Ana Sayfa Köşe Yazısı 27.11.2017 Array Görüntüleme

Stockholm sendromuna tutulan tutulana

Evet, ülkemizde acayip bir hâl almaya başladı bu durum. Psikolojide ‘Stockholm Sendromu’ denen hastalık. İlk önce nedir bu sendrom ona bir bakalım, sonra da, bu hastalığa yakalananlar kimlermiş ona…

STOCKHOLM SENDROMU

Bir insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları kabullenmesi, benimsemesi hatta savunması, sıkıntıya sokan koşulları oluşturan nedenleri görmemesi, ezilmesine rağmen ezenin yanında yer alması olarak da tanımlanabilen Stockholm Sendromu; rehinelerin, kendilerini esir alanların duygularını anlama durumuna gelmeleri ve daha sonrasında suçlulara yardımcı olmaya çalışmaları ve sonunda özdeşim kurmaları halidir. Ülkemizde ise bin yıllık tarihini, kültürünü, inancını, kısacası Müslüman Türk’ü, Müslüman Türk yapan ne kadar değer varsa ona savaş açan ve bir milletin hafızasına kastedene tutulmak. Kimi kastettiğimiz anlaşılmıştır herhalde, 5816 olmazsa daha da açık ederdik ama kanun var işte.

STOCKHOLM SENDROMUNA ADINI VEREN OLAY

Stockholm Sendromu, ilk kez 1973 yılında yaşanan bir olaydan ismini almaktadır. İsveç’in başkenti Stockholm’ da yaşanan olayda, banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın duygusal olarak suçluya bağlanır. Hastalık ilk defa Psikiyatr Bejerot tarafından tanımlanmıştır.

Olay 23 Ağustos 1973 günü Stockholm’de soyguncular bir bankayı soymak için basarlar, bankada 4 banka görevlisini 6 gün boyunca 131 saat rehin tutarlar. Soyguncular, rehinelere iyi davranır aralarında iyi ilişkiler oluşur. Polisin bankaya operasyon düzenleyeceğini fark eden rehineler, soyguncuları uyarırlar. Rehineler olay sonrasında yakalanan rehineler aleyhine ifade vermekten kaçındıkları gibi, soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Günün gazeteleri bu olay üzerine ‘ soyguncular bankadan para çalamadılar, ama bazı insanların kalbini çaldılar’ diye manşet atar. Rehinelerden Stockholm Sendromu’na yakalanan bir görevli serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk ederek, bankada ilgi duyduğu banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler ve onunla evlenir.

Evet Stockholm sendromu ve bu sendroma ismini veren olay bu. Gelelim bizim mevzuya…

AKP’nin en son açılımı olan ‘Kemalizm açılımı’ ile bu hastalıktan fazlaca muzdarip olduğunu da görmüş olduk. Bu arada her seneye bir ‘açılım’ sığdırdılar(!) maşallah. Kürt açılımı, Atatürk açılımı, korkarım seneye de ‘FETÖ açılımı’ yaparlar. Biz yazalım da yaparlarsa hiç şaşırmayın.

AK Parti’nin ‘Atatürk açılımı’ bir nebze anlaşılabilir bir durum, çünkü 2019’da Başkanlık seçimi var ve Müslümanların oyunu yeterli görmeyince Kemalistlere göz diktiler. Valla eğer Kemalistlerin oy potansiyeli olsaydı CHP şimdiye on defa iktidar olurdu, bunu da belirtmeden geçmeyelim.

Peki Türk-İslam davasına inanan ve bu davaya gönül veren insanların bu ‘Atatürk sevgisi’ nereden geliyor?

Bu celladına aşık olma durumu?

10 Kasım’da ‘Muhsin Yazıcıoğlu’ adına açılmış bir çok sosyal medya hesabından bol bol ’10 Kasım ve Atatürk’ paylaşımı yapıldı. Hele bir ifade var ki evlere şenlik; ‘Çam da bizim, kozalak da’ diyerek Fatih Sultan Mehmet han hazretleri ile Atatürk yan konmuş. Oğlum bir defa o çam değil ‘Ulu Çınar’ ağacı ve o ulu çınarın gölgesinde bile yer bulamayacak birisini ‘Ulu Çınar’a nisbet eden birisi en hafifiyle ‘dününü bilmeyen’ çocuktur.

Bakın Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisinde ‘Dedektif X’ mahlasıyla ne diyor:

“Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.”
“Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O’na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:
«…….. 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı
Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.”

“Birinci Cumhur Reisince her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur’andır; yoksa o. sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir:
«……..’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.»
Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.
Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:
«O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.»
Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.
Aynı hile isnadının devamı:
«…….. uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.»
Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.”

Yazının devamını ilgilisi okur da istifade eder inşallah.

Peki Seyyid Ahmed Arvasi ne diyor:

(Seyyid Ahmet Arvasi Hocanın Mustafa Kemal ile ilgili 10 Kasım 1988’de kaleme aldığı bir yazısı)

GERÇEKTEN YAS BİTTİ Mİ?

Tam 50 yıldır, bugüne kadar, ’10 Kasımlar’ resmen ‘yas günü’ ilan edilmişti. Yani, tam 50 yıldan beri, 10 Kasımlarda, bayraklar yarıya iner, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat saati olan sabah 9’u 5 geçe, herkes saygı duruşuna geçer, vatan sathında bulunan bütün taşıma vasıtaları düdüklerini, kornalarını çalar, sirenler acı acı çığlık atar, gazeteler ‘siyah başlıklar’ ile çıkar, bütün eğlence yerleri kapanır, radyo ve televizyonlar programlarını ağırlaştırır, öğretmenler ve memurlar koyu renkli elbiseler giyer, ilk ve orta öğretim öğrencileri, siyah önlükleri üzerindeki beyaz yakalıklarını çantalarına koyar, acıklı şiirler okur ve dinlerlerdi. Resmi açıklamalara bakılırsa, bu yıl, galiba, böyle yapılmayacak ’10 Kasımlar’, yas günü ve yas haftası başlangıcı olmaktan kurtarılarak ‘Atatürk’ü ve yaptıklarını anlama ve tanıma gün ve haftası’ olarak değerlendirilecek. Bu gerçekçi kararı alkışlamamak mümkün değil… ‘Atatürk’ü ve yaptıklarını’ hissi ve subjektif bir biçimde ele alarak ‘samimi’ veya ‘gayrı samimi’ ah vahlar ile anmak yerine, ilim ve objektif araştırmaların ağır bastığı bir akademik platforma getirmek elbette en doğru yoldur ve temenni ederim ki, bu iş başarılır… Bazı kişi ve çevrelerin bu müsbet gelişmeye bile ‘kuşku’ ile bakacaklarını biliyorum. Bu gibilere göre, ‘Bütün bu oyunlar Atatürk’ü unutturmak için düşünülmüş kurnazlıklar olabilir’ Nitekim, bu endişeyi taşıyanlar var… Oysa bilmektedir ki, M.K. Atatürk’ü ve yaptıklarını, asla unutmak ve unutturmak mümkün değildir. O, tarihimizde ve hatta İslam tarihinde emsali görülmemiş bir icraatın sahibidir. Hilafeti kaldıran odur, Türk milletine şapka giydiren odur, İslam hukuku yerine Batı hukukunu getiren odur. Anayasadan ‘Devletin resmi dini İslam’dır’ maddesini kaldırıp ‘laikliği’ koyduran odur, İslamiyet ile birlikte kullanmaya başladığımız harfleri kaldırıp yerine ‘Batı kaynaklı yeni alfabeyi’ koyan odur, giyimden kuşama, hafta tatilinden takvime kadar bütün hayatımızı değiştiren odur. Ve daha nice icraatlar… Bütün bunları yapan Cumhuriyet’in büyük önderi K. Atatürk unutulabilir mi, yahut unutturulabilir mi? Bu mümkün mü? Sizi temin ederim ki, Türk milleti var oldukça, M. K. Atatürk, gündemden gitmeyecektir ve daima hatırlanacaktır. Hiç şüphe etmiyorum ki, ‘istikbalin tarihçisi’ için de Atatürk, enteresan konuların başında gelecektir. Kesin olarak bilmek gerekir ki, tarih, herkese hakettiği yeri verir. Ne fazla, ne eksik… Akademik çalışmalar, kısa zamanda olmasa bile gelecekte mutlaka hedefine ulaşacaktır. Çünkü, ilmi ve akademik çalışmaların başarısı için, elverişli bir ortamın da bulunması gerekir. Hiç şüphe etmiyorum ki zaman, bu ortamın doğmasına belli bir vetire içinde yardımcı olacaktır.

Seyyid Ahmet Arvasi, Emperyalizmin Oyunları, Burak Yayınevi-1999, Sy:169″

Şimdi kendisine; Türk-İslam ülkücüsü diyen, İlay-ı Kelimetullah yolunda Nizam-ı Âlemci diyen, fikirde önderi Seyyid Ahmed Arvasi ve Üstad Necip Fazıl olan kim MK’i sevebilir ki?

Şehit Lider Muhsin Yazıcıoğlu’nun siyaset gereği yapmak zorunda olduğu bazı şeyler vardı. Bunu senin yapma zorunluluğun yok ki!

Bu durumda olanlara tavsiyemiz acilen psikiyatriye gitmeleri ve; ‘Doktor Bey ben Stockholm Sendromu’na tutuldum, aman bir çare‘ diye yalvarması….

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Scroll Up
Tema Tasarım | Osgaka.com