Salih Mirzabeyoğlu’nu Unutmayalım!

Salih Mirzabeyoğlu’nu unutmamak, yalnızca bir ismi yâd etmek değil, beş asırlık tarih dilimimizle birlikte çağımızın nabzını yakalayan ve ideal ile toprağa bağlanma arasındaki berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren o devasa idraki kuşanmaktır. O, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın ruh köküne bağlı kalarak, İslâmî davanın eşya ve hadiselere nakşını “nasıl” ve “niçin”i ile sistem bütünlüğünde gösteren, dünya çapında bir fikir ve aksiyon bünyesinin müjdecisidir. Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’ın “erişilmezliği” içinde müphem kalan mânâ helezonlarını “has oda” sırrına, yani mânânın en mahrem mıntıkalarına kadar götüren ve bu mânânın bu yüzyıldaki telif ve tasarruf hakkına sahip olan tek şahsiyettir. Onu unutmak, “İslâma Muhatap Anlayış” davasını, yani nurun aynadaki aksini yenileme cehdini terk ederek ruhu kurutan bir sahtelik piyasasına teslim olmaktır.
Mirzabeyoğlu, “Zaman, mekânda yoğunlaşır” diyerek ruhun maddeye tahakküm ölçüsünü koymuş ve İslâmî bir mücadelenin ancak saf tefekkür ve sarsılmaz bir konsept üzerine bina edilebileceğini ihtar etmiştir. O, davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini ve estetiğini örgüleştirerek, İslâmî mânânın yeni şartlara uygulanabilmesinin gerekli şartı olan o ulvî “kendinden zuhur” diyalektiğini bir hayat tarzı olarak sunmuştur. Mütefekkirin şahsında tecelli eden bu mânâ, gölgenin aslına kendisinden daha yakın olması misâli, Üstad’ın kendi kendisini muhasebe etmesi gibi bir bâtın tasdikiyle perçinlenmiştir. Bu sebeple Mirzabeyoğlu’nu hatırlamak, aslında kendi öz kaynağımıza, o “Altun Silsile”nin günümüzdeki temsil ve teklif makamına yönelmektir.
Onun hayatı, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi olarak bir “delâil-i hâl” abidesidir. 16 yıl süren cezaevi hayatı ve bu süreçte maruz kaldığı, zihni ve ruhu iğdiş etmeyi amaçlayan “Telegram” işkencesine rağmen başını dik tutması, imânın ne demek olduğunu gösteren tarihî bir nottur. O, “Aslan meclise geldiği zaman, tavşan, çakal ve köpek titreşme müşterekliğinde bir olur” hakikatinin tecellisi olarak, kâfirlerin canına kastetmesine, münafıkların buğzuna ve Müslüman kardeşlerinin hasedine karşı bir izzet ve haysiyet kalesi gibi durmuştur. Onu unutmamak, insanı “eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendi halifesi olarak yaratan” Allah’ın muradına sadık kalarak, çağından mesul bir aydın olmanın ağırlığını omuzlamaktır.
Mirzabeyoğlu’nun “Başyücelik Devleti” mefkûresi, sadece bir devlet şekli değil, hasta liberalizm, bâtıl komünizm ve sakat faşizm tecrübelerinden sonra tüm insanlığın muhtaç olduğu yegâne kurtuluş nizamıdır. O, Batı’nın kör taklitçisi sahte kahramanların yıktığı hakikat binalarının yerine, İslâm’ın ezelî ve ebedî taze ruhunu yerleştiren, dünya çapında bir “Yeni Dünya Düzeni” teklifidir. Mütefekkir, “İdrakin aczini idrak etmektir ki, idraktir” ölçüsüyle aklı selime yol açarken, kuru bilgi ve kaba softalığın karanlığında boğulan nesillere “ilm-i ledün” ve “fütuh-i hikmet” kapılarını aralamıştır. Onu unutmak, istikbâlin İslâm’da olduğu gerçeğine göz kapamak ve Batı’nın “felix culpa” (mes’ut suç) dediği köksüz ıslah hareketlerinin sinsi zehrine razı olmaktır.
Sonuç olarak, Salih Mirzabeyoğlu’nu unutmamak, “Şair, her yerde demektir” hakikatince, onun her biri kamusluk çapta olan eserlerindeki ruhu, aksiyonu ve muazzam diyalektiği hayatın her şubesine nakşetmektir. O, “Kaptan Kusto Müslüman” diyerek dünya çapında bir hâdiseyi haber veren, “Tilki Günlüğü” ile ruhun en mahrem kıvrımlarında seyahat eden ve “Ölüm Odası” ile kâinatın sırlarına pencere açan bir “Ruhçu Gençlik” mayasıdır. Bizim için Mirzabeyoğlu, nakışta zaptedilmiş mânâ olan İbda’nın, mühürü basan el ise Büyük Doğu’nun ta kendisidir. Onu unutmamak, Büyük Doğu-İbda davasını “doğrulayıcılık usûlü” ile heykelleştirmek ve bu muazzam fikir binasını tamamlayarak küfür yığınlarını o binanın temelleri altında ezecek o büyük inkılâp gününü beklemektir.
