Ana Sayfa Kültür-Sanat 2 Aralık 2018 Array Görüntüleme

Büyük Doğu’da Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı

Sahabî; aşkımızın, vecdimizin, davamızın kahramanları, yıldızları…

Peygambere herkes bakabilir ama Peygambere bakan gönül önemli. Sahabî olabilme sırrı Peygambere bakan gönüldeki iman nasibinde gizli. Ebu Cehil de Peygambere baktı, Hazret-i Ömer de… Biri nasipsiz bir kâfir olarak kaldı, diğeri Ömer’ül-Fâruk oldu. İşte bu ince sır gözde değil, gönülde…

Bedir’de bir topluluk görürsünüz. Bir gönül topluluğudur bu. Ona gönülden bağlı gönüller topluluğu. Aynı zamanda evlâdın babayla, kardeşin kardeşle karşı karşıya geldiği bir savaş. Bu sahabî topluluğunda bir mânâ vardır. Bir sır.

Sahabî kadrosu öyle bir kadrodur ki, her ân her dem “Gaye İnsan-Ufuk Peygamber”in yanında, yakınında olma gayreti görürüz onlarda… Bu öyle bir gayrettir ki, geride anne babayı bırakmış olmak, geride kendini bırakmış olmak var. O’nun yakınında olmak ve O nurun, âlemlerin yegâne güneşinin mutlak aydınlığı ile bir lahza olsun aydınlanmak ve O nura boyanabilmek.

Teşbihte hata olmaz diyerek şunu söyleyebiliriz ki; Âlemlerin Efendisi bütün eşya ve hakikatleri tam mânâsıyla aydınlatıcı yegâne güneştir. Bu öyle bir güneştir ki, aydınlığı ile tüm mevcudât tam mânâsıyla aşikâr olur. Bu mânâda sahabî de güneşin etrafında ışığını güneşten alan yıldızlar hükmünde. Yıldızlar… Her biri yol gösterici mâhiyette, her biri hakikate ulaştırıcı, erdirici ve kurtarıcı hükmündeki yıldızlar. Resûlullah Efendimiz buyuruyor; “Sahabîm gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tutunsanız kurtulursunuz.

Nasıl ki, yıldızlara baktığımızda her birini farklı aydınlıkta ve farklı yerlerde görüyorsak, güneşe olan yakınlık ve uzaklıklarına göre çok parlak yahut daha az parlak oluyorlarsa, aynı böyle, sahabînin de, Resûl’e yakınlıkları derecelerini belirliyor. Derece bakımından sahabînin içlerinde en üstünü Sıddıki Ekber Hazret-i Ebubekir (r.a), sonrasında adalet timsali Hazret-i Ömer (r.a), daha sonra haya pınarı Hazret-i Osman (r.a), daha sonra ilim kapısı, Haydâr-ı Kerrâr, Aliyyül Murtaza Hazret-i Ali (r.a)… Ve sonra diğer sahâbîler kendi içlerinde derece derece. Ve en son Hazret-i Vahşi (r.a); o da yıldızlardan.

Topluluk Hakikati ve Sahâbî Sırrı

O ve O’nun etrafındaki müstesna topluluk. Merkezde Allah Resûlü. Merkeze nispetle çevrede sahâbîleri.

Parça bütünün habercisidir hakikatine binaen her birinin nasipleri nisbetinde O nurdan aldıkları feyz. Bu parçaların oluşturduğu bütünde ise esas hakikat, rahmet sırrı…

Sahâbî, Âlemlere Rahmet olanın etrafında O’na ilk muhatap halkadır. Allah’ın Rahim isminin diğer isimlere şamil umûmî mânâsı gibi kendi şahsiyet aynalarında O’nun nurunu aksettirenlerdir.

Bu husus şu bakımdan mühimdir ki, merkez muhiti tespitle görünür olurken, muhitten merkezi tespit de bir usuldür ve zaruridir. Demek ki, sahâbîler kadrosunun rolü ve mânâsı Allah’ın sevgilisinin rolü ve mânâsına nisbetle mukadderdir.

Sahabîlerin rolü ve mânâsını reddetmenin mukadder neticesi de, Allah Resûlü’nün rolü ve mânâsının reddidir.” [1]

Sahabînin rolü ve sahabîler topluluğundaki rahmet sırrı hususunda çizilecek şaşmaz hakikat çizgisi. Sahabî olma imtiyazını merkezdeki Varlık Nuruna nisbetle kazanan topluluk ve bu topluluğun üzerindeki hakikat.

Bu öyle müstesna bir topluluktur ki, ferd ferd ayrı meziyetlerle donatılmış, merkezdeki Gaye İnsan–Ufuk Peygamber’e tâbi olup Onunla birlikte hem fertte hem cemiyette oluş sırrına erebilmiş en hayırlı nesildir. “Fertlerin toplamında, yani cemaat halinde görünen “Topluluk Hakikati” ile tek tek ferdlerde görünen “Topluluk Hakikati”nin kucaklaştığı bir nur yumağı.” [2]

Bahsettiğimiz oluş sırrına ermiş sahabîyi İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ifâdelendirişle, şöyle anlıyoruz;

Ümmetin temel yapısı; kalbin duygu ve düşüncesini peşin olarak O’na bağlayan ve sonra bu bağlanış etrafındaki hakikat dairesi üstünde dilediği gibi akıl atını koşturan -ağzı kantarmalı at- ve artık hiçbir akıl sıkıntısı çekmeyen büyük insan örneği.” [3]

Sahabî Kimdir? Mânâsı ve Ölçüsü

Sahabî, Müslüman olarak, Hazret-i Peygamber’i bir kere gören yahut onun tarafından bir kere görülmüş olan kişidir.

Bu görme yahut görülme ister bir lahza olsun, ister Allah Resûlü’nün tüm hayatı boyunca. O’na iman etmiş olarak bir kerecik bakmış olmak yahut O’nun gözü kendisine değmiş olan her mü’min sahabîdir.

Sahabî kavramı, mânâ itibariyle “sohbet” kelimesinden türemiştir. Sohbet eden mânâsında “sahabî”. Buradaki sohbet, sahabîlik vasfının elzem şartı değildir. Bir ânlık nazarın sohbeti de yeterlidir. Bu kavramın en bildik mânâsı; “Birine yakınlık duyup onunla beraber olmak, samimi olup arkadaşlık ve dostluk kurmaktır.

Sahabî kelimesi mânâ itibariyle müfred, yani tekil bir kelimedir. Bu kelimenin çoğulu Ashâb’tır. Lügat mânâsı itibariyle böyle olmasına rağmen, günümüzde müfred bâbında aslında çoğul olan “Sahâbî” lafzının, cem’î yani çoğul bâbda ise “Sahâbîler” şeklinde günümüz Türkçesindeki çoğul manayı ifade eden “-ler” eki ile kullanıldığını görüyoruz.

Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz, Resûlullah’ın (s.a.v) etrafında halkalanmış ve O (s.a.v) nurun, Cebrail (a.s) vasıtası ile Allah’tan aldığı vahyin ilk muhatapları olan eşsiz bir topluluk olmuşlardır. Onlar vahyi direkt Resûlullah’tan alıp bu yüce ve ağır sorumluluğun altına girerek, kendi devirlerinden sonra gelen tüm Müslümanlara sürdürdükleri hayat ile örnek teşkil etmişlerdir. Vahyi doğrudan Resûlullah’tan alıp hayata tatbik eden ve “nasıl”ını yine doğrudan Gaye İnsan-Ufuk Peygamber’den öğrenen müstesna öğrencilerdir.

Böyle olmakla beraber Kur’an’da birçok ayette Ashâb-ı Kîram efendilerimiz doğrudan anlatılmaktadır. Kendileri bir kısım ayetlerde övülmüş, bir kısım ayetlerde de terbiye mahiyetinde uyarılmıştır.

Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: “Siz insanlığın iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.” [3]

Bu ayetin ilk muhatapları elbette ki, sahabîlerdir. İmam Kurtubî (v. 671/1273) bu ayetin tefsirinde, kast edilen hayırlı neslin, başta İbn Abbas ve Ebu Hureyre olmak üzere birçok sahabî ve tabiîn’e isnat ederek, sahabî nesli olduğuna değinmiştir. [4] Buradan da anlaşılıyor ki, sahabî insanlık tarihindeki en hayırlı topluluktur.

Yine Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: “İman edip, hicret edenler, Allah yolunda cihat edenlerle onlara kucak açıp yardım eden ensâr var ya, işte hakiki/gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret ve pek değerli bir nasip vardır.” [5]

Ayet-i kerimede açıkça görülüyor ki, Allah-u Teâlâ iman ettikleri için yurtlarından çıkarılan, malları alıkonan ve hicret etmeye zorlanan muhacirleri, onları karşılayan ve bu eksiklikleri gidermek uğruna malını ve hattâ canını ortaya koyan ensârı ve Allah yolunda cihat eden tüm müminleri mağfiret ve pek değerli bir nasip ile müjdelemiştir. Buradan da anlaşılıyor ki, sahabîler imanlarının bedelini mallarıyla ve canlarıyla ödemiş bir topluluktur.

Sahabî Etrafında Oluşturulmak İstenen Şüpheler

Başın en başında bu hususla ilgili şunu söylemek gerekir; “Sahâbînin rolü ve mânâsı anlaşıldığı zaman, bütün sapık kolların çöküşü ve İslâm’ın bütün haşmetiyle görünmesi davası söz konusudur!” [6]

Bu noktada bize düşen aslî vazife, kurtuluş kadrosu etrafında oluşturulmaya çalışılan bütün sapkın görüşleri, bu görüşlerin tedarikçilerini bilmek ve gerekeni yapıp, zihinlerde en ufak tortu kalmayacak şekilde toprağımızdan bu nasipsizleri ve onların saçtığı tohumları kazımaktır.

Resûller Resûlü’ne bağlılık iddia edip sahâbîlere bağlanmakta tereddüt göstermek, davaların en aşağılığıdır. Zira Büyükler Büyüğü’nün yoluna nasıl düşüleceğini en halis mikyasta temsil eden ve en sadık bağlılığın birer remzi olan sahâbîlere muhalefet, netice bakımından Resûller Resûlü’ne muhalefetten başka bir şey değildir.” [7]

Sahâbîlerden herhangi birine dil uzatan kimse; dine suikast ve hıyanet ruhunun temsilcisidir. Sahâbîler, peygamber kuşağı halinde bütün renkleri havî ve her biri kendi mizaç husûsiyeti içinde bu tonları tutan tek bir buluttur.” [8]

Sahabîye kaşı duranlar sahabînin tamamını reddetmediği gibi bir kısmını yüceltirken bir kısmını şeytanî bir istihza ile küçük düşürüyor. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle; İbn Sebe taktiği.

Sahâbîlerin bazısına bağlanmanın faydalı olabilmesi için öbürlerine inkâr gözüyle bakmamak lazımdır. Bazısı inkâr bazısı kabul edildikçe, yekpâre bir bütün olan sahâbîler çerçevesine uyulmuş ve onların tek dava ve istikamet üzerinde toplu bulundukları kabul edilmiş olmaz.” [9]

Bugün sahabînin etrafında şüphe oluşturmak isteyip, güneşin varlığını kabul edip ışığını reddetmek gibi bir batıl dava peşinde koşan üç grubu görmekteyiz:

a)Ehli Küfür ve Müsteşrikler

Büyükler Büyüğü’ne yaptıkları saldırıların hiçbirinin müminlerin kalplerindeki imanı sarsmadığını gören ehl-i küfür, dine olan saldırılarında hedef noktasından Resûlullah’ı kaldırıp yerine O’nun bizzat yetiştirdiği sahabîlerini koymuştur. Ve doğrudan doğruya sahabîye yapılan bu saldırılarla İslâm itikadına ve ümmetin temel yapısına zarar vererek fikrî birlik ve beraberliği parçalamaya azmetmektedirler.

b)Râfizîler ve Hariciler

Râfizîler ve Hariciler, sahabîye karşı açıktan saldırı içinde olan ve bunu İslâm müessesesi adı altında yapan en tehlikeli grupturlar. Hariciler, Hazret-i Ali’nin hakem olayını kabul etmekle günah işlediğini, her günah işleyenin dinden çıktığına inanarak, Hz. Ali’nin de –hâşâ- dinden çıktığını iddia etmişlerdir.

Fahreddin er-Razi demiştir ki; «Hariciye taifesi, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, ve Hz. Aişe’yi tekfir eder, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e tazim ederler.»” [10]

Harici taifesinin hiçbir zaman hakiki birliğe sahip olamadıklarını ve yekpâre bir akâid sistemi oluşturamadıklarını biliyoruz. Bu grup Ehl-i Sünnet Vel’Cemaat’ten ayrılmış ve sahabîye açıktan saldırarak hududu çiğnemiş nasipsiz bir gürûh olarak kalmıştır.

Râfizîler ise Şia’nın üç büyük kolundan birisidir. Hulefa-i Raşidin’den Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in imamlığını reddederler. Bu iki baş belası grup Müslümanların başına ortaya çıktıkları günden bu yana musallattırlar.

c)Dini İçten Yıkmaya Memur Ham Yobaz

Dini içten yıkmaya memur ham yobaz taifesine gelince görüyoruz ki, bunlar bir ağacın ana gövdesini zehirli sarmaşık gibi sarmakta, sıkmakta ve bu şekilde ağacın dallarını kurutup yok etmeye azmetmektedirler. Bu taife Resûlullah’ı kabul edip sahabîyi yok sayarak dine ihanet ruhunu temsil eden ve bunu bir strateji olarak benimseyip yüzyıllardır akılları karıştırıcı hamlelerle, Resûl pınarından beslenmiş ve sonraki nesilleri beslemekten başka hiçbir rolleri olmayan kurtuluş kadrosunun neferlerine karşı saldırı içindedirler. Bugün İslâm Coğrafyası’nın farklı yerlerinde faklı kılıklara bürünüp aynı amaca hizmet etmektedirler. Sahâbî kadrosunu sinsice ve sessizce bulundukları makamdan indirmek ve yok saymak. Bir kısmını kabul edip bir kısmını etmemek gibi ahmakça hareketlerle saf zihinlere nifâk tohumu eken bu lanetli yobaz kadronun, sahâbîye saldırarak dini içten yıkmaya çalışması ve çeşitli ahmaklıklarla sürekli suyu bulandırmak istemesi başımızda ki en büyük belâdır. Bu nasipsiz taifenin oyunlarına İBDA Mimarı’nın gözüyle baktığımızda şunu görüyoruz:

Bu hususta başka bir ahmaklık da, doğruyu yanlışta kullanmaya misâl olarak şudur: “Bir sahabîyi kabul etmemek dinden çıkarmaz.” Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Bir sahâbînin sahâbî olup olmaması hakkındaki kuşku başka bir şeydir, sahâbî olduğu kesin olduğu hâlde ona buğz etme mânâsında kabul etmeme başka bir şeydir, hâdiseye yakın ve uzaklıklarına ve vasıflarına nispetle şahit olan ve birbirlerine nazaran farklı dereceler belirten sahâbîler arasındaki rey ihtilâfında birine nispetle birine iltica ederek fayda devşirmek ayrı şeydir.” [11]

Bu noktada bize düşen, ister dışarıdan ister içerden olsun, çeşitli din tahripçilerine karşı İslâm Davası’nın temel taşlarından olan Sahabî’yi olduğu makamdan bir saç teli inceliğinde dahî aşağı çekmeye çalışan nasipsizlere karşı uyanık olmaktır.

Netice

İslâmî bir cemiyet modelinin timsali olan sahabînin sıradanlaştırılması ve kıymet-i harbiyesinin yok edilmesi söz konusu olamaz. Sahâbînin Rolü ve Mânâsının anlaşılması, davamızın temel taşlarının sarsılmaz şekilde yerine oturmasıdır. Bu mânâ anlaşıldığı zaman ehl-i küfrün ve ham yobazın artık itikadımıza musallat olması mümkün olmayacaktır.

 

İstifade Edilen Kaynaklar

1-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yay. s.21.

2-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yayı.s.38.

3-Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Tefsir, Al-î İmran Sûresi 3/10.

4-İmam Kurtubî, el-Câmiu li –Ahkâmil’l-Kur’ân, c.4, s.325-327.

5-Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Tefsir, Enfal Suresi 8/74.

6-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, İBDA Yay., 2014, s.8.

7-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yay., s.37.

8-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yay., s.53.

9-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yayı. s.54.

10-İbn Hacer El-Heytemi, Yakıcı Yıldırımlar, 1. Basım, Bedir Yayınları, s.483.

11-Salih Mirzabeyoğlu, Sahabilerin Rolü ve Manası, 2. Basım, İBDA Yay., s.27.

Kübra Akyüz

Aylık Dergisi 153. (Haziran 2017) Sayı

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com