anlamaya başlamaktadır. Bilimin gelişmesi bu veri zenginleşmesine ve zihin serüvenine bağlı değil midir?

Aynı metinde Cündioğlu’nun peşpeşe ne dediğinden habersiz başarısız kıyasları: “O yüzden akıl da, vahiy de tanrıdan olduğu kabul edildiğinde iki tanrısal ilke arasında çatışma olduğunu kabul etmek zorundayız.” Niye ki? İslâm’da ikisi de O’ndan ve hiçte bir çatışma söz konusu değil. Yok, derdin İslâmsız akılsa, zaten o akıl kendini vahiyden bağımsız konuma getirdiğinden, bir nevi kendini putlaştırdığından bu çatışma vahiyle aklın değil, vahye teslim olmuş akıl ile vahiy tanımaz akıl arasındaki çatışma olur.

Bir diğer başarısız kıyası: “O yüzden ben diyorum ki, yerel olan evrensel olana tabi olmalıdır. İnanç düşünceye tabi olmalı.” Yerelden kasıt vahiy gibi duruyor, evrenselden kasıtta akıl. Neresini düzeltmek lazım. Kimin aklı, hangi akıl? Dediğimizde rahatlıkla çürüyecek bu iddialar laf savrukluğundan başka bir şey değil. Konuşuyor ama bir şey söylemiyor.

Aydınlanma Filozofları Özentisi

Aydınlanma Çağı filozoflarının genel özelliği engizisyon kültürü ile yoğrulmuş kilise iktidarına ve bu iktidarın üzerine kurulduğu tahrif edilmiş Hristiyanlık inancına aklı ve insanı merkeze alarak karşı çıkmaktı. Luther başta olmak üzere birçok reformistin ve Rönesans ilim adamlarının bu çağ filozofları üzerinde etkisi vardı. Bu çağın felsefecileri, bilim ve din insanları kilise otoritesinden kurtulmakla kalmamış aynı zamanda üzerinde hâkimiyet kurdukları Hıristiyanlık anlayışını yeni yorumlara tabi tutmuş, sekülerleştirmişti. Cündioğlu’nda bu minvalde bir özenti, Hürriyet gazetesinde yayınlanan şu röportajında rahatlıkla görülüyor. Röportajı yapan soruyor: “1.5 milyarlık bir İslâm dünyasında tek bir sağlıklı demokrasi yok. Türkiye az çok örnek gösterilirdi, bizim de halimiz ortada. Değişir mi bu tablo?” Cündioğlu cevap veriyor: “Tarihsel değişmeler bir çırpıda gerçekleşmiyor. Kilisenin alt edilmesi, aydınlanmanın ortaya çıkışı kolay olmadı. Büyük bedeller ödendi. Ama insan dünyayı bilme, anlama, yorumlama konusunda akla güvendi ve meyvelerini aldı. Şimdi başkaları da bu deneyimden yararlanıyor. Eldeki verilerden hareketle sadece analizle yetinseydik belki daha karanlık bir tablo çizerdik, ama bu sefer bir parçamızı da kenarda bırakmış olurduk. Bir parçamızı, yani sürekli düşünce ve sanat aracılığıyla zenginleştirebildiğimiz hayal kurma gücümüzü. İnsan hayal ettiği, edebildiği kadarıyla önünü görür. Daha özgür ve kardeşçe bir dünyayı umut etmekten neden vazgeçelim?”

Röportajı yapan konuyu anlaşılır kılma adına “Demin ‘kiliseyi alt etmesi’ dediniz. Daha kardeşçe bir dünya için dinin toplumsal yaşamda ‘alt edilmesi’ mi gerek?” diye bir daha soruyor. Cündioğlu bu defa içindekilerini saklamadan söylemeye başlıyor: “Dinin evrensel yorumlarının değil ama tarihsel yorumlarının terk edilmesi, o din için sıhhat işaretidir. Hıristiyanlık hâlâ Batı’da aile değerlerini temin ediyor, ama kilise siyasetin dışında. Sınırlarını biliyor. Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı kültürel bir kurum ve güya siyaset dışı. Kim ne derse desin, insanın aklına, yasa koyucu yeteneğine, düzenleyici yanına, kendini yenileme kapasitesine güvenmek zorundayız. İlâhî bilgiyi insan aklıyla ve yaşamla çatışacak biçimde değil, onunla uzlaşacak şekilde yorumlamak gerekiyor. Geç de kalmış olsa aydınlanma sürecinin içinden İslâm dünyası da geçiyor, geçmek zorunda.” (Oskay, 2015)

Yoruma gerek var mı? Bilmiyorum!.. Bahsedilen din İslam.

Cündioğlu bir başka röportajında Aydınlanmacıların tezini hatırlatan şu açıklamayı yapıyor: “Oysa bir an evvel dünyevîleşmemiz gerekiyor. Hem de süratle. Vuruşa vuruşa. Hesaplaşa hesaplaşa. Çünkü ‘dine rağmen’ dünyevîleşiyoruz zaten. Oysa yapılması gereken ‘din’le beraber’ dünyevîleşmektir. İlkelerimizin ışığında dünyaya katılamazsak, ilkelerimize rağmen dünyaya katılmak zorunda kalacağız.” (Tokay, 2016)

Pornografik Film Analizcisi

Sinema kendi başına bir dil, özel bir anlatım aracı. Görüntü ve sesler bu dilin unsurları. Senaryo roman ve hikâyeden farklı olarak daha çok sinemaya mahsus bir anlatım tekniği. Ses, efekt ve müzik gerçeklik duygusunu artırmakla beraber kalıcı bir telkin aracı. Ferdi değil senarist, yönetmen, aktör, ışık, set ve sairden oluşan bir ekip ürünü. Her sanatın bir icracısı olduğu gibi münekkidi de vardır. Olmalıdır da!.. Cündioğlu bu mânâda eleştirilerini veyahut taksirlerini bu eserde kaleme almış: Sinema ve Felsefe. Bu eserde sinema ile bilgiler verdiği gibi birçok filmin tahliline de girmiş. Övdüğü kadar acımasızca yerdikleri de var. Martin Scorsese tarafından yönetilen Hz. İsa’nın yolculuğunu anlatan, Nikos Kazantzakis’in bir romanından uyarlanan “Günaha Son Çağrı” filmini överken hatta içerisinde haddi aşan cinselliği normal karşılarken diğer taraftan Said Nursi’nin hayatından bir kesit’in beyaz perdeye aktarıldığı yönetmenliğini Mehmet Tanrısever’in yaptığı “Hür Adam”ı aşağılayarak eleştirir. Milli Sinema olarak öne çıkmış Mesut Uçakan ve Yücel Çakmaklı sanki bu ülkede hiç yaşamamış gibi Cündioğlu’nun listesinde yok gibidir.

Cündioğlu’nun Sinema ve Felsefe adlı eserine koymadığı, bir kısmını Hürriyet Gazetesi ekinde kaleme aldığı sinema tahlilleri de var. Bunlardan biride Nudist Yahudi bir ailenin çocuğu olan Larsvon Trier’in 2013 yapımı Nyphomaniac adlı pornografik filmi. Nymphomaniac’ta seks bağımlısı, ilişkiye girmediğinde huzursuz bir kadın olan Joe’yu (Charlotte Gainsbourg) merkezine alan film, başkarakterinin doğumundan 50 yaşına kadar olan hayatına, özellikle de cinsel serüvenlerine odaklanıyor. Cündioğlu bu filmin yönetmeni üzerine 30 sayfalık bir tahlil kaleme alıyor ve bu yazının içerisinde bu filmden şöyle bahseder: “Nyphomaniac pornografik bir film değil, bilakis örtündükçe örtünen sembolik bir yapıya sahip, o nedenle de alegorik metinler gibi tefsir (commentary) değil, sembolik metinler gibi tevil (hermeneutik) edilmek zorunda. İsteksizce de olsa hakikatine işaretle giysilerini üzerinden çıkarmaya cüret etmemizin bir nedeni de işbu zorunluluk zaten. Tamı tamına sevimsiz bir ödev. Kalemin günahı. Düşünmenin kefareti. Yorumsamanın nesnesi bir retrospektif olunca, belki bu günah bağışlanabilir, aksi takdirde, ehlince malum olduğu üzere, felsefede de, sanatta da simgeleri böylesine açık kılmanın kefareti kolay kolay ödenemez. İtiraf kadar hakikati ifşa da suçtur çünkü.” ve şöyle devam eder: “Filmin mimarisinin temelinde yer alan karşıtlık, hatta çatışma, iki kavram (orgazm ve aşk) aracılığıyla sembolize edilir ve bir ‘sinema delisi’ (nymphomaniac) olarak Joe’nun öyküsünde güçlü doyum talebi (orgazm), yönetmenin sinema tutkusunu belirleyen temel etken olarak yüceltilirken, aşk bu doyum talebini yaralayan olumsuz bir unsur olarak ısrarla dışarıya atılmak istenir. Filmin asıl öyküsü de budur, yani Larsvon Trier’in orgazm ile aşk, başka bir deyişle crucifixion ile transfiguration arasında salınan sinematografisinin temel uğrakları.” (Cündioğlu, 2016)

Diğer taraftan Cündioğlu’nun Sinema ve Felsefe adlı eserinde cinsel içerikli filmlere karşı aşırı ilginin başlıklara kadar nüfus ettiği görülmekte. “Bir Dişi İsa”, “Cinselliğin Teolojisi”, “Cinselliğin Hristiyancısı”, “Sahte Şehvet” gibi. Başlık altıdaki yorumlara girmeye gerek yok.

Cehalette Sınır yok

Felsefi, dini ve ilmi bilgisi hep dış yüzden ve derinlikten mahrum. Bütünlük şuurundan yoksun bir anlayış ve farkında olmadan Batı terminolojisini peşin fikir halinde kabulleniş. Oldukça dağınık biz zihni var ve bu sebeple söyledikleri sürekli birbiri ile çelişiyor ve değişken. Sıradan bir okur İSAM tarafından yayınlanmış Ulvi Murat ve Ahmet Saim Kılavuz’a ait Kelama Giriş, İlyas Çelebi’ye ait İnanç Esasları ve İsmail Hakkı Tunalı’ya ait Felsefeye Giriş kitabını okusa –ki bunların her biri 200 sayfalık kitapçıklardır- Cündioğlu’nun fevç fevç üstünde bilgiye sahip olmakla kalmaz söylediklerinin ne kadar basit ve satıhta kaldığını rahatlıkla görür. Cündioğlu başarısını (!) dinleyicilerin bu yöndeki eksikliklerinden alıyor. Şu ifadeler çıktığı bir TV Programından: “Müslümanlar niye sünnet olduğunu bilmez. Yahudilik âdetidir. Sahabeden anlatımda yoktur. (…) Diyanet bir açıklama yapar herhalde. ‘Muhayyileyi doyuran yani işiten gören sıfatların ussal temeli nedir?’ diye sorsak, izah edemezler.” Subûtî sıfatlardan bahsederken “Ulemanın bu sıfatlarla organik bir tanrı tasavvuruna girmiştir. Yani her şey canlıdır, her şey ruhlarla doldur. (…) Özellikle yeniçağla birlikte mekanik dünya görüşüne geçildi. Evreni anlamdırma bakımından canlı kavramı mahiyet değiştirdi. Cep telefonu canlı bir madde değildir. Şu anda elektromanyetik bir dönemdeyiz. Dijital bir çağdayız. Şimdi organik canlı bir tanrı tasavvuruna sahip olan bir mümin, Yahudilerde böyle inanıyor Hristiyanlarda. Dolayısıyla ellerindeki kutsal metin bu şekilde tarif ediyor. Bu tarife itiraz edebilir mi bir mü’min. Ancak şöyle bir sorunu var. İçinde yaşadığı çağla irtibat kurmak istediğinde inandığı tanrısıyla, Rabbiyle, bu içinde bulunduğu dünya arasında korelasyonu kuramıyor. (…)” (Habertürk, 2019)

Bu bakış açısı Batı tarzı bir düşünme anlayışının, Batı tarzı düşünce tarihi yazımının neticesidir. Nitekim Aydınlanma filozofları organik dünya görüşü ve mekanik dünya görüşü ayrımlarını kullanarak insanlık tarihini, dinleri ve felsefi düşünce birikimini mânâlandırmaya çalışırlar. Cündioğlu’nun beslendiği Batıcı tarih yazımı organik ve mekanik dünya görüşünü tartışırken Aydınlanma öncesi organik dünya görüşünü iki ayrı dönem olarak ele alır. Bunlardan ilki M.Ö. 4000’li yıllardan Ortaçağ’a kadar olan dönem, ikincisi ise Ortaçağ dönemidir. Mekanik dünya görüşü ise Copernicus, Galileo ve Newton’a kadar kökleri uzanan, Aydınlanma ve Moderniteyle zenginleşen mekanik dünya anlayışıdır. Mekanik anlayışın temelinde dünya saat misali bir makine olarak tasavvur edilir. Cansız kabul edilen bu makinenin bozulan parçaları değiştirilerek yola devam edilebilir. İslâm ise hadiseye BÜTÜN üzerinden bakar. Tabiatı ötekileştirmez, değersizleştirmez ve sömürü aracı olarak görmez. Peygamber duasının “Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster” sırrına ermek için ruh emrine alma kaydıyla tabiata bir değer ve kıymet verir.

Diğer taraftan aynı TV programında İslâm tefekkürünün ilk bin yılını red çapında subûtî sıfatlara getirdiği yorum. Sübuti sıfatlardan “kelam, semi’ ve basîr”e niye ihtiyaç duyuldu ki demesi ve ardından bu sıfatları beşerileştirici argümanlar kullanması, tenzihin sadece selbi sıfatlara mahsus bir durum olduğunu söylemesi vs. Oysa bu hususta ki ayeti kerime açık ve nettir: “…Allah’ın âyetleri hakkında münakaşa edenlerin sinelerinde, ancak, yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, Semi’dir, Basîr’dir.” (Mü’min, 40/56). Hatırlatalım: Semi’, gizli aşikâr her şeyi işiten demek; Basîr, aydınlık karanlık, uzak yakın, büyük küçük her şeyi gören ve müşahede eden demektir. Allah yarattığı mahlûkatın hiçbirine benzemez ve onlardan münezzehtir. İnsan idrakinin kavrayabildiği, hayalinin ulaşabildiği, ilim ve hikmet yoluyla ifade edebildiği her türlü ifadeden, imajdan, sembolden uzak bir işitme ve görme söz konusudur. Yeri geldi söyleyelim ve böylece yazımızı bitirelim. Hz. Ebubekir Efendimize ait bir söz: “İdrak, idrakin aczini idraktir.”

Netice

Aslında Cündioğlu’na dair söylenecek çok şey var. Fakat nereden tutulsa elde kaldığı için yazımızı burada noktalıyoruz. Cündioğlu’nun yeni ve kendi keşfiymiş gibi söylediği şeyler hem yeni değil hem de kendi keşfi değil. Kelam ve felsefe kitaplarında mevcut olan, bildik eski sözleri hem de çok kötü bir sunum ve önermeler zinciri ile yeniden söylüyor. Bu hâl Cündioğlu’nun kendini göstermek isteyen ergen benzeri bir arayış olarak görünüyor. Zaman zaman tekrar ettiği hakikat arayışı ise aslında kendisinde uzatılmış ergenlik psikolojisinin tamamlanmamış evresi gibi beliriyor. Bu halin neticesi çocukça argümanlarla devasa bir disipline çatabiliyor. Eğlensin diyeceğiz ama bir de işin edebi var, fikrin bir namusu, entelektüel çabanın bir onuru var. Bu yazı bu sebeple kaleme alındı; hem tenkid edilene, hem okuyan hem yazana faydası olsun diye.

Kaynakça:

Cündioğlu, Dücane. (2016.11.05). “Nymphomaniac: Bir Sinema Delisinin Öyküsü”. Erişim tarihi: 2019.06.23), http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2014/04/nymphomaniac-bir-sinema-delisinin-oykusu.html

Oskay, Çınar. (2015.12.12). “Dücane Cündioğlu: İslam dünyası ‘Ey insanlar’ deme yeteneğini yitirdi”. Hürriyet, Kelebek. (Erişim tarihi: 2019.06.23), http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/ducane-cundioglu-islam-dunyasi-ey-insanlar-deme-yetenegini-yitirdi-40026063

Tokay, Murat. (2016.07.28). “Dücane Cündioğlu: Baş ağrılarım yok artık kalp sızılarım var”. Erişim tarihi: 2019. 06. 22), http://murattokay.net/2016/07/28/bas-agrilarim-yok-artik-kalp-sizilarim-var/

Youtube, Habertürk Tv. (2019.06.03). “Büyük Sorular- 2 Haziran 2019 (Din hurafelerden arındırılabilir mi?)”. (Erişim tarihi: 2019.06.23),https://www.youtube.com/watch?v=uGysSYgNB_A

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com