Site icon Haber Nida

“BİR ADAM YARATMAK” FİLMİ VESİLESİYLE NECİP FAZIL VE BÜYÜK SANATKÂRLIK

Ercan Çifci – Araştırmacı-Yazar  Necip Fazıl Kısakürek’in tiyatro eserinden sinemaya uyarlanan ve başrolünde Engin Altan Düzyatan’ın yer aldığı “Bir Adam Yaratmak” filmi, 1 Mayıs 2026 tarihinde Türkiye genelinde vizyona girdi. Yönetmen ve senaristliğini Murat Çeri’nin yaptığı, Altan Erkekli, Deniz Barut, Serpil Tamur, Hakan Meriçliler, Murat Serezli, Caner Topçu ve Gülper Özdemir gibi oyuncuların rol aldığı filmde başrol karakterini Engin Altan Düzyatan canlandırdı. Yapımcısı Filimetre Medya Yapım olan film 157 dakika (2 saat 37 dakika) sürmektedir. Film vizyona girmeden önce uluslararası festivalleri gezmiş ve Chennai Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi İkinci Uluslararası Film” ödülünü kazanmıştır. Engin Altan Düzyatan, sergilediği Hüsrev performansıyla 13. Boğaziçi Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görülmüştür. Filmin Ankara galası Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde, İstanbul galası ise Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) yoğun katılımla gerçekleştirilmiştir. Film, dönemin en önemli oyun yazarlarından biri olan Hüsrev’in, “Ölüm Korkusu” adını verdiği son piyesini tamamlamasının ardından geçirdiği büyük ruh çilesini odağına alır. Murat Çeri’nin sinemaya uyarladığı yapım, dönemin dahi oyun yazarı Hüsrev’in felsefi ve zihni yıkımını merkezine yerleştirir. Yazarın kaleme aldığı “Ölüm Korkusu” adlı son piyesi, sadece bir tiyatro metni değil; onun kendi kaderiyle hesaplaştığı karanlık bir aynaya dönüşür. Hüsrev, yazdığı trajedinin girdabına kapıldıkça, somut gerçeklik ile zihnindeki kurgu arasındaki ince çizgiyi tamamen yitirir. Sanatın yaşamı taklit ettiği noktadan, yaşamın sanata kurban gittiği bir aşamaya geçen bu süreç; kader, irade, ölüm ve varoluş sancılarıyla örülü derin bir psikolojik çözülüşü beraberinde getirir. Yönetmen Murat Çeri, bu ağır ve metafizik ürpertilerle örülü metni senaryolaştırırken Necip Fazıl’ın orijinal eserindeki ulvi çile ile işlenmiş dokuya ve derin anlatım diline sadık kalmayı başarmıştır. Projenin fikir aşamasından beyaz perdeye taşınmasına kadar geçen süreçte ise en kritik viraj Kısakürek ailesinin desteği olmuştur. Özellikle Mehmet Kısakürek’in, Üstad’ın bu en mahrem ve güçlü mirasını yönetmene emanet ederek arkasında durması, filmin sanat açısında özgürlüğünü ve edebi meşruiyetini sağlayan en hayati eşik olarak öne çıkmaktadır. Diğer taraftan “Bir Adam Yaratmak” filminin hem festival gösterimlerinde hem de vizyon galalarında aldığı ilk tepkiler, projenin riskli ama büyük ölçüde başarılı bir edebi uyarlama olduğu yönündedir. Eleştirmenler, Türk edebiyatının ve tiyatrosunun en ağır, felsefi metinlerinden birinin sinemaya taşınmasının büyük bir risk olduğunu belirtmiştir. Ancak yönetmen Murat Çeri’nin, 157 dakikalık süreyi dar mekânlarda bile seyircinin dikkatini dağıtmadan, temposunu düşürmeden yönetmesi övgü almıştır. İzleyiciler, filmin psikolojik dram ve trajedi türüne uygun olarak tasarlanan kasvetli, sorgulayıcı ve şiirsel atmosferini oldukça etkileyici bulmuştur. Filmin en büyük finansal destekçisi Eminevim olmuştur. Sinema salonlarındaki dağıtım ve gösterim operasyonlarını TME Films üstlenmiştir. Ayrıca film, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nden resmî sinema desteği almıştır. Yönetmen Çeri, Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un projeye devlet düzeyindeki yegâne destekçi olduğunu belirtmiştir.

Necip Fazıl ve Büyük Sanatkârlık

Yakın dönem İslam tefekkür tarihi ve edebiyatının en orijinal remz şahsiyetlerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, sanatı sadece bir estetik form veya dil işçiliği olarak görmez. Onun dünyasında sanat, insan varoluşunun, ruhsal çalkantıların ve en önemlisi “Mutlak Hakikat”e ulaşma çabasının en üst düzey dışavurumudur. Üstad’ın gerek poetikasında gerekse düz yazılarında sıklıkla vurguladığı “büyük sanatkârlık” kavramı, geleneksel veya batılı sanat kalıplarının ötesinde, tamamen metafizik ve ideolojik bir misyonla temellendirilir. O’nun sanat anlayışının merkezinde “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” sığlığına düşmeyen köklü bir yaklaşım yer alır. Üstad’a göre sanat, Allah’ı ve O’nun kâinattaki tecellilerini arama, bulma ve sezdirme faaliyetidir. Bir nihai hedef (gaye) değil, insanı mutlak olana ulaştıran en güçlü vasıtadır. Sanatkâr ise, yeryüzündeki güzellikleri taklit eden bir zanaatçı değil; eşya ve hadiselerin arkasındaki ilahi sırrı kurcalayan bir kâşiftir. Nihai noktada Mutlak Hakikat’ten (İslam’dan) bağını koparmış bir estetik, Necip Fazıl için sadece göz boyayan yalancı bir parıltıdan ibarettir. Büyük sanatkârlık, konforlu odalarda veya fildişi kulelerde üretilen yapay duygularla inşa edilemez. Üstad’a göre bu varoluş süreci, sancılı bir doğum ve ömür boyu sürecek bir ruhi bir hamle ve nöbettir. Sanatkâr, sıradan insanların duyamadığı frekansları duyan, varoluşsal sancıları en derinden hisseder. Büyük eser, sanatçının ruhunu adeta bir potada eriterek ödediği bedellerin ve çektiği “fikir ıstırabının” somutlaşmış halidir. Üstad, sanatta sadece fikrin (tezin) kuru bir ideolojik propaganda aygıtına dönüşmesine de karşıdır. O’na göre büyük sanatkârlık, yüksek bir fikri, kusursuz bir estetik form içinde sunabilme becerisidir. Hatta o, sanatı “tezin büyü haline gelmesi” olarak tanımlar. Fikir, sanatın sanatsal cazibesi içinde erimeli ve okuyucuya doğrudan dikte edilmeden hissettirilmelidir. Üstad’ın şiirlerindeki mükemmel hece ölçüsü, tiyatrolarındaki dramatik kurgu gücü ve derin diyaloglar, onun teknik ustalığa verdiği önemi gösterir. Mana ne kadar yüce ise, kabuk (form) da o kadar kusursuz olmalıdır. Misal, “Kaldırımlar” şairinin dünyasında insan, sürekli madde ile mana, dünya ile ahiret, ten ile ruh arasında sıkışmış bir varlıktır. Büyük sanatkâr, bu sıkışmışlığı ve insanın metafizik ürpertilerini sahneye koyan kişidir. Korku, ölüm, yalnızlık, cinnet, vicdan azabı ve zamanın akışı gibi temalar, onun eserlerinde entelektüel birer süs değil, insanın hakikat karşısındaki çıplaklığıdır. Özetle, Üstad’ın kastettiği büyük sanatkârlık, estetik yeteneği dini-hikemi ve tasavvufi bir şuurla ve entelektüel bir çileyle taçlandırma işidir. Büyük sanatkâr; hikemi derinliği olan, mutlak olanın peşinden giden, topluma ruh köklerini hatırlatan ve sanatsal formda tavizsiz bir mükemmelliği arayan “aksiyon ve fikir” insanıdır. Onun gözünde sanat, fani dünyadan ebediyete açılan en pürüzsüz ve en sihirli kapıdır.

“Bir Adam Yaratmak” Oyunu

Üstad’ın “büyük sanatkârlık” olarak formüle ettiği fikir ve estetik bütünlük, en somut ve zirve örneklerini “Çile” şiirinde ve “Bir Adam Yaratmak” tiyatro oyununda bulur. Her iki eser de sanatçının varoluş ve ruh sancılarını, metafizik ürpertilerini ve Mutlak Hakikat’i arayış hikâyesini merkezine alır. İlk olarak 1939 yılında “Senfonya” adıyla yayımlanan, daha sonra şairin tüm şiir mirasına adını veren “Çile”, Necip Fazıl’ın poetikasının (şiir anlayışının) ve “büyük sanatkâr” tanımının manzum haritasıdır. 1937 yılında yazılan ve Türk tiyatrosunun en güçlü şaheserlerinden biri kabul edilen “Bir Adam Yaratmak” ise, “büyük sanatkârlık” kavramını doğrudan bir tiyatro yazarının (Hüsrev) iç dünyası üzerinden sorgular. Oyunun başkarakteri yazar Hüsrev, yazdığı “Ölüm Korkusu” adlı oyunla büyük bir başarı yakalar. Ancak Hüsrev, yazdığı eserdeki kurgunun (kaderin) gerçek hayatıyla birebir örtüşmeye başladığını fark eder. Bu durum onda, “Ben mi bu kaderi yazdım, yoksa kaderim mi beni yazıyor?” sorusunun doğmasına sebep olur. Oyun, insanın cüzi iradesi ile külli irade (Kader) arasındaki o devasa ve ezici çatışmayı işler. Necip Fazıl bu oyunda, büyük sanatkârın kader karşısındaki acziyetini anlatır. Hüsrev’in çıldırışı, aslında modern insanın içine düştüğü inançsızlık ve ego krizinin, sanatkârın hassas ruhundaki yıkıcı yansımasıdır. “Çile” büyük sanatkârlığın içe dönük, kalbi ve lirik feryadı iken, “Bir Adam Yaratmak” bu feryadın tiyatro sahnesinde ete kemiğe bürünmüş dramatik ve edebi zirvesidir. Necip Fazıl, her iki eserde de sanatçının ancak kendi acziyetini ve Mutlak Yaratıcı’yı kabul ettiği an “büyük sanatkâr” olabileceğini savunur. Üstad’ın “Çile” şiiri ve “Bir Adam Yaratmak” oyunu, kurgusal metinler olmanın ötesinde kendi ruhi ıstıraplarından, yaşadığı maddi ve manevi dönüşümden izler taşır. “Çile” şiiri, Necip Fazıl’ın 1934 yılında Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışmasından sonra yaşadığı büyük fikri kırılmanın sanat üstü eser olarak belgesidir. Üstad, 1934 öncesinde Paris ve İstanbul’da bohem, kumar tutkusu barındıran ve varoluşa mahsus boşlukla dolu bir hayat yaşar. “Çile” şiirindeki “Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın / Benliğim bir kazan ve aklım kepçe” dizeleri, Arvasi Hazretleri ile tanışmadan hemen önceki o derin ruhi bunalımı ve arayışı özetler. Şiirdeki gaipten gelen sesler ve karanlıktan aydınlığa geçiş dalgalanmaları, talibin sufi bir rehber eşliğinde nefsini terbiye etme sürecidir. Necip Fazıl, kendi hayatındaki radikal inanç dönüşümünü “Çile” ile sembolleştirmiş; eski şair kimliğini öldürüp, “büyük sanatkâr” kimliğini bu şiirle doğurmuştur. “Bir Adam Yaratmak” oyunundaki başkarakter Hüsrev ile de ortak pek çok otobiyografik iz vardır: Tıpkı Hüsrev gibi Necip Fazıl da genç yaşta yazdığı “Kaldırımlar” gibi şiirlerle erken gelen bir şöhret yakalamış, dönemin entelektüel çevrelerinde el üstünde tutulmuştur. Ancak bu şöhret, iki isimde de kalbi ve vicdani bir huzuru getirmemiş; aksine kibir, deha ve delilik sınırında gezinen bir cinnet halini tetiklemiştir. Oyunda Hüsrev’in babası kendini konaktaki incir ağacına asarak intihar etmiştir. Gerçek hayatta ise Necip Fazıl’ın babası Abdülbaki Fazıl Bey, şair henüz çocukken (1912 yılında) vefat etmiştir. Şair, babasının erken ölümünün ruhunda yarattığı derin travmayı ve yetimlik duygusunu, Hüsrev’in babasının trajik ölümü üzerinden oyuna yansıtmıştır. Oyunda Hüsrev’in annesi (Ulviye), oğlunun çıldırışına tanıklık eden çilekeş bir kadındır. Necip Fazıl da hayatı boyunca annesi Mediha Hanım’a çok düşkün olmuş, onun uzun süren hastalıkları ve kendi fırtınalı hayatı karşısında annesinin çektiği acıları derinden hissetmiştir. Sonuç olarak; Necip Fazıl için yazmak fantezi üretmek değil, topluluk hakikati çerçevesinde kendi ruhunu masaya yatırıp ameliyat etmek demektir. Toplumun rasyonalizme zorlandığı bir devirde, o “cinneti” ve “gaybı” anlatmıştır. Üstad Hüsrev üzerinden, yeni kurulan rejimin vadettiği “modern hayat” ile kişinin “ruh kökü” arasındaki çatışmayı fikir bombardımanına tutar. O, dönemin “pozitif ve rasyonel insan” tipine karşı, “çile çeken ve metafizik buhranlar yaşayan sanatçı” tipini koymuştur. Tarihsel olarak bu, tek parti döneminin resmi ideolojisiyle şairin ferdi-mistik dünyasının ilk büyük çarpışmasıdır. <span;>Necip Fazıl, “Bir Adam Yaratmak” oyunundaki karakterleri sadece birer şahsiyet olarak değil, birer fikir, tutum veya çatışma unsuru olarak kurgulamıştır. Her karakter, ana kahraman Hüsrev’in etrafında dönen farklı bir dünya görüşünü temsil eder. Hüsrev (Ana Karakter), zeki, mağrur, aşırı hassas ve sorgulayıcı bir yazardır. Kendi yazdığı oyunun (kaderin) içinde hapsolduğunu düşünen, akıl ile cinnet arasındaki ince çizgide yürüyen bir entelektüeldir. Hüsrev, Allah’ın yaratma sıfatına (sanatkârane bir cüretle) yaklaşmaya çalışan insanın yaşadığı trajediyi temsil eder. Kendi kaderini kontrol etme tutkusu ve bu yoldaki acziyetiyle modern insanın varoluş sancısının sembolüdür. Ulviye (Hüsrev’in Annesi) ise sabırlı, fedakâr ve oğluna derin bir sevgiyle bağlı olan çilekeş bir anne figürüdür. Hüsrev’in içine düştüğü fırtınayı durdurmaya çalışır ancak çaresizdir. Ulviye, insanın her türlü fırtınada döneceği limanı, karşılıksız sevgiyi ve aileyi temsil eder. Aynı zamanda oğlunun dehası ve deliliği karşısında sağduyunun sesidir.

Saflık ve Masumiyet; Selma

Selma eserde modernizmin, paranın ve gücün getirdiği yabancılaşmaya karşı yükselen yerli, saf ve sarsılmaz ahlakın temsilcisi Selma’dır. Hüsrev’in yakın akrabası ve ona sessiz bir sadakatle bağlı olan Selma, hikâyedeki dişil dengenin en asil tarafını oluşturur Selma, batılılaşma ikonografisiyle donatılmış sarı peruklu Zeynep’in tam anlamıyla zıddıdır. Gösterişten uzak, lüks, şehvet ve tensel arzular yerine; ruhsal berraklığı, sadeliği ve geleneksel aile değerlerini sahiplenmiştir. Hüsrev’in “Bir adam yaratma” kibriyle girdiği “fikir çilesi” çıkmazı uzaktan bir bilge gibi izler. Hüsrev’in zihni dehasına duyduğu hayranlık, bencil bir sahiplenme arzusu değil; onu düştüğü varoluşsal girdaptan kurtarmaya çalışan fedaice bir şefkattir. O, rasyonel akılla ve kurguyla deliren Hüsrev’e kalbi ve manevi teslimiyeti fısıldayan yegâne vicdan sesidir. Yine Hüsrev’e karşı derin bir sevgi duymaktadır. Erken ölümü Üstad’ın gerçek hayatta kardeşine olan özleminin esere yansıması olarak görülebilir. Zeynep ne kadar batılılaşma özentisi, sarı peruklu, şehvet düşkünü ve yapay ise; Selma o kadar duru, peruksuz, kendi öz değerlerine bağlı ve sadedir. Selma’nın Hüsrev’e duyduğu bağ, Zeynep’in takıntılı ve bencil ihtirasından çok farklıdır. Hüsrev ruhsal bir uçuruma doğru sürüklenirken Selma, onun dehasına ve çektiği acılara büyük bir şefkatle yaklaşır. Hüsrev’i iyileştirebilecek, onu hayatın ve inancın güvenli limanına çekebilecek yegâne dişil enerjidir.Hüsrev akıl ile kaderi çözmeye çalışıp çıldırırken, Selma ona teslimiyeti ve yaradana sığınmayı hatırlatır. İnsan aklının bir sınırı olduğunu ve bu sınır aşılınca cinnetin başlayacağını sezer. Hüsrev’e duyduğu sevgi, onu her şartta koruma ve kollama içgüdüsüyle doludur.

Medyanın Sömürücü Çarkı ve Şeref

Gazeteci Şeref, realist, dış dünyaya dönük, popüler kültürün ve başarının peşinde olan bir karakterdir. Hüsrev’in yaşadığı ruhsal derinliği “hastalık” veya “ilginç bir haber malzemesi” olarak görür. “Maddiyatçılığı” ve “Sığ Realizmi” öne çıkar. Şeref, sanatı ve hayatı sadece görünen yüzüyle, başarısıyla ve parasıyla değerlendiren modern toplum tipini temsil eder. Hiçbir mahremiyet tanımaz ve metafizik derinlikten yoksundur. O, modern dünyayı esir alan kapitalist medyanın, ilkesizliğin ve ahlaki yozlaşmanın en çıplak sembolüdür. Hüsrev’in yakın arkadaşı gibi görünmesine rağmen, tamamen maddeci ve menfaatçi bir zihniyete sahiptir. Şeref için hayattaki en yüce değer “haber değeri” ve gazete satışlarıdır. Hüsrev ile yaptığı bir tartışmada, edebiyattan anlamadığını, tek amacının gazetesini satmak olduğunu açıkça itiraf eder. Sırf sansasyon yaratıp para kazanmak uğruna en yakın dostunun (Hüsrev) acılarını, ailesini ve ruhsal krizlerini gazetede malzeme yapmaktan zerre çekinmez. Karısı Zeynep’in Hüsrev’e olan takıntılı ilgisini fark etmeyecek kadar kendi hırslarına körleşmiştir. Hüsrev’in, onun bu ilkesizliğini yüzüne vurmak amacıyla paravanın arkasındaki Zeynep’i gösterip “Karınız metresimdir! Bunu da yazın!” fırlatışına maruz kalır. Şeref, ahlaki olarak yüzleşmek yerine, intikam almak için Hüsrev’i akıl hastanesine kapatma planlarına dahil olur.

Dr. Nevzat ve Pozitivizm Hezeyanları

Üstad’ın eser boyunca en sert entelektüel darbeleri vurduğu ve adeta metin içerisinde cüceleştirerek aşağıladığı karakter çocukluk arkadaşı Doktor Nevzat’tır. Nevzat; ruhu reddeden, metafizik ürpertileri küçümseyen ve bilimi mutlak bir inanç sistemi haline getiren katı pozitivist/materyalist dalganın temsilcisidir. Dr. Nevzat, insanın yaşadığı büyük varoluşsal sancıları, ölüm korkusunu ve dâhice sezgileri anlamlandırma yetisinden yoksundur. Onun laboratuvar odaklı sığ mantığına göre, Hüsrev’in mistik hezeyanları ve derin felsefi sorgulamaları yalnızca tedavi edilmesi gereken klinik birer “hastalık” ve sinirsel bozukluktur. İnsan ruhunu et, kemik ve biyolojik reaksiyonlara indirger. Nevzat’ın sığ materyalizmi sadece zihninde değil, ahlakında da kendini gösterir. Hüsrev’in en yakın arkadaşı gibi görünmesine rağmen, onun geçirdiği cinneti kendi akıl hastanesinin reklamı ve prestiji için bir araç olarak görmekten çekinmez. İnsani acıyı dahi metalaştırır. Film boyunca Hüsrev’in hayata, ölüme ve sonsuzluğa dair devasa, şiirsel ve sarsıcı çığlıkları karşısında Doktor Nevzat tamamen çaresiz kalır. Hüsrev’in hikemi derinliği karşısında Nevzat; paravanaların arkasına saklanan, her şeyi “hastaneye yatırma” formülüyle çözeceğini sanan, vizyonsuz bir laboratuvar teknisyeni seviyesine indirgenerek entelektüel olarak cezalandırılır.

Sanatçının Aynası; Aktör Mansur

Eserde yükselen bu ideoloji ve felsefi kutuplaşmada Mansur, ne Nevzat’ın kuru maddeciliğine ne de Zeynep’in yüzeysel dünyasına ait bir figürdür. Hüsrev’in yazdığı “Ölüm Korkusu” piyesindeki başrol oyuncusu (aktör) olan Mansur, kurgu ile gerçeklik arasındaki kaosta çok kritik bir denge unsuru olarak rol oynar. Çevresindeki herkes Hüsrev’in dehasını sömürmeye ya da onu delilikle itham etmeye çalışırken, Mansur onun ruhsal uçurumundaki yegane sığınağıdır. Nevzat gibi rasyonalistlerin aksine, yazarın geçirdiği ruhi heyecanları bir hastalık değil, varoluş sancısı, fikir çiles, olarak görür ve bu sanatsal çileye derin bir saygı besler. Ete Kemiğe Bürünen Kader: Nihayetinde Mansur, Hüsrev’in zihninde tasarladığı ve “ölüm korkusu” şeklinde yazıya döktüğü piyesteki trajik karakteri sahnede canlandıran kişidir. Bu yönüyle yazarın kendi kurgusuna esir olma sürecine en yakından tanıklık eden canlı bir köprüdür. Hüsrev’e sürekli gerçek dünyayı ve sahne sınırlarını hatırlatarak onun zihinsel çıpası görevini üstlenir. Gerçek bir dosttur. Sufi deyişle asıl gölge ilişkisine gönderme yapar. Ancak Mansur, pasif bir dost değildir. Hüsrev’in “Bir adam yaratma” iddiasındaki insani kibri ve kaderle yarışma tehlikesini ilk sezen figürdür. Arkadaşının bu çilekeş girdapta boğulmasını engellemek için ona aklın, mantığın ve mutlak teslimiyetin sınırlarını hatırlatan derin dostluk ve sufi sığınak hedefli bir uyarıcı vazifesi görür.

Araf’ta bir Muhabir; Turgut

Oyunun en başında Hüsrev ile röportaj yapan kişi muhabir Turgut’tur. Onun Hüsrev’e yönelttiği sorular ve Hüsrev’in verdiği cevaplar, yazarın zihnindeki “Ölüm Korkusu” piyesinin ve dolayısıyla tüm trajedinin doğuşunu tetikler. İlk başlarda sanatın ticari yönüyle ilgilenen, eserin “satış” gücüne odaklanan bir figür olarak görünen ve sanatı bir pazar malı olarak gören zihniyeti temsil eder. İlk konuşmalarında sanatkârın çektiği çileye kâr getiren bir değer olarak bakmanın ne zararı olur ki, fikrine sahiptir. Ancak eserin ilerleyen bölümlerinde gazete patronu Şeref (medya gücü) ve Dr. Nevzat (maddeci tıp) kendi kişisel hırsları ve iş ortaklıkları için Hüsrev’i akıl hastanesine kapatma planları yaparken; mesleki ahlakını koruyan Turgut bu komploları deşifre eder. Turgut, patronu Şeref ve Dr. Nevzat’ın Hüsrev’e kurduğu “tımarhane” tuzağını öğrenir öğrenmez derhal Hüsrev’in yanına koşar. Bu kirli planı Hüsrev’e ihbar ederek onu uyarır. Bu yönüyle medyanın sömürücü çarkına (Şeref) hizmet etmek yerine, hakikatin ve dostluğun yanında durur.Bir yönüyle o kapitalist ve maddeci çarkların arasında boğulmamış temiz kalabilen medyanın ve hakikatin sesi olarak görünür.

Sarı Peruk, Zeynep ve Batılılaşma

Zeynep karakteri, hikâyenin ideolojik zeminini toplumsal bir boyuta taşıyan en kritik figürlerden biridir. Hüsrev’in varoluşsal sancılarına karşılık Zeynep; kimlik erozyonunu, yüzeyselliği ve köksüz bir Batılılaşma sevdasını simgeler. Hüsrev’e hayranlık duyan, ona yakın olmaya çalışan genç bir kadındır. Ancak Hüsrev’in dünyasındaki o karanlık ve derin boşluğu tam olarak kavrayamaz. Zeynep’in taktığı sarı peruk, kendi doğal kimliğinden ve toplumsal köklerinden kaçışını temsil eder. Bu peruk, Batı dünyasına ait olma çabasının ne denli yapay, iğreti ve dış görünüşe bağımlı olduğunu gösteren görsel bir kalkandır. Kendi özünü gizleyerek ödünç alınmış bir kimlikle var olmaya çalışır. Hüsrev zihinsel ve ruhî bir çile yaşarken, Zeynep tamamen maddi dünyaya, şehvete, gösterişe, lükse ve şekle bağlı hazlara odaklanmıştır. Bu yönüyle Batı tarzı tüketim toplumunun ve bencil bireyciliğin somut bir yansımasıdır. Zeynep’in gazete patronu Şeref ile evli olmasına rağmen Hüsrev’e olan takıntılı ilgisi, sadece bireysel bir aşk değildir. Bu durum, Batılılaşma akımının Türk aydınının (Hüsrev) derinliğine duyduğu hayranlığı ama onu asla tam olarak anlayamayışını sembolize eder. Hüsrev ruhun derinliklerinde kaybolurken, Zeynep onu sığ bir modernizm akıntısına çekmeye çalışır. Yönetmen Murat Çeri de sinema uyarlamasında bu sembolleri koruyarak, Zeynep karakteri üzerinden toplumun kültürel yabancılaşmasını ve ruhunu kaybeden modern insan tipolojisini sert bir şekilde eleştirir. Ayna Metaforu ve İslam Tasavvufunun Kanatları Oyunda Hüsrev bir merkezdedir ve diğer karakterler ona farklı aynalar tutar: Anne Ulviye vicdanın ve şefkatin aynası iken Doktor Nevzat aklın ve bilimin aynası, Gazeteci Şeref dış dünyanın ve şöhretin aynasıdır. Hüsrev ise tüm bu aynaları kırarak “Mutlak Hakikat”e tek başına yürümeye çalışır. Üstad’ın hem şiirinde hem de tiyatrosunda ayna, sadece bir eşya değil; insanın kendisiyle, hakikatle ve “ötesiyle” hesaplaştığı en güçlü metafizik dekordur. Oyunda ayna, dekorun en kritik parçasıdır. Hüsrev’in odasındaki aynalar, onun kaçamayacağı bir “vicdan muhasebesi” alanıdır. Ayna, insanın dış yüzünü (kabuğunu) gösterirken, sanatçı o görüntünün arkasındaki “asıl ben”i arar. Bu arayış, aynadaki aksini tanıyamama ve ondan ürkme halini doğurur. Hüsrev aynaya baktığında sadece kendini değil, babasının kaderini ve kendi sonunu görür. Ayna burada bir “zaman kırılması” yaratır. Geçmişi ve geleceği aynı anda gösteren tekinsiz bir boşluktur. Hüsrev’in aynayla olan kavgası, aslında kendi zihniyle olan kavgasıdır. Burada ayna, aklın kendini kontrol ettiği son noktadır. Ayna figürü, Hüsrev’in ruhundaki bölünmüşlüğü simgeler. Bir yanda toplumun gördüğü “ünlü yazar”, diğer yanda kendi içinde boğulan “çilekeş ruh”. Üstad için ayna, başlangıçta sanatçının kendi dehasına âşık olduğu bir narsisizm aracıdır. Ancak “büyük sanatkâr” olma yolunda ayna, bu sahte görüntüyü yıkan bir düşmana dönüşür. Aynayı kırmak veya ondan kaçmak, gerçeklerden kaçmaktır. Hüsrev aynaya her baktığında, yazdığı oyunun karakteriyle kendi hayatının iç içe geçişini izler. Ayna, kurgu ile gerçeğin birbirine karıştığı bir “geçiş kapısı”dır. Filmde uzun tiratların hemen arka fonunda “büyük kapı” göserilmesi oldukça anlamlıdır. Nihayetinde Üstad’ın eserlerin birinin ilk adı “Büyük Kapı”dır. Tasavvufi düşüncede dünya bir aynadır ve insan bu aynada Allah’ın sıfatlarını görür. Necip Fazıl bu tasavvufi kökü modern bir bunalımla birleştirir. Aynadaki aksine yabancılaşan insan, kendi varlığından şüphe duymaya başlar. Necip Fazıl eserlerinde aynayı sık sık “soğuk, sert ve hissiz” bir varlık olarak betimler. Bu, hakikatin çıplak ve merhametsiz yüzüdür. Üstad’ın dünyasında büyük sanatkâr, aynaya bakıp kendi yüzünü görmekten kurtulan, aynanın içindeki o sonsuz boşluğa (hakikate) dalabilen kişidir.

Dört Duvar Arasında Metafizik Hapishane

Necip Fazıl’ın hem şiirinde hem de tiyatrosunda mekân, sadece bir fon değil; karakterin ruhunu ezen, onu itirafa ve cinnete zorlayan aktif bir işkence aletidir. Bir Adam Yaratmak oyunundaki o meşhur oda ve aynalarla çevrili atmosfer, bu “mekân sıkışması”nın zirvesidir. Hüsrev’in odası, dış dünyadan kopuk, sadece kendi düşünceleriyle baş başa kaldığı bir hücredir. Necip Fazıl, modern insanın trajedisini geniş meydanlarda değil, dar odalarda kurgular. Duvarlar Hüsrev’in üzerine gelir çünkü o duvarlar aslında kendi zihninin sınırlarıdır. Kaçacak yer yoktur; çünkü insan nereye giderse gitsin, “kendini” de beraberinde götürür. Eşyalar (saat, koltuk, aynalar) Hüsrev’e dik dik bakan canlı varlıklar gibidir. Sanatkâr, maddenin sessiz baskısı altında ruhunu özgürleştirmeye çalışırken mekân onu boğar. Odadaki aynaların yarattığı asıl dehşet, görüntünün birbirine yansımasıyla oluşan “sonsuzluk koridoru”dur. Hüsrev nereye baksa kendisini görür. Bu, insanın kendi benliğine hapsolmasıdır. Aynalar mekânı görsel olarak genişletiyor gibi görünse de aslında karakteri kendi görüntüsüyle kuşatarak klostrofobiyi katlar. Mekân bir labirente dönüşür. Hüsrev bu labirentten çıkmak için ya aynaları kırmalı (cinnet) ya da o aynaların ötesine geçmelidir (teslimiyet/ölüm). Necip Fazıl, karakterini dışarıdaki boşluktan kaçırıp içeriye, odasına sokar; ancak oda dışarıdan daha tehlikelidir çünkü burada “vicdan” ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Oyunun sonunda Hüsrev’in pencereyle (dış dünyayla) olan ilişkisi, bu sıkışmışlığın patlama noktasıdır. Dışarısı artık bir “kurtuluş” değil, boşluğa açılan bir kapıdır. Hüsrev’in yaşadığı klostrofobi, ancak bedenin bu dar mekândan (dünyadan) tamamen çekilmesiyle son bulabilecek bir sancıdır. Üstad burada Hüsrev’i o odaya hapsederek ona “Kendi ruhunun en derinindeki karanlıkla yüzleşmeden büyük sanatkâr olamazsın,” der. Nihayetinde mekân ne kadar daralırsa, ruh o kadar genişlemeye zorlanır.

Sonuç Olarak

Bir Adam Yaratmak, popüler kültürün sığ sularında dönen ve tüketim odaklı gişe sinemasının yüzeysel çarklarına doğrudan meydan okuyan, insan ruhunun karanlık dehlizlerine inen arşivlik bir fikir manifestosudur. Mekân sınırlarının getirdiği klostrofobik daralma ve derin hikemiyat örgülü metnin omuzlara yüklediği o devasa ağırlık, sinematik tempoda zaman zaman ritim kayıplarına yol açsa da; film bunu bir kusurdan ziyade bilinçli bir anlatım tercihine dönüştürmeyi başarır. Yönetmen Murat Çeri’nin metnin kalbî ve ruhî özüne sadık kalan vizyoner rejisi ve Engin Altan Düzyatan’ın Hüsrev’in delilikle deha arasındaki ruh çilesini ete kemiğe bürüdüğü yüksek oyunculuk gücü, yapımı sıradan bir edebi uyarlamanın çok ötesine taşır. Son tahlilde bu yapıt, ticari sinemanın unuttuğu, Türk sinemasında uzun süredir derin bir sızı olarak hissedilen o “felsefi-metafizik derinlik” boşluğunu tek başına doldurmaya cüret eden, perdede adeta bir vicdan ve varoluş hesabı sorma iddiası taşıyan, cesur ve sarsıcı bir başkaldırıdır. Bir Adam Yaratmak, insanı laboratuvarda incelenen bir nesne gibi gören modernist tıp anlayışına (Dr. Nevzat), insanı bir tüketim malzemesi yapan basına (Şeref) ve köksüzleşen topluma (Zeynep) karşı, insan ruhunun mukaddesliğini ve rasyonel akılla çözülemeyecek gizemini savunan manifeston niteliğinde bir eserdir. Üstad, Hüsrev’in trajik sonu üzerinden insan aklının sınırlarını çizerken; Aktör Mansur ile sanatın ahlakını, Muhabir Turgut ile meslek vicdanını, Selma ile de inancın iyileştirici gücünü sisteme karşı birer kalkan olarak konumlandırır. Lütfen yayınlamak için yazarından izin alınız.
Exit mobile version