Site icon Haber Nida

Suriye Cihadı, Zaferi ve Türkiye – Ercan Çifçi 1. Bölüm

Ercan Çifçi

Propagandanın gücü artık her alanda kendini hissettirmekte ve bu yönde hâkimiyetini ilan eden gayesinin yarısını halletmiş olarak işe başlamaktadır. Değişen medya organları sayesinde kitlelerin bilgiye ve etkileşime kolay ulaşması propagandayı birincil telkin ve savaş unsuru haline getirdi. Post-Truth çağ olarak adlandırılan, aklın değil duyguların ön plana çıkarıldığı, hakikatin önemini yitirdiği, doğrular yerine ikna ediciliğe dayalı yalanlarla eşya ve hadiselerin tahlil edilerek kitlelerin zihnin inşa edildiği bir döneme girildi. Bu dönemin iddiacılarına göre doğru veya yanlış, ne söylediğin önemli değil, nasıl ve ne kadar söylediğin önemlidir. Çünkü propaganda bilginin doğruluğu üzerine kurulu değil, ne olursa olsun, muhatabını inandırmak ve ikna etmek üzerine kuruludur. Üslup, faydalanılan araçlar, kullanılan kelimeler, şahıslar, semboller, resimler ve filmler kıvamında ve sürekli verilen bir aşılama ile verildiğinde kitleler, şahıslar hedef gayeye uygun şekillendirilir ve istenen davranışların “yükleme” olduğu hissedilmeden bünyeleştirilmesi sağlanır. Genel anlamıyla propaganda, kamuoyunu etkilemek için gerçek, yarı gerçek veya yalan bilgiler yaymada simgeler aracılığıyla bireylerin, grupların inançlarını, tutumlarını veya eylemlerini etkileme yönünde sistemli gayretlerin tümüne verilen addır. Psikolojinin sosyal bilimlere uygulanmasıdır. Sayısız çeşidi, şekli ve üslubu vardır. Yazımızın ana teması propaganda olmadığı ve hadiselerin birçoğu gözümüzün önünde cereyan
ettiği içinde “teknik bir dil” yahut sosyoloji ilminin terminolojisi ile anlatmaya lüzum yoktur. Siyasetten savaşa, ürün satışından belli bir merkeze nefret uyandırmaya, bir dinin yayılmasından bir ideolojinin hayata geçirilmesine kadar insanın aktif olduğu her alanda propagandanın varlığı ve gerekliliği söz konusudur.

Her çağda, o dönemin ilim ve teknolojik imkânlarına göre, geleneksel savaşın başarıya ulaşması için psikolojik savaş unsurlarından elektronik harbe kadar birçok yöntem kullanılmıştır. Bugün ise revaçta olan HİBRİT türü savaştır. Bu savaşın temel unsurları arasında özel kuvvetler, düzensiz güçler, düzenli birlikler, ekonomik savaş unsurları, siber saldırı unsurları, diplomasi, bilgi harekâtı ile saldırılan ülkedeki kaos ortamını destekleyen ve teşvik eden yerel güçler yer almaktadır. Göçmenler üzerinden yaşanan kitle ruhu dezenformasyonu, salgınlar vesilesiyle artan acziyet duygusu, içten ve dıştan sürekli terör korkusu ile insanların kendilerini güvende hissetmemelerini sağlayış, ekonomik kriz ve iş gücü eksiği propagandası ile gelecek kaygısı oluşturma, düşman kuvvetleri sürekli abartılı olarak yüceltme ve hedef kitleyi eli kolu bağlı hareketsiz bir teslim oluşa sürükleyiş, düzenli ve sürekli söylenen yalan haberlerle hakikati görünmezleştirip kitlesel körlük yaşatma vesaire, hibrit savaşın konumuza bakan yönlerindendir. Nihayetinde başlığımıza taşıdığımız Suriye Zaferinin “Dünya Çapında” etkileri Mısır, Ürdün, Irak-Mukteda Sadr örneklerinde olduğu gibi “kelebek etkisi” misal görülmeye başlandı. Düne kadar sahte bir “Arap Baharı” rüzgârı estirerek İslam coğrafyasında yükselen özgürlük eylemlerini şu veya bu vesileyle “çalıp” yeniden batıcı zulmü devam ettiren diktatorya bugünde aynı şeyi devam ettirmek istemektedir. Ancak bugün yaşanan hal bambaşkadır. Bu bambaşkalık içinde sahada elde edilen zaferleri diplomasi, stratejik işbirlilik, yeni devletin tanınırlılığı artırma adına küresel masada kaybetme ihtimali her zaman vardır. Telifi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na ait “Silahlar sustuğunda konuşulan ne olacak?” sorusunun cevabı oldukça mühimdir. Savaşı cihad, adalet ve İslam Davası ile motive edip başarı elde edildikten sonra iktidarı batıcı bir dünya görüşüne terketmek, ABD Rusya Avrupa ve azgın azınlığı memnun edici politika gütmek, sahada kazanıp masada kaybetmektir. Bu türden bir hesapla sahada savaşı kaybeden tarafın masada savaşı kazanmak için batıcı ideolojik dil ve diyalektikle, yeni oluşan sisteme suni teneffüs sağlayıcı batı sosyolojisine uygun argüman ve kuramlarla zihinlere saldıracağı açıktır. Ancak bu saldırı geleneksel savaştaki gibi hissedilir ve görülebilir bir şekilde olmaz. Tesiri yüksek lakin aksiyon karşılığı düşük yoğunluklu ve sürekli devam eden bir faaliyete dönen bu saldırılarda çatışanların belirsizliği ve saldırının gizliliği o kadar görünmezdir ki saldırının olduğunu anlamak bile güç olmaktadır. Bunlardan en basitleri yanlış bilgilendirme (disinformation), zaferi kabullenip yardım ediyor görüntüsü altında müesseseleşen kurumları batıcı bir dünya görüşü ile inşa etme ve bunu bilimsel referanslarla yapmaktır. Doğru bilgi ve tecrübe kadar aynı doğru bilgi ve tecrübeyi bozulmadan, dezenforme etmeden hedef kitleye ve müesseselere taşımak gereklidir. Suriye zaferinin bugün en büyük ihtiyacı burasıdır ve mahyalaştırması gereken fikir şudur; “Silahlar sustuğunda konuşulan ne olacak?” Yazımız hem bu soruya cevap arıyor hem de kendi çapında ve belli bir dünya görüşü çerçevesinde cevap veriyor.

Kısa Suriye Tarihi

Suriye!.. İlk yerleşimcileri Hazret-i Nuh´un oğlu Şam´ın neslinden ve Sami dilini konuşan Samiler… İslam’ın hâkimiyetine kadar Amoritler, Fenikeliler, İbraniler, Hititler, Persler, Makedonyalı İskender, Roma ve Bizans imparatorlukları idaresinde… İslam’ın yayılması ile birlikte ilk fethedilen coğrafyalardan. Hazret-i Ebu Bekir´in halifeliği devrinde başlayan Hazret-i Ömer zamanında (635) tamamen fethedilen Şam’da ilk vali Hazret-i Muaviye´nin kardeşi Hazret-i Yezid onun ardından Hazret-i Muaviye. Bir dönem Emevi Devletinin merkezi.

Abbasiler döneminde de(662-749) benzer kültür ve medeniyet havzasını koruyan Suriye 10. yüzyılın sonunda Mısır´a hâkim Şii Fatımiler tarafından işgal edilir. Selçuklular Suriye’yi Fatimi işgalinden bir müddet korusa da 1096´da Haçlı Seferleri başlaması ile birlikte Haçlı-Şii Fatimi ittifakının eline geçer. Haçlıları Suriye’den kovmak aynı zamanda Kudüs fatihi olan Selahaddin-i Eyyubi’ye (1169-1193) nasip olur. İlerleyen dönemde Suriye, sırasıyla Selçuklu Atabekliği, Eyyubiler, Memlukler ve 1517 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçer.

20. asrın başına kadar Osmanlı vilayeti olan Suriye Birinci Dünya Savaşında müttefik ordularının yenilmesi neticesinde, Osmanlı Devletiyle imzalanan Mondros Antlaşmasıyla Fransızların işgaline uğrar. Bu tarihten itibaren Sünni Müslümanlara dönük katliamlar başlar ve idareye toplam nüfusun % 15’i etmeyen Fransızlar, Ermeniler ve Nusayriler(aleviler) hâkim olur. Bunda henüz savaş bitmeden, 1919 yılı sonuna doğru, değişik kabileleri temsil eden 73 Nusayrî /Alevi liderin General Gouraud’a bir telgraf gönderip Fransız idaresinden yana bir tavır sergilemesi etkilidir. İlerleyen dönemden Suriye’nin Fransız manda yönetimi altında dönemde Sünnî çoğunluk, Filistin, Ürdün ve Lübnan’ı da kapsayan “Bağımsız Büyük Suriye” krallığının kurulmasını istemekteydi. Söz konusu düşünceleri kendi egemenliğine ve çıkarına karşı bir tehdit olarak algılayan Fransız yönetimi, ülkedeki mezhep farklılıklarını provoke ederek kuzeyde Nusayrî /Alevi Devleti, güneyde Dürzi Devleti ve merkezde Sünni Devleti kurulmasına zemin hazırlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) yıllarında, 1941´de, Fransa, nüfuzu altında kalmak şartıyla Suriye´ye kısmi bağımsızlık verir. 1947’de Lazkiye bölgesindeki Nasturi(alevi) aşireti desteğiyle kurulan Baas Partisi, dışta Pan-Arap, içte sosyalizm propagandasıyla Suriye´de güçlenip, idareye hâkim olur.

Baas Partisi ve Azınlığın İktidarı

Arap Sosyalist Baas Partisi, kuruluş 7 Nisan 1947. Gayesi Pan-Arabist bir anlayışla tüm Arap dünyasını birleştirmek… Arapça baas “rönesans” veya “diriliş” anlamında… Kurucuları arasında Mişel Eflak(Rum Hristiyan), Selahaddin el-Bitar ve Zeki el-Arsuzi(Alevi) var. Resmi adı Hizb el-Ba’ath el-Arabi el-İştiraki. 1952’de Ekrem Havrani’nin Arap Sosyalist Partisi ile birleşerek Arap Sosyalist Baas Partisi adını aldı. Bu birleşme, Suriye siyasetinde önemli bir güç merkezi oluşturdu. 1954’te Suriye’de demokrasiye geçildiğinde, parti 142 sandalyeli parlamentoda 22 sandalye kazanarak ikinci büyük parti oldu. 8 Mart 1963’te Baas Partisi’nin Suriye Ordusu içindeki askeri kolu, Mişel Eflak’ın da onayı ile darbe yaparak yönetime el koydu. Olaylar sırasında 820 kişinin öldüğü açıklandı, 20 kişi ise sonraki günlerde idam edildi ve Suriye tarihinde fiilen Baas Partisi iktidarı dönemi başladı. Orduda subay olan Muhammed Umran, Salah Cedid, Emin el-Hafız ve Hafız Esed yönetimde ön plana çıktı.

Kitle partisi olarak yola çıkan Baas üyelerinin çoğunluğu azınlıklardan ibaretti(Aleviler, Dürzîler, Hıristiyanlar). Bunun başlıca nedeni manda sonrası sözde bağımsızlaştırılan Suriye’nin büyük çoğunluğu oluşturan Sünni Arap, Türk ve Kürtlere bırakmamak, onları her daim baskı altında tutarak varlık göstermelerine engel olmaktı. Özellikle 1963 askeri darbesinden itibaren partinin siyasi şubelerine ve Baas hâkimiyetindeki diğer tüm iktidar kurumlarına eleman alımında başta Nusayrîler/Aleviler olmak üzere azınlık mensupları (Dürzîler, İsmaililer ve Hıristiyanlar) tercih edilmişti. Hafız Esed’in 1970’te gerçekleştirdiği darbe sonrası üst düzey subayların tamamı, alt kademe subayların % 65’i Nusayrîlerden seçilmiştir. Sermaye ve ticaret sahası, bankalar ve gelir idaresi Nusayrîlerin kontrolündedir. Nusayri burjuvazisi oluşturmak için Türkmen ve Kürtlerin toprakları kamulaştırılmış, büyük sermaye oluşturucu ticari faaliyetlere izin verilmemiş, kamulaşan araziler Nusayrîlerin kullanımına sunulmuştur. Bugün toplam nüfusun %13’ne yakın olan Nusayrîler Lazkiye ve Tartus olmak üzere Şam, Basit ve Humus gibi kentlerde yaşamaktadırlar.

Suriye’de Sünni toplumun siyaset sahnesinde en güçlü aktörü İhvan-ı Müslimin diğer deyişle Müslüman Kardeşlerdir. Onlar sosyalist, lâik ve Arap milliyetçisi Baas Partisini işgalci Fransızların Suriye distribütörü olarak görüyor ve dinsiz olmakla itham ediyorlardı. Nitekim Hafız Esed ve hükümeti, 1973’te yayınlanan yeni anayasada, daha önceki anayasalarda yer alan “devletin dini İslam’dır” ibaresine yer vermemişti. Dini ve siyasi bir sorun olan bu kriz, Lübnan Yüksek Şii Konseyi Başkanı İmam Musa el-Sadr’ın fetvasıyla, Nusayrîlerin/Alevilerin, Lübnanlı Şii cemaatinin bir parçası kabul edilmesiyle aşıldı. Ancak İhvan’ın muhalefi durmadı. Bunda da en büyük amil Suriye’nin 1976 yılında Lübnan iç savaşı sırasında Filistinlilerin yanında değil de Hıristiyanların yanında savaşması oldu. Siyasi bu gerilim zaman içinde karşılıklı suikastlere dayanan çatışmaya döndü. Bu suikastların artması üzerine, Esed yönetimi Haziran 1980’de çıkarılan bir kanunla Müslüman Kardeşler örgütüne üye olan herkesin idam cezasıyla yargılanacağını ilan etti. Bu kanunun çıkmasıyla birlikte 26 Haziran 1980’de Hafız Esed’e başından sonuna kadar bir tiyatronun sergilendiği uydurma bir suikast girişiminde bulunuldu. Olayın hemen ertesinde Müslüman Kardeşler’den 550 kişi yakalanarak öldürüldü. Binlercesi -bugünlerde açıldıkça insanı dehşete düşüren- cezaevlerine/işkencehanelere atıldı.

Artan baskılara dayanamayıp ayaklanan kentlerden biri olan Hama 26 gün boyunca en ağır bombardımanlara ve kimyasal silah saldırılara sahne oldu. Bu saldırılarda 60 bin insan hayatını kaybederken kentteki cami, külliye ve kültürel değeri yüksek tarihi eserler yerle bir edildi. Hama’da üç ay boyunca ezan sesi duyulmadı. 800.000 kadar insan vatanları terk etmek başka ülkelere şehirlere göçmek zorunda kaldı. Yaşanan bu katliamlar sonrasında Müslüman Kardeşler, gücünü büyük ölçüde kaybetti ve Suriye’deki siyasi faaliyetlerine son verdi.

1963’te iktidara gelen Baas Partisi’nin 61 yıllık kanlı iktidarı boyunca yaş/cinsiyet/suç ayrımı gözetmeksizin işkence yaptığı 100’den fazla gözaltı merkezi vardı. En meşhur hapishanelerden ikisi Tadmor ve Sednaya. Baas/Esed kendisine karşı çıkan muhalifleri cezalandırmak için onlara en ağır işkenceleri ve propaganda içerikli katliamları bu hapishanelerde yaptı. Rejim Nusayri(alevi) işkencecileri hapishaneye aldığı sünni tutukluları kırbaçlıyor, uykularından mahrum bırakıyor ve elektrik veriyorlardı. Kadınlar ve erkekleri rutin olarak çırılçıplak soyuyor, birbirlerine tecavüze zorlanıyor, gözleri bağlanıp her çeşit işkence yaptıktan sonra onlarca asker tarafından tecavüze uğruyordu. İnsan aklını aşan işkence yöntemleri uygulayan rejim askerleri mahkûmları bir presin içine konuyor, preslenerek bir kâğıt haline getiriyor ve kalıntıları daha sonra bir torbaya koyup çöpe atıyordu. Bir başka işkencede ise kurbanlar katlanabilir bir tahta levhanın üzerine yerleştirilip, gardiyanlar tahtanın iki tarafını kaldırarak kurbanın dizlerini ve göğsünü bir araya getirirlerdi. 2024 Zaferi ile birlikte bütün bu işkencelere uğrayan ve hala o hapishanelerde bulunan on binlerce insan büyük acılar ve travmalarla serbest kalıp yaşadıklarını acılar içinde anlattı, gösterdi.

Baba Oğul Esed Dönemi

Hafız Esed, doğumu 6 Ekim 1930, Lazkiye’ye bağlı bir Nusayri (Alevi) köyü olan Kardaha… İlk soyadları dedeleri Süleyman’dan kalma “vahşi”. “Esed” soyadı baba Ali Süleyman’ın girişimleri ile… Hafız Esed’in murad Beyrut’ta tıp öğrenimi görmek ancak maddi yetersizlikler sebebi ile Humus Harp okuluna giriş ve 1955’te pilot subay olarak mezun oluş. 1958’de uzmanlık eğitimi için Rusya’ya gönderilen Esed’in komünist fikirlerle içli dışlı oluşu en fazla bu dönemde. Baasçıların 1961 yılında yaptığı darbede Esed’i devre dışı bırakmak isteyen klik onu ordudan ihraç eder lakin 1963’te gerçekleşen bir başka darbe ile Binbaşı rütbesiyle geri döner. 1965 yılında Suriye Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Esed 1966’da Salah Cedid ile birlikte gerçekleştirdikleri darbe sonrası savunma bakanı olur ancak darbe sırası bu defa Esed’dedir ve 13 Kasım 1970’de Salah Cedid’i ve ekibini tasfiye ederek darbe yapan Esed Suriye’nin 61 yıl sürecek kanlı zulüm ve işkence tarihini başlatır. Üst düzey bürokrat ve komutanlarının çoğu Nusayri(alevi) olan, emrindeki ordu ve acımasız istihbarat örgütü
‘Muhabberat’ ile tam bir diktatörlük kuran Hafız Esed, en yakın arkadaşı Salah Cedid’i, 1970’ten 1983’e kadar cezaevinde; 1983’ten 1992’ye kadar da ev hapsinde tuttu. Baas Partisi’nin Mişel Eflak ile birlikte kurucusu ve iki liderinden bir olan Salahaddin Bitar’ı 21 Temmuz 1980’de öldürttü. Suriye’deki tüm İslami kurum ve kuruluşlar devletin sıkı kontrolü altına alındı ve İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) mensubu on binlerce kişi tutuklandı, cezaevlerindeki ağır işkenceler sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti. Büyük çoğunluğu kuzeyde, Türkiye sınırı hattında yaşamakta olan Kürtlerin topraklarına, “Toprak reformu” bahanesiyle bedelleri ödenmeden el konuldu. Kürtlerin dilleri ve kimlikleri yasaklandı, Kürt nüfusun yaklaşık yarısına “Siz Suriyeli değilsiniz” denilerek vatandaşlık hakkı verilmedi. Ordudaki özel kuvvetlerin kumandanlığına Beşşar Esed’in kardeşleri Rıfat ve Cemil Esed getirildi. Bu üçlü aynı zamanda bölgenin uyuşturucu ve silah ticaretinin baş mimarları ve yürütücüleri oldu. Devlet içinde Şebbiha (Hayalet- Hortlak) adı verilen bir kontrgerilla örgütü kurularak onbinlerce insanı katletti. Türkiye’ye karşı terör örgütü PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 1980’nin ortalarından, 1988’in sonlarına kadar Suriye’de kalmasına izin verdi. Esed güvencesinde hareket eden terör örgütü PKK o günden 2000’li yılların ortalarına kadar on binlerce Türk ve Kürt vatandaşı katletti, yerlerinden etti. Ömrünün sonlarına kardeşi tarafından bir darbeye maruz kalan ancak bu darbeyi kolaylıkla atlatan Esed 1994’te Lazkiye’de öldü. Yerine gelen gideni aratır atasözünün isbatı halinde Beşşar Esed geçti. Beşşar Esed aslında bir göz doktorudur. Hafız Esed başkanlık için yetiştirdiği diğer oğlu 32 yaşında ölünce Beşşar Esed’e yol açıldı. Babasının ölümünden sonra devraldığı iktidarının ilk yıllarında kısmi demokratik açılımlar başlattı. Ancak bu çok uzun sürmedi. Hem bölgesel şartlar hem ilerleyen zamanda ortaya çıkan “Arap Baharı” rüzgârı sertleşmesine sebep oldu. Onun döneminde 700.000’e yakın Suriyeli hayatını kaybetti, 22 milyonluk ülkede, 4 milyon Suriyeli ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalırken, 7 milyon Suriyeli de mülteci durumuna düşme pahasına ülke dışına göç etmek zorunda kaldı.

Baas/Esed Rejimin Çöküşü

Esed Rejiminin çöküşünün ilk işaretleri 2011 yılının Mart ayında yaşanan protestolardır. Arap Baharı’nın etkisiyle bölgedeki birçok ülkede halk ayaklanmaları başlamıştı. Tunus, Mısır ve Libya gibi ülkelerde halk hareketleri rejim değişikliklerine neden olurken, Suriye’de durum daha karmaşık bir hal aldı. 2011’in Mart ayında Dera kentinde birkaç çocuğun okul duvarına rejim karşıtı sloganlar yazması ve akabinde gözaltına alınıp ağır işkencelerden geçirilmesi meseleyi başka bir kulvara taşıdı. Bu tarihten itibaren yapılan gösteriler silahlı çatışmalara
döndü. 2011’in sonlarına doğru ise rejim karşıtı muhalif gruplar örgütlenerek Esed rejimine karşı silahlı mücadeleye başladı. Böylece ülke, tam anlamıyla bir iç savaşa sürüklendi.

Zaman içinde Suriye iç savaşı artık Beşşar Esed ve muhalifler arasındaki bir mücadele olmaktan çıkarak İran, Rusya, Suudi Arabistan ve ABD gibi küresel güçlerin vekâlet savaşları yürütmeye başladığı bir ring alanı oldu. Bu dönemde yerleşik halkın yüzde 85’i sefalet içinde yaşarken 13 milyondan fazla Suriye vatandaşı sağlık hizmet ve gıda yardımına, 2 milyona yakın çocuk eğitime muhtaç hale geldi. Bir grup Nusayri(alevi) azınlık ise Şam’da her türlü şatafat ve sefahet içinde yaşadı. Hatta Beşşar Esed ülkesinden kaçarken, Suriye rejiminin eski istihbarat yetkililerinden Halid Beyye’nin ifadesiyle beraberinde 135 milyar doları da Rusya’ya kaçırdı.

Savaşın Silahlı Aktörleri, Kim Nerede?

Savaş bir coğrafya okuma sanatıdır aynı zamanda. Yeraltı ve yerüstü kaynakları, su ve verimli araziler, dini inançlar sebebiyle sembolleşen şehir yahut bölgeler, etnik kökenine göre insanların yaşadıkları yerler ve sair. Bütün bunlar savaşı kazanmak için çok ince hesaplarla düşünülmesi ve planlanması gereken şeylerdir. Kısmen geleneksel savaşlarda da bu vardır. Bir savaş dehası olan Sun Tzu şöyle der; “Savaşın beş kuralı vardır: Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzi ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.” Hal böyle olunca hem devlet içi silahlı/silahsız aktörler hem de devlet dışı silahlı/silahsız aktörlere projeksiyon tutulur. Nihayetinde kime karşı savaştığın kadar kimlerle birlikte hangi hedeflere karşı hareket edeceğinde mühimdir. Hatta denilebilir ki bu tür bir savaşta uzmanlaşmak düşmanı tanımaktan daha önemlidir. Suriye bu çerçevede birbirine yakın ruh ve anlayışa sahip, ortak hedefleri olan fakat çeşitli sebeplerle farklı örgütlenmelere gitmiş sayısız gruplarla doludur. Bunları bir kısmı bölgenin yerel aşiretlerinden müteşekkil kurulmuş örgütlerdir. Genel amacı mevcut istikrarsızlık ekseninde hem kendi şehir ve kasabalarını hem de mülk ve iffetlerini korumaktır. Bazıları ise rejimin zulmüne sömürüsüne karşı iktidar olmayı hedefleyen çoğunluğu eğitimli ve ideolojik şuura sahip askeri, siyasi ve bürokratik örgütlenmeye sahip birliklerdir. Bunların dışında, ülke dışından, bölgede mazlum insanların sesi olmak için gelen çoğunluğu askeri yani silahlı örgütlerdir. Benzerlikleri sebebi ile birleşerek tam olmasa da “fikirde eylemde ve anlayışta birlik” mantığı ile hareket eden bu örgütler Suriye iç pratiği ve Esed zulmünün yürekleri yakan çığlığı sebebi ile “hedefte birlik” noktasında sabittirler. Bu birlik –eksikleri olmakla beraber- şöyle tablolaşmıştır.

Suriye Millî Ordusu (SMO), Suriye cihadının ve zaferinin en önemli aktörüdür. Önceki yıllarda Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olarak anılan SMO Suriyeli muhalif örgütleri kapsayan ve çoğunluğu Suriyeli Arap ve Türkmen milislerden oluşmaktadır. 30 Mayıs 2017’de kurulan örgüt Türkiye ve Katar’la müttefik olup Esed rejimi, Rusya, terör örgütü DAEŞ, PYD/PKK ve İran destekli Hizbullah ve Haşdi Şabi başta olmak üzere Rafizi terör örgütleri ile savaşıyor. Asker sayısı 80.000-100.000 kişi olan Suriye Millî Ordusu içerisinde Semerkand Tugayı ya da Suriye Türkmen Ordusu, Seçkin Ordu, Torunlar Ordusu, El Mutasım, Kuzey Fırtına, Kuzey Ordu, Fastaqim Birliği, Mare Askeri Konseyi, Ahl al-Diyar, Mashaal Tammo Tugayı, Hamza Tümeni, Şam Cephesi, Tümen. Bu muhalif gruplar Suriye Milli Ordusu ile birleşmiş bulunuyor. Bunların dışında yine bölgede etkinliğini devam ettiren SMO’yla müttefik olan diğer muhalifler gruplarda vardır.

Suriye iç savaşı sırasında Mart 2014’te kurulan Sünni İslamcı isyancı grupların bir ittifakı olarak ortaya çıkan Feylak üş-Şam ya da Şam Lejyonu, 2011 yılında Halep’te kurulan Ahrar uş-Şam, Ceyş-ul İslam veya diğer adıyla İslam Ordusu 2011 yılında Şam merkezli kurulan bir muhalif grup, Suriye iç savaşında Türkmen kimliği etrafında kurulan silahlı bir muhalif grup olan Sultan Murat Tümeni, Suriye rejimi, Rusya ve İran’a karşı savaşan Arap ve Kuzey Kafkasya’dan savaşçılardan oluşan radikal bir silahlı örgüt Ceyş’ül- Muhacirin vel-Ensar, Halep’teki en büyük muhalif gruplardan biri son olarak Tahrir el-Şam veya Şam Kurtuluş Heyeti, kısaca HTŞ. Örgüt, 28 Ocak 2017’de Cebhe Fetih el-Şam, Ensaruddin Cephesi, Ceyşu’s-Sünne, Liva El-Hak ve Nureddin Zengi Hareketi grupları arasında bir birleşmeyle kurulmuştur. Ağırlıklı Uygurlardan oluşan Türkistan İslam Partisi’de HTŞ ile birlikte hareket ediyor.

Suriye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını savunan bu örgütlerin dışında (ki bu örgütler Suriye Milli Ordusunun kurulması ile bir kendini fesh edecektir) Suriye rejimi yanında yer alan, Rusya ve İran adına vekâlet savaşları yürüten, Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozmak ve bir nevi ikinci İsrail kurmak isteyen bölgesel etnik gruplarda vardır. Bunların en önemlilerinden biri, Suriye’yi bölmek ve etnik bir temel üzerine bir devlet kurmak isteyen PKK/PYD terör örgütüdür. Avrupa devletlerinden de yoğun destek bulmasına rağmen en büyük destekçisi Siyonist İsrail ve Amerika’dır. Bunlar Türkiye ve Suriye muhaliflerine SMO’ya saldırırlar. İranla müttefik olur, İŞİD’le zaman zaman eylem birlikteliği yaparlar. Her ne kadar başkanlığını Mazlum Kobani yürütse de PKK kendi içinde kurduğu örgütlenme tarzı ile Kobani sadece Eşbaşkandır, asıl başkan Kandil’in belirlediğidir.

Bir diğer örgüt; İslam, Anadolu ve Suriye düşmanı İŞİD’dir. Bu örgüt İslami değerler süsü verilmiş ABD-İsrail yapımı paralı askerlerden oluşmuş, içinde devşirme hainlerin de bulunduğu, sadece İslam coğrafyasında Müslüman topluluklara saldıran, bir ihtiyaç oldukça ortaya çıkan, İslamafobia oluşturma gayeli, tetikçi bir örgüttür.

Hizbullah ve Haşdi Şabinin başını çektiği Rafizi terör örgütleri. Bunların fikir ve eylem hamisi İran’dır. Bu rafizi örgütlerin tamamı Sünni halkı öldürmek, camileri kundaklamak, adı Ayşe olan kadınlara tecavüz etmek, adı Ömer, Osman, Ebubekir olanlara işkence etmek, canlı canlı yakmak gibi büyük katliamlara ve soykırımı aratmayan fiillere sahiptiler. 2013-2023 arasında Suriye’de bir milyona yakın insanın öldürülmesi, bir o kadarının tecavüze ve işkence uğratılması hep bu katil çeteler aracılığı ile olmuştur.
Esed’in Hayalet Ordusu, Şebbihalar. Esedin kaçışı ile birlikte bir kısmı görünmezleşti. Ancak bunlarla hesaplaşma kaçınılmaz. %80’i Nusayrîlerden, %20’si ise Suriye’deki diğer etnik unsurların suç makinelerinden oluşan bir çeşit kontrgerilla örgütlenmesi. İşledikleri suçlarının hiçbirinin hesabını vermeyen bu yapı ile ülke içerisindeki gayr-ı meşru karanlık ilişkiler ağı yönetilmiştir. Sayılarının 9-10 bin civarında olduğu ifade edilen Şebbiha milisleri, Münzir Esed, Hilal Esed, Harun Esed, Emir Esed, Hafız Esed, Ali Esed, Muhammed Esed, Sümer Esed, Suvar Esed ve Fevaz Esed tarafından komuta edilmektedir. Ağırlıklı olarak Lazkiye, Şam, Humus, Dera, Tartus’ta faaliyet gösteren Şebbihalar, kadın, çocuk, yaşlı farkı gözetmeksizin sivillere kurşun yağdırmakta ve evleri yağmalamaktadırlar.

Devamı gelecek…

Exit mobile version