Ana Sayfa Gündem 31 Mayıs 2020 Array Görüntüleme

Sema Maraşlı: Aile kurumu hedef alınıyor, toplum parçalanıyor

Aile kurumunu, kültürü, toplumu ve gelecek nesilleri büyük bir yıkımın eşiğine getiren İstanbul Sözleşmesi, yıllardır Türkiye’de derin sorunlara neden oldu.

Peki, bu yıkıcı sözleşmede eşitlik dedikleri şey nedir? Kadına şiddet uygulayan kim? Kadını kimden korumaya çalışıyoruz? Tüm bunları ve daha fazlasını konuşmak için eğitimci-yazar Sema Maraşlı ile bir araya geldik. Şiddetin artırılması için sinsice yapılan çalışmaları, İstanbul Sözleşmesi’ni, toplumsal cinsiyet eşitliğini gibi konuları Millî Gazete’ye anlatan Sema Maraşlı, sorunların çözüm yolları hakkında önemli açıklamalar yaptı.

Bilmeyenler için öncelikle, ‘İstanbul Sözleşmesi nedir?’ sorusuyla başlayalım. İstanbul Sözleşmesi’ni okurlarımız için nasıl özetlersiniz?

İstanbul Sözleşmesi; 2011’de imzalanan uluslararası bir sözleşme. Aslında İstanbul’la hiçbir ilgisi olmayan bir sözleşme. İstanbul’da hazırlanmadı, İstanbul’da imzalanmadı. Sadece Türkiye, ilk imzalayan ülke. Meclis’te kabul edildi, imzası da Avrupa’da atıldı. Hiçbir bağlantısı olmadığı halde İstanbul’la anılıyor maalesef ki. Dünyada bu sözleşme eşcinsel haklarını koruma sözleşmesi olarak geçiyor. İstanbul ile eşcinsel haklarını koruma bir bağlantı halinde, bu işin acı bir noktası. Kadına şiddeti önleme adı altında imzalanan bir sözleşme ancak içinde ciddi manada toplumda fitne fesat çıkartacak, kadını erkeği birbirine düşürecek, eşcinsel haklarını koruma altına alan, aile bağını zayıflatan, güya çocuğu da, kadını da aileden koruyan bir sözleşme olarak önümüzde duruyor. Fakat korumak işin kılıfı, aslında dağıtan parçalayan kelimesi çok daha uygun olur.

“RUSYA, AMERİKA, İNGİLTERE HÂLÂ İMZALAMADI”

İstanbul Sözleşmesi’nin dünyadaki durumu nasıl?

İstanbul Sözleşmesi’ni biz imzaladıktan sonra imzalayan başka ülkeler de var ancak hiç çekince koymadan imzalayan ilk ülke biziz. Hırvatistan gibi pek çok Batı ülkesi aileyi dağıtır diye imzalamadı. Rusya, Amerika, İngiltere hâlâ imzalamadı. İmzalayanların çoğunluğu çekince koydu. Fakat bütün Meclis’in oyuyla ve çekince koymaksızın imzaladığımız için en büyük zararı biz görüyoruz.

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN KANUNLAŞMIŞ HALİNE 6284 DİYORUZ”

İstanbul Sözleşmesi denilince hemen 6284 numaralı kanun gündeme geliyor. 6284 numaralı kanun nedir, neden bu kadar soruna yol açıyor?

İstanbul Sözleşmesi’nden bir yıl sonra da 6284 no’lu kanun sözleşmeyi hayata geçirmek için çıkartıldı. Yani İstanbul Sözleşmesi’nin kanunlaşmış haline 6284 diyoruz. 6284’ten sonra ciddi manada şiddet arttı. Çünkü çok kışkırtıcı bir sözleşme. Bir kere cinsiyetçi bir sözleşme, şiddeti sadece erkeğin kadına olan şiddeti üzerinden tanımlıyor. ‘Bütün erkekler şiddet yanlısıdır ve kadınlar şiddete uğrayan mağdur taraftır’ diyerek hazırlanmış. Başta aileye, sonrasında da ciddi manada ülkeye zararları var ve şiddeti hiç olmadığı kadar artırdı. Bu yüzden karşı çıkıyoruz. Peki, 6284’ün şiddeti artırma sebebi nedir? Şiddet dediğimizde bizim ve toplumun aklına fiziksel bir şiddet, canına bir kast, bir darp geliyor. Oysa bu sözleşme ve kanunla beraber şiddetin tanımı genişledi; psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet gibi yeni şeyler ortaya çıktı.

“PSİKOLOJİK ŞİDDET VE FİZİKSEL ŞİDDET AYNI CEZAYA TABİ”

Sözleşmenin bahsettiği bu ‘şiddet’ kavramını biraz daha açabilir misiniz?

Psikolojik şiddet ya da pasif şiddet olarak adlandıracağımız şeyleri tek bir başlığın altında topladılar. Kamu spotları, televizyon programları, sosyal medya ile herkese duyurdular. Burada şiddeti artıran sebep özellikle psikolojik şiddetin fiziksel şiddetle aynı cezaya tabi olması.  Mesela erkeğin bir kadının canına kastetmesi ile bağırması aynı şey. İkisinde de uzaklaştırma veriyor. Canına kastetmek ciddi bir şey, karı koca evde tartışabilir bağırabilir, pek çok ailede maalesef ki bunlar oluyor. Şiddet verilerine göre yüzde seksen kadın şiddet görüyor, biz de bu verileri okuduğumuzda sanıyoruz ki yüzde seksen kadın evde dayak yiyor ya da canına bir kast var. Böyle bir şey yok.

“FEMİNİST DERNEKLERİN KIŞKIRTMASI İLE KADINLAR GAZA GELİYOR”

Peki, bizim kadınımız İstanbul Sözleşmesi’nin tehlikesini neden fark etmiyor? Bu sözleşme kimlerin ekmeğine yağ sürüyor?

Biraz da feminist derneklerin kışkırtması ile kadınlar biraz gaza geliyor. ‘Kocam bana bağırdı, kocam paramı az verdi, kocam benimle olmak istedi’ gibi evliliğin içindeki normal şeyler bile şiddet sayılıyor ve şikâyete tabi oluyor. Şiddetin tanımlamasının genişletilmesi, kışkırtılarak şikâyete yönlendirilmesi şiddet verilerini artırdı. Öteki tarafta erkeklerin sesini bile yükseltmesinde, çocuklarına ya da eşine bir şeyde kızmasında eve polis gelmesi, o babanın çocuklarının gözü önünde evden atılması ve erkeğin gidecek yeri de yoksa öfkesini tekrar kadına yönlendirip, fiziksel şiddet yokken kadının canına kastetmesi de kanunun sebepleri arasında. Aslında kanun şunu yapıyor; pasif şiddet, psikolojik şiddet, fiziksel şiddet dersek, pasif şiddeti fiziksel şiddete çevirmek için kışkırtıyor. Adamda kaybedecek bir şeyim kalmadı; ‘sokakta kalmışım, çocuğumu göremiyorum, hanımımı arayamıyorum, evin barkın nafakasını da bana ödetiyorlar, hanımın telefon parasına kadar ben ödüyorum ama ben sokaktayım’ diyor ve fiziksel şiddete yöneliyor.

“İNSAN PSİKOLOJİSİNE AYKIRI”

Müslüman bir kadın ve anne olarak evden uzaklaştırılan erkeklerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Arabada donarak ölen oldu, ailelerinin yanına gitmek zorunda kalan, işyerinde yatan oldu. Bir aile babasını kanunla içinde fiziksel ve bir cana kast yokken evden atmak esas şiddettir. Kanundan sonra 2 milyona yakın erkek evden atılmış. Uzaklaştırma kibar hali ama resmen adamları evden atıyorlar. O yüzden de güya kadını korumak adı altında erkeklere şiddet uygulanıyor ve bu yüzden de cinayetler artıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan insandan korkulur. Sen her şeyini alıyorsun ve diyorsun ki sen git sokakta düşün taşın ve bundan sonra kadına daha nazik davran. Bu, insan psikolojisine aykırı. Bir sürü psikolog, psikiyatrisi, toplumda tanınan sevilen insanlar var ama hepsi susmuşlar. Kimse çıkıp demiyor ki ‘Bu kanun resmen git, sen onu öldür diyor. Siz ne yapıyorsunuz?’ Halktan, insaflı olan medya gruplarından da ses var artık ama baktığınız zaman toplumun yazar kesimi, saygınlığı olan, iletişim alanında kendini geliştirmiş insanlar…

“FITRATIMIZA AYKIRI”

İstanbul Sözleşmesi’nin en büyük tehditlerinden birisi de ‘toplumsal cinsiyet’ kavramıdır. Sözleşmenin ortaya attığı ‘toplumsal cinsiyet’ kavramı neyi ifade ediyor?

Toplumsal cinsiyet eşitliği, İstanbul Sözleşmesi’nin içinde kabul ettiğimiz bir kavram. Evet şiddet var, cezası da bunlar, bunlar. Çözüm olarak da toplumsal cinsiyet eşitliğini sunuyorlar. Bizim kadın ve erkek olarak doğmamızın bize davranış ve psikolojik olarak hiçbir katkısı yokmuş. Bilimsel hiçbir temeli olmayan, bilim adamlarının da artık itiraz ettikleri bir teori bu; biz kadın ve erkek olarak doğuyoruz ama bize kadın /erkek olmayı toplum öğretiyor, toplum öğretmese kadın erkek gibi, erkek de kadın gibi olacakmış. Güya kadın ve erkek olmayı toplumun bize dayattığını iddia ediyorlar. Yaratılışı reddediyorlar, fıtratı reddediyorlar. Toplumsal cinsiyet dedikleri bu! Buna bir de eşitlik ekliyorlar. Cinsiyet eşitliği dedikleri ise üçüncü bir cinsiyet oluşturmak, kadın ve erkekliği yok etmek, eşcinselliğin önünü açmak. Tamamen dinimize, örfümüze, kültürümüze, fıtratımıza ters bir durum.

 “KÜÇÜK YAŞTAN İTİBAREN TOPLUMA DAYATILIYOR”

Bir de ‘cinsel yönelim’ diye bir kavram var. Bunu da biraz açıklayabilir misiniz?

Cinsiyet, kişinin sonradan edindiği bir şey değil, yaratılış kodlamamızda var olan bir şey. Onlar ısrarla ‘Cinsiyetimizi toplum dayatıyor, biz bu topluma savaş açıyoruz ve biz bunu eşitleyeceğiz’ diyorlar. Dinimizin lanet ettiği, ‘kadına benzeyen erkeğe lanet olsun, erkeğe benzeyen kadına lanet olsun’ dediği bir fiili kabul ediyorlar ve bunu topluma küçük yaştan itibaren dayatıyorlar. Masal kitaplarıyla başladı, okul ders kitaplarının arasına yerleştiriyorlar, Diyanet’in çocuk kitaplarında da var, televizyon programlarıyla her açıdan bir saldırı var. Cinsel yönelim kavramıyla farklı cinsel kimliklerin hem önleri açılıyor hem de korunmaya alınıyor. Yürüyüşleri, gösterileri korunmaya alınmış oluyor, yasaklamaya ya da onlarla ilgili karşı çalışma yapmayı da engellemiş oluyor. Ve yönelim dediği şeyin ucu çok açık. Bütün cinsel yönelimleri kapsıyor. Pedofili de cinsel yönelimdir. Hadi bu sözleşmeyi kabul ettiler, en azından dinimize aykırı olan yerlerde çekince koyabilirlerdi.

“ÇOK BÜYÜK BİR FACİA”

İstanbul Sözleşmesi’nden sonra anayasamıza ve kanunlarımıza giren ‘Kadının beyanı esastır’ ilkesi ne gibi sorunlara yol açıyor?

En önemli noktalardan birisi de İstanbul Sözleşmesi’nin getirmiş olduğu ‘kadın beyanının esas alınması’ meselesi. Bu çok büyük bir facia. Bu iftiraların önünü açtı. Bir cinsiyetin sözünü diğerinden üstün tutmak masumiyet karinesine aykırıdır, anayasaya aykırıdır, insan hakları ihlalidir. Erkeğin savunması asla kabul edilmiyor, hele de cinselse konu. Delilleri bile olsa, kamera kayıtları olsa, masum olduğuna dair delilleri olsa bile kabul edilmiyor. Mesela kız diyor ki, tecavüze uğradım ama bakire raporları var, yine de adama tecavüz cezası veriliyor. Çünkü taciz, tecavüz hepsi tek başlık altında cinsel istismar olarak kabul ediliyor. Bir kadına laf atmak da, dokunmak da, tecavüz etmek de hepsi aynı kategorinin içerisinde ve hepsine yakın cezalar veriliyor. Bu neyi getiriyor? Doğal olarak cinsel istismar rakamları çok yüksek çıkıyor.

“KARI KOCA ARASINDA UZLAŞMA TAMAMEN SUÇ SAYILIYOR”

“CİNSEL İSTİSMAR BÜYÜK BİR İFTİRA KAYNAĞI HALİNE GELDİ”

kadının beyanı esastır, ilkesi hukuki olarak çok önemli, peki toplumda yol açtığı sorunlardan da bahsedebilir misiniz?

Okullarda sevgili ilişkilerinde kızlar sevgililerinden ayrılıp çocuğu şikâyet ediyorlar. Bir sürü delikanlı şu anda cezaevlerinde. Oysa beraber mesajları var, beraber çıkmışlar vesaire. Kafası bozulan kadın -ki bu küresel bir proje- geçmişte birlikte olduğu adamı beni taciz etti, tecavüz etti, istismarda bulundu diye şikâyet ediyor. Adamları çok önemli görevlerden attırdılar, yerlerine hep kadınlar geldi. Türkiye’de de aynısı yapılıyor. ‘Sen bununla isteyerek beraber olmuşsun, beraber fotoğrafın var, mesajların var. Bu ne tacizi denilmiyor.’  Kadın, kocam istemeden benimle beraber oldu dediğinde birine 8 yıl, birine 18 yıl ceza verdiler. Kadın beyanı meselesi, özellikle cinsel istismar konusunda çok büyük bir iftiraya dönüştü.

“TÜRKİYE’DEN YETERİNCE İSTİSMAR SAYISI GELMİYOR”

‘Kadının beyanı esastır’ ilkesinin sonucu olan mağduriyetlerden de bahsedebilir misiniz?

 Çok fazla mağdur var. Kadın derneklerinin açıkladığına göre cinsel istismarda birinci sırada bizim imamlarımız var. Kadınlar tamamen tuzak kurarak çocuklarını camilere gönderiyorlar. Çocuğun başımı okşadı, kucağına aldı, bana sarıldı demesiyle –dedirtiyorlar- imamlara 15-20 yıl ceza veriliyor. İçinde başka hiçbir şey yok. İmamlarımız şu anda cinsel istismardan birinci sırada yatıyorlar. Aslında işin bir hedefinin de din olduğunu görüyoruz. Dışarıdan bakıldığında Türkiye istismarlar ülkesi olarak gözüküyor şu anda. İstanbul Sözleşmesi takip ekibi GREVIO diyor ki; “Türkiye’den yeterince istismar sayısı gelmiyor”. Daha çok bekliyorlar herhâlde.

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ŞİDDETİ ARTIRDI”

İstanbul Sözleşmesi şiddeti önlemek için ortaya atıldı ama şu anki veriler bize şiddetin arttığını gösteriyor. Bu konuyu yorumlar mısınız?

Sözleşme öncesi kadına şiddet yok denecek kadar azken, 80 milyonluk ülkede senede 110-120 civarıydı. Buna da kadına şiddet denemez. Kadına şiddet denilebilmesi için kadının cinsiyetinden dolayı öldürülmesi gerekiliyor ama baktığınız zaman kimi boşanma aşamasında, kimi nafaka problemleri, kimi aralarında bir husumetten dolayı öldürülüyor. Kimse kadın avına çıkıp ‘ay bunlar kadın, gidelim bunları öldürelim’ demiyor. Ama böyle bir algı oluşturuluyor ve bizi bu algıya inandırıyorlar. Sözleşmeyle beraber senede 500’e çıktı. 2 milyon erkeğin evden atıldığını düşünürseniz çok şükür bu rakam az. Bu da insanların inanç ve imanlarını gösteriyor. ‘Allah’a havale ettim, öteki dünyada çeksin cezasını’ diyerek Allah korkusundan, cana kastetme korkusundan insanlar kendilerini tutuyorlar.

 “PEK ÇOK KADIN DA PİŞMAN”

İstanbul Sözleşmesi aslında bir yerde kadınlarımız için de tehlikeli. Bu  doğrultuda sözleşmeyi ele alacak olursak, kadınlar nasıl sorunlar yaşıyor?

Pek çok kadın şunu diyor; ‘Ben böyle bir şey olacağını tahmin etmedim. Biraz gözü korksun, bana daha iyi davransın diye söylemiştim. Komşularım kışkırttı, akşam kavga ediyordunuz, yine şikâyet etsene dediler.’ Adamın eve yaklaşamayacağını, arayamayacağını bilmeyen kadınlar var. Kadının biri şikâyet etmiş yine, adam arayamıyor çünkü telefon açıp çocuklar nasıl dese 3 gün hapis cezası var. Kadın bu sefer söyleniyor, ‘Tamam hata ettim, şikâyet etmemeliydim ama bu kadar da kinci olunmaz ki bir aydır bizi neden aramıyor?’ Bilmiyor ki, adam onu arasa başına ne gelecek. Ama adam biliyor, polis onu bilgilendiriyor. Bu da çok büyük bir zulüm, sen kanunu duyuruyorsun, şikâyet etsin diye kışkırtıyorsun ama neticelerini halka duyurmuyorsun.

“POLİS YA DA YAKINI BARIŞTIRAMIYOR”

Barıştırmak yasak, karı koca arasında uzlaşma tamamen suç, kim yaparsa yapsın polis ya da bir yakını barıştıramıyor. Eskiden polisler bakıyorlardı içinde fiziksel bir şey yok, tartışmışlar, ‘gidin barışın’ diyorlardı. Uzlaşma her konuda varken nedense karı koca uzlaştırması kanunen suç. Bütün sistem aileyi dağıtmak üzere planlanmış, çok haince hazırlanmış, çok ince düşünmüşler. Aslında insan psikolojisini çok iyi bilerek yapmışlar, bu olursa şu netice çıkar diyerek, bütün kötülük neticelerini planlayarak ortaya bu sözleşmeyi çıkarmışlar.

“NİHAİ HEDEF ÇOCUKLAR GİBİ DURUYOR”

Sözleşmenin asıl hedefini merak ediyoruz. Sizce İstanbul Sözleşmesi aslında kimleri tehdit ediyor?

Nihai hedef çocuklar gibi duruyor. Çocukların şikâyetiyle anne babalarından alınıyorlar. Gittikçe bu yayılacak. Anne babalar çocuklarının her türlü ihtiyacını karşılayacaklar ama çocuklar hürler, istedikleri gibi anne babalarına terbiyesizlik yapabilirler, istedikleri gibi gayri meşru bir hayat yaşayabilirler ve anne babanın “Ne yapıyorsun?” demesi bile suç olacak. Sonuç olarak anne babadan çocuklar alınacak ve alınmaya başlandı da. Burada da ne olacak, anne babasından kopartılmış çocuk psikolojik sağlığı bozulacak. Aslında şiddet bir döngü olarak sağlanıyor. Sen çocuğu kopart aileden, kadınları kışkırt, erkeği sokağa at ne olacak? Güya korumak amaçlı, iş dönüyor dönüyor şiddete geliyor. İstedikleri nihai hedef şiddetin artması. Kadını şiddetten koruma altında “topluma şiddeti yayma kanunu” diye tanımlamak daha doğru olur diye düşünüyorum.

“GELEN PARALARDAN VAZGEÇMEMEK”

Böyle kötü sonuçlara neden olan bu sözleşmeden neden vazgeçilmiyor?

Büyük ihtimalle Avrupa Birliği’ne girebilmek için destekleniyor, Avrupa’nın dayatması. Bu sözleşme çok büyük fonlarla destekleniyor. Kadın dernekleri, kurumlar olsun milyon dolarlar akıyor sırf bu sözleşmeyi desteklesinler diye. Kadın derneklerinden biri “Hayal edemeyeceğimiz paralar gördük, dağ taş gezip biz de kadınlara anlattık.” demişti. Geri planda çok büyük bir para var. Bu paradan vazgeçilmek istenmiyor çünkü her kuruma her projeye için çok büyük paralar geliyor. Yani bu sözleşmeden vazgeçemememizin iki sebebi var; biri Avrupa Birliği’ne girebilmek, ikincisi de gelen paralardan vazgeçmemek.

“ŞİDDETİN SEBEPLERİNİ AZALTMADAN ŞİDDETİ ÇÖZEMEYİZ”

‘Şiddeti bitirmek için sonuçlara değil sebeplere odaklanmamız gerek’ diye bir ifadeniz var. Bu güzel sözünüzü biraz açabilir misiniz?

Şiddeti kadın, erkek, çocuk gibi ayırmak hatalı ve cinsiyetçi bir bakış açısı. Şiddet, insanın olduğu her yerde var olabilen bir şey. İnsanın kendini koruma, saldırganlık dürtüleri vardır. Şiddeti genel olarak alarak öncelikle toplumdaki şiddet üzerinden çalışmalar yapıp oradan aile ve bireylere doğru inmek lazım. Bu şekilde bakıldığında şiddeti azaltabiliriz. Şiddet bir sonuçtur, şiddetin sebeplerini azaltmadan, yok etmeden şiddeti yok etmek mümkün değildir. Mesela şiddetin sebebi nedir? Alkol mü? Uyuşturucu mu? Cinayetlerin % 80’inde alkol çıkıyor. Ancak kimse alkol cinayeti demiyor. Koca cinayeti deniyor, direkt aileye, cinsiyetçiliğe bağlanıyor. Bu yasaktır aslında, anayasada cinsiyetçilik yapmak yasak.

“ŞİDDET MEDYADA NE KADAR KONUŞULUYORSA O KADAR ARTIYOR”

Son yıllarda medyada şiddet sıkça gündeme getirilir oldu. Şimdi medyada daha fazla şiddet haberleriyle ve şiddet olaylarıyla karşı karşıya kalmamızın altında ne var?

Şiddet medyada ne kadar konuşuluyorsa o kadar artıyor. Yurtdışında Avrupa’da pek çok ülkede aile ile ilgili şiddet haberleri yasak, aileye zarar görmesin diye. Haberlere sınırlama getirilmeli ve haber dilinin kontrol edilmesi lazım. Zaten şiddeti önlemenin yolu şiddet dili olamaz. Sevgi, saygıyı artırmak, duygu-düşünce eğitimleri, iletişim etkinliklerini artırmak yani sebepleri ortadan kaldırmak gerekiyor. Fiziksel bir şiddet, cana kast varsa tamam, ona bir şey demiyoruz. Ama mesela bir karı koca tartışmışlar, adam sesini yükseltmiş, yok parasını az vermiş gibi meselelerde devlet ceza vermemeli. Ne yapmalı? “Sizi bir aile danışmanına, psikoloğa gönderiyorum, siz anlaşmayı bilmiyorsunuz, gideceksiniz bir süre eğitim alacaksınız” diyerek onları eğitime yönlendirirse gerçekten hayatlarına bambaşka bir pencere açılabilir. İnsanların çoğu iyi niyetli ama nasıl davranacağını bilmiyor.

“YA İYİLİKLE ANLAŞIN YA İYİLİKLE BOŞANIN”

 Gerçekten şiddet gören mağdur kadınlar da var tabii. İstanbul sözleşmesinin gerçek mağdurlara faydası oldu mu?

Polisler ‘O kadar çok şikâyet geliyor ki biz gerçekten şiddete uğrayana yetişemiyoruz’ diyorlar. Bu kadar kadının kışkırtılıp, ortada fiziksel bir şey yokken saçma sapan şeylerle polise gitmesi yüzünden devlet gerçek şiddet mağdurlarına yetişemiyor. Yetişebilmesi de mümkün değil zaten. Aslında böyle bir kanunla devlet kadınları korumuyor, sayının çokluğundan dolayı koruması gereken kadınları da koruyamıyor. Ama bir iyilik hareketi olarak ahlakı, maneviyatı, iletişimi mecbur tutsun. Kadında alsın ama bu eğitimleri. Kadın şikâyet ediyorsa demek ki anlaşamıyorlar. Bir insan bir şeyi tek başına yaşamaz ki. İki ay bir eğitimden geçsinler hâlâ anlaşamıyorsa kolay yoldan boşansınlar. Ayet-i kerimede Allah-u Teâlâ ‘Ya iyilikle anlaşın ya iyilikle boşanın’ diyor. Bakıyorsunuz cinayetlerin çoğu boşanma aşamasında. Bizde çok güzel muhteşem çözümler var, şefkatten, merhametten geçen çözümler.

“ALLAH, AYET-İ KERİMEDE ‘ERKEK EVİN REİSİDİR’ DİYOR”

Ailelerdeki anlaşmazlıkların önüne geçmenin yolunun İslam’da var olduğunu biliyoruz. Bu konuda siz neler söylersiniz?

Rabbimiz “Sizi kadın ve erkeği birbirinden farklı yarattım ve birbirinizden farklı üstünlükler verdim, birbirinize özenmeyin” buyuruyor. Bizim bu farklılıkları öğrenmemiz lazım. Erkek fıtratı çok farklı, siz ona anne gibi, komutan gibi davranırsanız ters teper. Nisa Sûresi 34. ayet-i kerime de ‘Erkek evin reisidir’ diyor Allah-u Teala. Sadece bu iki ayet-i kerimeyi hayatlarına geçirse Müslüman aileler müthiş güzellikler yaşayacaklar. Bu nokta baktığımızda, farklılığı bilmek, erkeğin neden saygıya ihtiyacı, kadının neden sevgiye ihtiyacı olduğunu görmeleri ve birbirlerine fıtrata uygun davranmaları hayatlarında çok güzel değişimleri beraberinde getiriyor. Rabbimiz bizi yaratırken hayatımıza güzellik katacak her şeyi zaten göndermiş. Ayet-i kerime de erkeklerin kavvam, kadınların da saliha kadın olması tavsiye ediliyor. Bizim de erkek çocuklarımızı kavvam, kız çocuklarımızı da saliha olarak yetiştirmemiz gerekiyor ve bu yolda adımlar atılması lazım. Sürekli aileyi kurtaralım deniyor ama aileyi neyle kurtaracağımızı söylemiyorlar. Aileyi ancak Kur’an’la, sünnetle, hadisle, âlimlerin yol göstericiliğiyle kurtarabilirsin.

SELİME SÜMEYYE ABATAYMİLLİ GAZETE

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım | Osgaka.com