Ana Sayfa Gündem, Kültür-Sanat 30 Haziran 2019 Array Görüntüleme

İnsan: Erkek ve Kadın – Ercan Çifçi

İnsanın en büyük sırrı Allah. Allah’ın en büyük sırrı İnsan. Nitekim O buyurdu: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” Mahlûkatın içinde en şereflisi insan; Eşref-i Mahlûkat.

İnsan, üns ve nesy köklerinden. Üns, ünsiyet, yakınlık mânâsına gelirken nesy unutmak fiilinden gelmekte. İnsan her daim “Mutlak Güzel”in peşinde ve Mutlak Hakikat arzusuyla kıvranmakta. Allah’a yakınlaştıkça güzelleşen uzaklaştıkça çirkinleşen insan. Allah’a yakın olmak O’nu hatırlamak demek, uzaklaşmak ise unutmak. İnsan, “bir şeyin ortaya çıkması” demek aynı zamanda ve insana insan denmesi kemâl mertebesine yatkınlığı sebebiyle.

İnsanın ne olduğuna dair, felsefenin yahut beşeri bilimlerin ortaya koydukları şeyler el yordamından ibaret. Eksik ve ufuk daraltıcı. Ve her biri kendi veçhesinden insanı tanıma ve anlama gayretinde. Ancak “İnsanın Anlam Arayışı” durmaksızın devam etmekte. Hatta “insanî kibir” diye peşin fikir halinde rahatlıkla mühürleyebileceğimiz Hümanist anlayış bile kendi içinde insan sonrasını tartışarak bu anlam arayışına katkıda bulunmakta. Oysa harikulade bir ölçü zevken idrak babında önümüzde durmakta. “Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi” ve “Kendinde olmak küfür, kendinden geçmek imân”. Çelişik gibi görünen bu iki söz, aslında insan üzerine hikemî ve felsefî bütün görüşleri bir anda zirveye taşıyıcı yahut tam tersine derdest edici bir hüviyet belirtir.

İnsanın anlam arayışı: Ben kimim? Ben!.. El, kol, bacak, iç organlar, deri, kemik ve et… Bütün bunlar “Ben”i tarif etmeye yeter mi? Daha ötede ne var? Bunlar benim elim, benim kolum, benim aklım, benim kalbim. Ben nerede? “Veli mevzuunu bulamaz ki ben desin” hikmeti burada hatırlanmalı. İnsan, kendisi kendine meçhul varlık. İnsan, Allah’ın Halifesi. Allah’ın halifesi olmaya en layık varlık Allah Resûlü. İbda Mimarı’nın deyişiyle “Allah Sevgilisi, erkek ve kadının değil, İNSANDAN MURAD O olarak, bütün insanlığın temsilcisidir. Allah’a itaat, O’nun bildirdiği, öğrettiği ve gösterdiği yoldan olmak üzere mümkün…”

İnsan, erkek ve kadından ibaret. Ne tek başına erkek ne de kadın. Her ikisine birden ortak isim; İnsan. Her biri ayrı ayrı mizaç hususiyetlerine, fıtrî kabiliyetlere ve varlık keyfiyetine sahip. Biri diğerinden her daim farklı. Onları benzer kılan insanî keyfiyetleri. Kâmil insan olma hâlleri ise nefsinde “insanî hakikati” yerine koyabildikleri kadar. Malum olduğu üzere tasavvufta nefs dişidir. Her iki cinsiyetin memuriyeti Allah’a yakınlık, kendini anlamlandırma. Hâl böyle olunca müthiş bir idrak fırtınası mevzubahis. İmân idraki “zevken idrak” demek ya bu çerçevede yaşanan ilâhî bir aşk, varoluş heyecanı.

“İslâm zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı” tarifinden hareketle kadın ve erkek arasında eşitlik değil, bir muvazene, denge söz konusu. Kıvam!.. Ne birbirinin aynı ne birbirinden gayrı. Ama ne ki o sanırsın, o değil. Biri kadın diğeri erkek. Biri diğerinin hiçbir zaman aynı değil. Üçüncü yahut dördüncü cinsiyet algısı bir safsatadan, sapkınlıktan ibaret. Fiziki bir takım tahribatlarla ne kadın erkek olur, ne erkek kadın. Bir erkek şu veya bu ameliyatla her ne kadar bedeni dış yüzden kadınsılaştırsa da iç organları ve ruhu her daim erkek. Kendi kendini inkâr ahmaklıktan ve karikatürize bir şekilden ibaret.

Bütün Fikrin Gerekliliği

İnsan bir bütündür. İnsan parçalara ayrılınca ortada insan kalmaz, mânâsını ve ruhunu kaybeder. Tıpkı kelimeler gibi. Kelimeler mânâların surete bürünmüş hâli. İnsan da öyle hatta hayvan yahut bir masa veya bir kitap. Nihayetinde bilinen bir malumdur: “Suretler olmasa mânâlar ebediyyen görünmezdi.” Erkek ve kadın bu mânâda bir bütünü oluşturan parçalar. Parça üzerinde tarif de aslında eksik. Bütünün parça halinde görünüşü, doğrusu bu. Nihayetinde biri diğerinde mündemiç. Bu arada Âdem kelimesi, hem umumî mânâda “insan” demek hem de ilk insan ve ilk peygamberin ismi… Allah, Hz. Âdemi yarattı ve Hz. Âdem’den Hz. Havva’yı. Her ikisi de eksik, muhtaç ve yaratılmış olan bir varlık. Her ikisi de muhatabında öz vatanına hasret ve muhabbet duygusuyla yoğrulu. Çünkü erkek ve kadın, biri diğerinden meydana gelme. Çünkü biri diğeri olmadan eksik ve izahsız.

Söylediklerimizi toplayıcı mânâ İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’ndan: “Âdem Peygamber, ilk İNSAN ve ilk ERKEK… Eğer O’nun nefsinden -O’ndan olan HAVVA anamız yaratılmasaydı, onun için ‘erkek’ nitelenmesi olmayacaktı, hâli neyse o bir varlık olacaktı. O’nun erkek olarak nitelenmesi ve vasıflanması, zıddı olan erkeğe göre. Buna Âdem Peygamber, ilk yaratılan olarak, İNSAN, hem erkek ve hem de dişinin temsilcisidir. Her varlıkta madde ve mânâ olarak kendine mahsus bir erkeklik ve dişilik olduğunu, ilk insan örneğinde görüyoruz. (…) ERKEK, yalnız cinsiyete mahsus mânâ değildir; KADIN da. Buna göre İNSANÎ HAKİKAT-İNSAN HAKİKATİ, erkek ve kadının kendi özellikleri içinde olmaları gereken, ne erkek ne dişi, yahut aynı zamanda hem erkek ve hem dişi bir hakikattir. O, hep bir ‘olunması gereken’ dir, varoluşumuz boyunca görülecek olan.” (Mirzabeyoğlu 2008: 67)

Beşeri İdeolojilerin Gözüyle Kadın ve Erkek

İdeoloji, fikrin nizamı, düzeni. Nisbetler yahut keşifler boyu anlayışın örgüleşmiş hâli. Bir dine bağlı olduğu gibi mevcut ilmî birikimden istifade ile de oluşturulması mümkün. Her biri kurduğu nisbete göre doğru yahut yanlış. İçerisinde münferit hakikatler barındırsa da bütün halinde insanlığın zararına örgüleşmiş ideolojilerden birkaçı; Liberalizm, Sosyalizm, Faşizm. Bunun yanında ideolojik olmaktan daha çok psikolojik yapı arz eden feminizm, muhafazakârlık, milliyetçilik vs. Erkek ve kadına dair, her biri diğerinden farklı bir anlayışa sahip ve hakkı yerli yerine oturtucu değil. Nihayetinde hepsi mevzua kendi ideolojik zaviyesinden ve menfaat penceresinden bakmakta. Hâl böyle olunca ne erkek ne kadın İNSAN OLMA HAKİKATİ-İNSANÎ HAKİKAT’e erememekte. Misaller:

Herkese vicdan, inanç, düşünce özgürlüğü tanınmasının gerekli olduğunu savunan devletin bireyler, sınıflar ve uluslararasındaki ekonomik ilişkilere karışmamasını isteyen özgür düşünceye bağlı dünya görüşü olduğunu iddia eden “LİBERALİSTLER erkek ve kadın arasındaki farklılıkları tamamen özel veya kişisel önemi olan bir konu olarak ele alır. Kamusal veya siyasî hayatta bütün insanlar bireyler olarak değerlendirilir, içtimaî cinsiyet ise etnik veya sosyal sınıf gibi uygun bir değerlendirme birimi olarak görülmez. Bu açıdan bireysellik, “toplumsal cinsiyet körlüğü”yle malûldür. MUHAFAZAKÂRLAR, toplumsal cinsiyet ayrımının sosyal ve siyasî önemini vurgulamışlar ve erkek ile kadın arasında işle ilgili cinsiyet ayrımının doğal ve kaçınılmaz olduğuna işaret etmişlerdir. Böylece toplumsal cinsiyet kavramı, topluma organik ve hiyerarşik özelliğini veren faktörlerden biridir. FAŞİSTLER, toplumsal cinsiyeti insanlık içindeki temel bir ayrım olarak görürler. Erkekler doğal olarak liderlik ve karar vermeyi tekellerinde tutarlar, kadınlar ise tamamen evcil, destekleyici ve ikincil bir role uygun görülürler.” (Heywood 2007:300) FEMİNİSTLER, kadını hayvan yerine bile koymayan ve yüzyıllar boyunca cadı diye engizisyonlarda yargılayıp yakan bir ruh yapısına isyan için 18. yüzyılda Batı dünyasında ortaya çıkar. Bu ideolojik olmaktan çok psikolojiktir. Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan bir anlayış. SOSYALİSTLER, liberaller gibi toplumsal cinsiyeti siyasî açıdan ele alır ve emeğin sömürülmesi tezi üzerinden hareket ederek onu mekanik işleyen toplumun bir cinsiyetsiz bir parçası haline getirir. Aile kurumu, boşanma, çocuk sahibi olma, fabrikada çalışma yahut bir şeylerin sahibi olma içtimaîleşir. Kadın ve erkek fert fert toplumun malıdır. Marx ve Engels’in ortak ifadesiyle; “Kendisini tamamlayan şey kaybolup gittiği zaman doğal olarak burjuva ailesi de kaybolup gidecek ve sermayenin ortadan kalkmasıyla birlikte her ikisi de ortadan kalkacaktır.” (Marx 1996:11) Bu bakış açısı derin ekonomik ve sınıf eşitsizliklerinden istifade ile üretilmiştir.

Bu görüşlerin kaynağı Batı. Batı kendi karısını köle pazarına çıkarıp satacak kadar düşük bir medeniyete sahip ve henüz tarih eski değil, 1800’lü yıllar. Batı’nın böylesine iğrenç bir hayat sürdüğü dönemlerde İslâm dünyası binlerce yıldır cenneti kadının ayakları altına seren, destansı aşk şiirlerine konu edinen, üzerine edebî ve ulvî şaheserler meydana getiren bir medeniyete sahip. Ne erkek geride ne kadın. Her biri fıtrî özellikleri ile yerine göre el üstünde. Oysa Batı’da kadın insan mıdır, hayvan mıdır? diye yıllarca tartışılmıştır. Nitekim Batı medeniyetine kaynaklık teşkil eden Yunan mitolojisinde ilk toplum sadece erkeklerden müteşekkil ve tek bir kadın yok.

Yunan mitolojisine göre kadının yaratılması Prometheus’un gizlice ateşi çalıp insanlara vermesine sinirlenen baş tanrı Zeus’un topluluğu cezalandırmak istemesi neticesi gerçekleşir. Kadın meydana getirilirken Afrodit ona güzellikler saçar, Hermes ise onun kalbine hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirir. Sonra Zeus tarafından (sadece erkeklerin bulunduğu) dünyaya gönderilir ve Yunanca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adlı bu kadına bir de kutu emanet edilir, açmaması öğütlenir, ancak Pandora merakına yenik düşer ve kutuyu açar. Kutunun içindeki kötülükler, hastalıklar, keder, korku vs. dünyaya dağılır. Pandora bunu fark eder etmez hemen kutunun ağzını kapatır. Ancak kutunun içindeki bütün kötülükler dışarı çıkmıştır. Kutuda kalan tek şey ise insanları yaşatacak ve teselli verecek olan ümittir. (Erhat 1987: 236-237)

Kadını “plastisite” bir heykel hâline getiren Yunan, kadındaki “esrar perdesi”ni aralamak bir tarafa, kadını dış yüz çehresinden bile tanıyamamış olmanın ıstırabını, ona kinini kusmakla göstermiştir. Demokrasiye beşiklik ettiği iddia edilen Atina Devleti’nde kadın ikinci sınıf varlıktır, hattâ Platon’un Devlet’inde kadın, toplum dışı varlık olarak tasvir edilir. Ve yine Sokrates’e atfedilen şu söz oldukça manidardır: “Dünya yüzünde kadın kadar fitne ve fesat maddesi olan hiçbir şey yoktur. Kadın zehirli ağaca benzer ki, dış görünüşü gayet güzel ve gönül çekicidir, fakat onun meyvesini yiyen bir yaratık derhal ölür.”

Sadece Batı’mı? Sapkın bir çevre tarafından sevgi ve saygı yumağı olarak gösterilen Budizm, kadına bir isim sahibi olacak kadar bile değer vermez ve ona bir, iki, üç gibi isimler takar. Onu bir din mensubu, bir kul olarak bile görmek istemez. Öyle ki Buddha, başlangıçta kadınları dinine kabul etmemiş, daha sonra kabul ettiğinde ise cemaati-topluluğu için bu varlıkların çok tehlikeli olduğunu söylemiştir. Hattâ yakın dostu ve amcazadesi Anenda’ya “Kadını dine kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam edebilirdi. Fakat kadın aramıza girdikten sonra bu dinin uzun süre yaşayabileceğini sanmıyorum.” dediği rivayet edilir. Bu mânâda, Budizm’in revaç bulduğu havza diyalektik fikirde müflistir ve kadında yakalanması gereken “zıtlar arası muvazene iklimi”ni kaybettiğinden, sadece kadını anlamamakla kalmamış, “Nirvana’ya ulaşma” şeklinde tezahür eden insanın kendi içindeki yolcuğunu bir HİÇ’e bağlayıp bırakmıştır.

Ve Hind!.. Hind dünyası, kadın konusunda içler acısı durumdadır. Kadın murdar bir varlık olarak kabul edilir; bir eşya gibi kâh kocasına kâh babasına kâh oğluna esir olarak verilirdi. Manu kanunlarına göre ise kocası öldüğü aynı gün o da öldürülür hattâ yakılırdı. Diğer taraftan, Hind kutsal kitablarından Veda’larda kadın yılandan, zehirden, kasırgadan ve ölümden daha kötü bir yaratık olarak tasvir edilir. Ve katı bir kast sistemi uygulanan Hind’de, kastlar arasındaki kadınlar arasında bile üstünlük alçaklık derecesi vardır. Kaldı ki bu kadınlar Eski Hind’de evlenme, miras ve diğer konularda hiçbir hukukî hakka sahib değildi. (Campbell 2003) Ve son bir not: Devadasiler, Hinduların hizmetindeki, fuhuş hayatına mecbur edilmiş kadınlardır. Kızlar, ergenlik çağına geldiğinde ebeveynleri tarafından açık arttırma ile en yüksek teklif verene satılmaktadır.

Feminizm’den Maskülen’e, Erillikten Feminen’e

Feminen, kadınsı. Dişil. Kadını andıran, kadına benzeyen, kadın gibi, kadınımsı. Kadın davranışlı, kadın taklidi.

Maskülen, erkeği andıran, erkeğe benzeyen, erkeksi. Erkek taklidi. Erkeğimsi.

Feminizm ile feminen farklı şeyler. İlki bir tepki hareketi iken diğeri patalojik bir vaka. Benzer durum maskülen için de geçerli.

Fransız Devrimi (1789-1799) öncesi ve sonrasında gelişen fikir hareketlerinin en önemli temsilcilerinden olan Aydınlanma filozofları, dinî hayatta olduğu kadar cemiyet hayatında da birçok yıkıma sebep oldular. Kilisenin yüzlerce yıldır sürdürdüğü zorbalık, monarşi ve feodalitenin getirdiği sıkışmışlık, ilmî anlamda artan bilgi ve gelişmişlik yepyeni bir insan anlayışı doğurdu. Din merkezli içtimaî yapının ve düzenlemelerin yerini akıl merkezli düzenlemeler aldı. Bu anlayışa göre, aklın aydınlattığı kesin doğrular ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır. Sekülerleşme, Aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda Aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olan bir gayedir. Sosyalizm, liberalizm, feminizm, faşizm, pozitivizm vs. hep bu başıboşluğun içerisinde bir yere tutunma ihtiyacının neticesidir. Bu başıboşluk dağılma gibi algılanmamalıdır. Çünkü bir FİKRÎ OTORİTE kaybolmuş ancak siyasi ve askeri otorite sermayesini güçlendirerek devam ettirmekteydi.

Bu FİKRÎ BAŞIBOŞLUK en çok SERMAYE ve GÜÇ sahiplerinin işine geldi. Nihayetinde sadece kendi ülkelerindeki değil başka ülkelerdeki insanları da bu sistematize edilmiş ideolojiler vasıtası ile rahatlıkla yönetebilir ve sömürebilirlerdi. Öyle de oldu. İhraç ettikleri bu fikirler, kültür emperyalizmi vasıtası ile birçok ülkede hızla yayıldı. Bunda da en önemli kültür taşıyıcısı kadınlardı. Batı’nın “erkek egemen” kültürü -Yunan mitolojisinde olduğu gibi- aşağıladıkları kadını “tanrıça” isimlendirmesi ile anarak göz planına ve cemiyet sahasına ittiler. Ve kadın bir anda kurtulmaya çalıştığı feodalitenin ve kapitalist senyörlerin (şimdi bunlara ceo deniyor) pazar ürünü ve üretim aracı oldu. Hatta yer yer sermayesi oldu. Sadece kadın mı? Erkek için daha acımasız bir ortam oluşturuldu ya köleleşecek, ruhu iğdiş olmuş halde büsbütün teslim olacak yahut kadınlaşarak “sermaye” olacak. Son yarım asırda her iki seçeneğe uygun tipler her tarafı kapladı. Milyonlarca kadın yahut erkek sefil bir hayat sürerken birkaç bini geçmeyen kadın ve erkeğin yaşadığı konforlu hayat hürriyet ve ideal yaşam olarak mahyalaştırıldı. Gelinen nokta ise dehşet verici: Yüzbinlerce kadın ve erkek cinsiyet değiştirmiş vaziyette.

Eşcinselliğin bile kendi içinde çeşitleri ve dilleri oluşmuş vaziyettte. Milyonlarca genç kız daha çocuk yaşlarda fuhuş tezgâhlarında. Ve dünya nüfusunun bilhassa modernite ile tanışmış olanların önemli bir kısmı giyimi, oturup kalkması, yiyip içmesi, konuşması ve gülmesiyle kadınsı yahut erkeksi tavırlar sergilemekte. Saçlarını kadınsı tarzda yaptıran erkekten tutun, burnunun üstündeki siyah noktalar görünmesin diye krem yapanı, dudaklara ruj süreni, giyimlerinde kadınlara mahsus renkte ayakkabı ve kesimli elbise alanı vs. Karşı taraf yani kadın da farklı değil. Konuşmasını ve davranışlarını erkeksileştirip, giyimde erkek kesimli elbiseler tercih etmesi vs.

Eşcinsel değiller, bu yönde talepleri yok. Ancak öyle bir kayma var ki TEK CİNSİYET algısı üzerinden sermaye gruplarının TÜKETİM budalası haline geliniyor. Aydınlanma sonrası büyük bir fikir inkılabı ümid edilirken gelinen nokta fikirden yana müthiş bir çoraklık ve kaybedilmiş insan. Batı sadece tabiatı değil İNSAN’ı da tüketti. Batı’nın en büyük soykırımı budur. İnsan, içinde yaşadığı durumlara bir anlam veremediği, “yaşanmaya değer” bir şey göremediği zaman insanın yapıp etmeleri sona erer, artık yaşayamaz. Diğer taraftan insanın yapıp etmeleri “şimdi-şu an” içinde olup bitmez. Onların “dünü, bugünü ve yarını” vardır. İnsanın bütün yapıp etmeleri bu mânâ diliminde (zaman sırrı çerçevesinde) bir kesintisizlik gösterir. Ve bunda müdahil kendisidir. İş ve amel sahibi kendisidir, sorumlu ve mükellef kendisidir. Nihayetinde aksi yani bir mükellefiyet durumu olmasaydı “insan” değil, “hayvan” olurdu. Nihayetinde hayvanların insan gibi bir mükellefiyetleri yoktur.

Bütün bunlardan sonra vardığımız nokta; bir şey ne ise odur. Basitin ve safın güzelliğinin ön plâna çıkarılması zaruri. Kadın ve erkek, fıtraten ve mizacen ne ise o; bütün iş ve verim şubelerinde, mizaç hususiyetlerini incitmediği müddetçe vazifedâr ve hak sahibi. Safın ve basitin güzelliği; kadın kadın olarak, erkek erkek olarak kalsın. İkisi bir bütün, bir arada olmazlarsa yaşam olmaz, yaşanmaya değer hayat olmaz. Öyle bir bütün ki, biri diğerinde sır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle: “Kadın, erkekte, vicdan mevzuudur; kendinde, mânâsı denkleştirilmesi gereken. Erkek de kadında, şuurdur; kendinde, mânâsı denkleştirilmesi gereken. Kadın erkekte fikir mevzuu; erkek de, kadında, ispatlanması gereken-ruh. Faalde kadın fikir, münfailde, erkek sezgi. Biri ruhiliğinde akıl ağırlıklı, öbürü ruhiliğinde içgüdü.” (Mirzabeyoğlu 2006: 141)

Modern İnsanın ANLAM Arayışı

Niçin yaşıyorsun? Yaşanmaya değer hayat ne? Uğrunda canını feda edeceğin aşkın, davan yahut bir varlık var mı? Modern insan bütün bunlara cevap verememenin yanı sıra büyük bir çöküntü, “varoluşsal” bir sıkıntı ve bitmek bilmeyen bunaltı içinde kıvranıp duruyor. Arayışı hep neticesiz, tatminleri hep geçici. İdeolojik kaygılar, büyük öfke nöbetleri geçirmesine sebep oluyor, değişen tüketim alışkanlıkları yeni şeyleri elde edemeyince depresif intiharları körüklüyor. Modern insan kendi çağının bunalımını, diyalektik anlamda çılgınlığını kendini tüketerek yaşıyor. Bütün bunları yaparken yeni bir anlam arayışına, yeni bir dünya görüşüne ihtiyaç duyduğunu gizlemiyor. “Varoluşsal boşluk, yirminci yüzyılın yaygın bir olgusudur.” (Frankl 2015:120) diyor Psikiyatrist Viktor E. Frankl. Bu durumu ise logoterapi ile tedavi etmeyi mümkün görüyor. Logoterapi; “yeniden insanîleştirici” ekol. Bu ekole göre kişi suçluluk, eksiklik, acı ve sıkıntılarla yoğrulmuş olsa bile, kendi hayatıyla yüzleşmesinde yardımcı olunması gerekmektedir. Logoterapide insan, hayatına anlam katabilecek gayeyi bulmalı ve onunla birlikte hareket etmelidir. Çünkü bu arzu, bir motivasyon kaynağı olup bir müddet sonra kişiyi “anlam arayışı”na getirip bırakır. Anlam arayışı, yaşamak, ölmek, acı çekmek, sevebilmek, umut ve ideallerinin peşine düşebilmekle yakından ilgilidir.

Felsefe ve sosyoloji üzerine araştırmaları ile tanınan Koreli Byung-Chul Han da “Başlamakta olan 21. yüzyıl çağı ne bakteriyel ne de viral; bilakis sinirsel” çağ olacağını söyleyerek Frankl ile benzer görüşler ortaya koyar. Kaygı, ne kadın olmakta ne de erkek olmakta, sadece insan olmak ve insan kalmak. Ve en önemlisi insanlığı korumak.

Satır arası başlıklarda “Beşeri bilimlerin ‘asıl’ konusu ‘erkekinsan’ değildir.” diye seslenen Rosi Braidotti “İnsan Sonrası” eserinde şöyle der: “İnsan sonrası çağda ve ‘Erkekinsanın’ ve antropus’un üstünlüğünün gerilemesinde beşeri bilimlerin durumu ne olacaktır?” (Braidotti 2014: 189)

Modern insanın anlam arayışı sadece bunlarla sınırlı değil. Ruy’ın “İnsanlık 2.0” adlı eserinde dile getirdiği yapay zeka uygulamaları, insan beynine benzer bir yazılım ve beyni kuvvetlendiren teknolojik aletlerin yapımı; Yuval Noah Harari’nin “21. Yüzyıl için 21 Ders” adlı eserinde hürriyet, medeniyet, din, göç ve iş mevzuları ile ilgili öngörüleri vs. Bu, anlam arayışlarından sadece ilk göze çarpanlar. Her biri kendi veçhesinden İNSAN olmanın niçin ve nasılını izah etme gayretinde. Ne tek başına erkek ne tek başına kadın artık bu anlam arayışında mevzu bahis değil. Bu tip ifadeler Batı’nın çarmıha gerdiği toplumların kendi iç bünyesinde hastalıkları dışarı kusması gibi bir şey ve özentiden ibaret. Batı yahut uzak doğu için bu bahisler eskimiş ve çöpe atılmış mevzulardır. Nihayetinde tarımda ve zoolojide nasıl ki organik olana hızlı bir dönüş var ve tabiatı tahribatın insanın yaşam kalitesine nasıl zarar verdiği ayan beyan ortaya çıktı. Kadın erkek mevzusunda da dünya, kadın kadın olarak erkek erkek olarak kalmalı tezinde sabitledi kendini. Çünkü çöküşü gördü. Kendinde çöküşü gören Batı, bunu başka ülkelere “zehirli gaz saldırısı” gibi ihraç etti. Nihayetinde kadın kadınlıktan erkeği erkeklikten çıkmış bir toplum insanlıktan çıkmaktan başka bir yol bilmeyecektir.

Muhtevası oldukça geniş olan yazımızı Mütefekkir Mirzabeyoğlu’ndan bir iktibasla nihayetlendirelim: “Mantık üstü mantığın şu olacak: Doğruyu mu istiyorsun?.. Allah ile Resûlü’nün bildirdiği!.. Güzeli mi istiyorsun?.. Allah ile Resûlü’nün gösterdiği!.. İyiyi mi istiyorsun?.. Allah ile Resûlü’nün öğrettiği!..” (Mirzabeyoğlu 1994: 37)

Kaynakça:

Braidotti, Rosi. (2014). İnsan Sonrası. Çev. Öznur Karakaş. İstanbul: Kolektif Kitap.

Campbell, Joseph. (2003). Doğu Mitolojisi. Çev. Kudret Emiroğlu. Ankara: İmge Kitabevi. Özetleme yapılmıştır.

Erhat, Azra. (1987). Mitoloji Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Frankl, Viktor E. (2015). İnsanın Anlam Arayışı. Çev. Selçuk Budak. İstanbul: Okyanus Yayınları.

Han, Byung-Chul. (2017). Yorgunluk Toplumu. Çev. Samet Yalçın. İstanbul: Açılım Kitap.

Heywood, Andrew. (2007). Siyasi İdeolojiler. Çev. Şeyma Akın. İstanbul: Adres Yayınları.

Jung, Gustav Carl. (2015). Feminen: Dişilliğin Farklı Yüzleri. Çev. Tuğrul Veli Soylu. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Jung, Gustav Carl. (2015). Maskülen: Erilliğin Farklı Yüzleri. Çev. Didem Gamze Erdinç. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Marx, Engels, Lenin, Stalin, Komintern, Clara Zetkin. (1996). Kadın Sorunu Üzerine. Çev. İsmail Yarkın. İstanbul: İnter Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih (2008). İnsan: Erkek ve Kadın. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (1994). Hakikati Ferdiye: Çöle İnen Nur. İstanbul: İbda Yayınları.

Mirzabeyoğlu, Salih. (2006). Berzah: Bütün Dalların Birleştiği Kök’e. İstanbul: İbda Yayınları.

Ercan Çifci – Hüküm Dergisi 73. Sayı

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com