Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan’da, Uygurlar ve diğer Müslüman Türk halklarına — kadınlara yönelik sistematik insan hakları ihlalleriyle karşı karşıya. Bu ihlallerin hedefinde toplumsal ve kültürel kimlikleriyle doğrudan bağlantılı kadınlar bulunuyor.
Birçok tanıklık ve araştırma raporuna göre, bölgedeki kadınlara yönelik ihlaller üç ana başlıkta yoğunlaşıyor: toplu gözaltılar ve eğitim kampları, zorla doğurganlık kontrolü ve doğum baskısı, ayrıca cinsel şiddet ve ayrımcı uygulamalar. Örneğin bir bağımsız panelde tanıklık yapan eski kamp tutsağı, kadınların “eğitim” adı verilen kamplarda zorla sterilize edildiğini, iç rahim içi araçların (RİA) kitle halinde takıldığını ve bazılarının zorla gebelikten alındığını ifade etmişti.
Bu uygulamaların arkasında, Çin hükümeti tarafından “terörle mücadele” ve “aşırılıkçılığı önleme” kapsamında getirilen rejim olduğu ileri sürülüyor. Ancak izleme kuruluşları bu gerekçenin, kültürel asimilasyonu ve azınlıkların demografik yapısını zayıflatmayı amaçlayan bir stratejinin parçası olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin Kanada Parlamentosu’nun hazırladığı rapor, “kadın ve kız çocuklarının sistematik olarak gözaltına alınması, zorla sterilize edilmesi, ailelerinden alınması ve çalıştırılması” gibi uygulamaların yoğun biçimde var olduğunu belirtmiş ve bu süreci “soykırım” düzeyinde değerlendirmiştir.
Kadınlara yönelik uygulamaların tüm bölgeyi kapsayan bir gözetim ve kontrol mekanizmasının parçası olduğu görülüyor. Gözaltına alınan kadınların çoğu, resmi adıyla “yeniden eğitim merkezi” olarak adlandırılan kamplara gönderiliyor. Bu kamplarda tutulanlar arasında kadınların telefon görüşmeleri kesiliyor, topluca barındırılıyor ve çoğu zaman zorla iş gücüne dahil ediliyor. Ayrıca bölgedeki köylerde ve kasabalarda kadınların doğum oranlarının hızla düştüğü, bölgedeki nüfus yapısının değiştirildiği yönünde veriler mevcut.
Bu durumun uluslararası hukuka göre ciddi bir ihlal olduğu yönünde artan görüş birliği var. Örneğin, bölgede yaşayan kadınlar ve insan hakları savunucuları, bu politikaların “Uygur kadınlarını ve diğer Türk‐Müslüman kadınları hedef alan, kimliklerine yönelik soykırım niteliğinde” bir tasfiye amaçlı uygulama olduğunu vurguluyor.
Çin hükümeti ise bu iddiaları şiddetle reddediyor. Yetkililer durumu “uyuşmazlığı önleme ve istikrarı koruma” çabası olarak tanımlıyor, kampların “mesleki eğitim merkezi” olduğunu, uygulamaların gönüllü ve yasalara uygun olduğunu ifade ediyor. Ancak bağımsız erişim engellenmiş durumda; bölge dışındaki hak grupları ve merkezi hükümet dışı kurumlar, fiili gözlem için serbest erişime izin verilmediğini bildiriyor.
Kadınlara yönelik bu ihlallerin toplumsal yansımaları da derin. Bir yandan kamp ve gözetim rejimi nedeniyle kadınlar hem psikolojik travma yaşıyor hem de ailelerin parçalanmasına yol açılıyor. Öte yandan, doğurganlık kontrolü politikaları nedeniyle Uygur nüfus artışında ciddi düşüşler yaşandığı belirtiliyor; böylece kadınların sadece birer kimlik taşıyıcısı değil, hedef alınan demografik değişim stratejisinin parçası hâline geldiği ifade ediliyor.
Uluslararası toplumun tepkisi ise çeşitlilik gösteriyor. Bazı ülkeler ve parlamento kurumları Çin’in politikalarını “soykırım” diye tanımlarken, diğerleri ekonomik ve diplomatik kaygılar nedeniyle bu tanımı tereddütle kullanıyor. Örneğin, bazı BM uzmanları Çin’e karşı “suçların varlığını” kabul ederken, doğrudan “soykırım” tanımını kullanmaktan kaçındı.
Kadınlara dönük bu sistematik saldırılar, sadece bireylerin değil, kolektif bir kültürün, dilin, dinin ve kimliğin hedef alındığını gösteriyor. Bu anlamda konunun yalnız bireysel insan hakları değil, toplumsal belleğin, kültürel kimliğin ve bir azınlık grubunun sürdürülebilir varlığının korunması açısından da büyük önemi var. İlerleyen dönemde bağımsız ve kapsamlı bir uluslararası denetim mekanizmasının devreye sokulması, erişim engellerinin kaldırılması ve kadın mağdurların sesinin duyurulması kritik adımlar olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak, Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur ve diğer Müslüman Türk kadınlar, yalnızca kişisel özgürlükleri değil; kimlikleri, aileleri ve bedensel özerklikleri açısından da ciddi bir baskı altında bulunuyor. Bu durum, sadece bir bölgesel sorun olmaktan çıkıp küresel insan hakları gündeminin merkezi bir parçası haline gelmiş durumda.
Şahitlikler ve Mağdur Hikâyeleri
- Örneğin, bir kadın tutukluluk deneyimi anlatırken “Karanlık odalarda farelerle kalıyorduk… Ayaklarımıza 5 kiloluk yük bağlanıyordu” diyebilmiş: bu, kamplarda işkence ve kötü muamele iddialarına dair güçlü bir içerik sunuyor.
- Başka bir tanıklıkta, kadınların “zorla Rahim İçi Araç (RİA)” uygulamalarına maruz kaldığı ve adet sürelerinin kontrol altına alınmak istenildiği ifade edilmiştir.
- Bu hikâyeler, sadece nüfus kontrolü ya da demografik değişim çabası olarak değil; kadınların bedensel özerkliği, aile ve kimlik bağlarının sistematik şekilde hedef alındığını da ortaya koyuyor.
Resmî Raporlar ve Belgeler
- United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights (OHCHR) 31 Ağustos 2022 tarihli raporunda “bir milyondan fazla Uygur, Kazak ve diğer Müslüman Türk azınlığın keyfi şekilde tutulduğu” belirtilmiştir.
- Human Rights Watch tarafından yayımlanan “Break Their Lineage, Break Their Roots” başlıklı rapor, Uygur topluluğu içindeki demografik ve kültürel tasfiyeara yönelik uygulamalara dikkat çekmektedir.
- Ayrıca, Parliament of Canada’nın hazırladığı rapor, Kanada parlamentosunun alt komitesince yayımlanmış ve Çin’in Doğu Türkistan’daki azınlıklara yönelik politikalarını “soykırım” düzeyinde değerlendirme yönünde tavsiyelerde bulunmuştur.
- Bu belgeler birlikte değerlendirildiğinde, görgü tanıklıkları ile resmî olarak tanımlanmış insan hakları ihlallerinin çarpıcı şekilde örtüştüğü görülüyor.

