Dünya siyasetinde bazı görüntüler vardır; insanın zihnine çivi gibi çakılır. Bir tarafta Doğu Türkistan’da kamplara kapatılan, kimliği silinmeye çalışılan Uygur Türkleri… diğer tarafta Gazze’de bombalar altında yok edilmeye çalışılan Filistinli Müslümanlar. Ve tam ortada bir ülke: Kazakistan.
Bu ülkenin başında ise Kasım Cömert Tokayev. Ve soru şu: Bu rejimin işgalci Çin’e ve işgalci israil’e karşı sergilediği “sessiz sevgi”, hatta yer yer açık iş birliği, nasıl izah edilebilir?
İşgalci Çin’e karşı suskunluk: Ekonomik bağımlılığın ahlaki çöküşü
Geçtiğimiz günlerde Kazakistan mahkemesinin işgalci Çin karşıtı protestolara katılan 19 Türk’e verilen
cezanın işaret ettiği tablo aslında yeni değil: Kazakistan yönetimi, işgalci Çin’in Doğu Türkistan’daki toplama kamplarına karşı sistematik bir sessizlik politikası yürütüyor. Bu sessizlik yalnızca diplomatik bir tercih değil; bilinçli bir körlük.
Zira bölgedeki devletler –özellikle Kazakistan– Çin yatırımlarından ciddi şekilde besleniyor. Bu yüzden Pekin’in Uygur Türklerine yönelik uygulamalarına karşı açık bir tavır almaktan kaçınıyorlar. Uluslararası gözlemler de bunu doğruluyor: Orta Asya ülkeleri, Çin’le ekonomik bağları nedeniyle toplama kamplarındaki Müslümanlara dair güçlü bir tepki vermiyor .
Daha da çarpıcısı: işgalci Çin’in toplama kamplarından kaçan tanıkların –örneğin Kazak Türkü Sayragul Sauytbay– anlattıkları bile Astana’nın politikasını değiştirmedi. Kazakistan, kendi soydaşlarının dramını bile jeopolitik hesaplara kurban etti .
Bu noktada şu soru kaçınılmaz: Bu bir dış politika tercihi mi, yoksa ahlaki iflas mı?
İşgalci israil ile “stratejik yakınlık”: Yeni bir yönelim mi, eski bir refleks mi?
27 Nisan’da soykırımcı israil’in cumhurbaşkanı İsaac Herzog Kazakistan’a resmi temaslarda bulunmak için geldi. Bu tablo ise daha da düşündürücü. İşgalci israil Cumhurbaşkanı’nın Astana’ya ziyareti, bölgedeki dengelerin değiştiğini gösterirken; Tokayev yönetiminin işgalci israil’le ilişkileri derinleştirme isteği dikkat çekiyor.
Zaten Kazakistan, işgalci israil’le 1990’lardan bu yana diplomatik ilişkilere sahipti. Ancak son dönemde bu ilişki daha kurumsal bir zemine taşındı; hatta ülke, ABD ve işgalci israil eksenli bölgesel normalleşme süreçlerine dahil olarak bu çizgiyi güçlendirdi .
Bu gelişme, Gazze’de yaşanan yıkımın ortasında gerçekleşiyor.
Yani bir yanda Filistin’de siviller ölürken, diğer yanda Astana’da diplomatik kırmızı halılar seriliyor.
Bu durum
basit bir “çok yönlü dış politika” meselesi midir? Yoksa ilkesizliğin yeni adı mı?
“Çok vektörlü dış politika” mı, çok yönlü vicdansızlık mı?
Kazakistan’ın yıllardır övündüğü bir kavram var: “çok vektörlü dış politika.” Yani herkesle iyi geçinmek, her güçle ilişki kurmak.
Ama bugün gelinen noktada bu kavramın içi boşalmış durumda.
Çünkü:
- İşgalci Çin ile ilişkiler, Uygur Türklerinin dramı pahasına sürdürülüyor.
- İşgalci israil ile ilişkiler, Filistin’deki katliamlar görmezden gelinerek derinleştiriliyor.
- Ve tüm bunlar, “istikrar”, “ticaret” ve “denge” gibi kavramların arkasına saklanıyor.
Bu artık denge değil. Bu, ahlaki tarafsızlık adı altında taraf olmaktır.
Tokayev rejiminin “aşkı”: Güce mi, paraya mı, korkuya mı?
Peki bu politikanın kaynağı ne?
Üç ihtimal var:
- Ekonomik bağımlılık: Çin yatırımları ve ticaret ilişkileri, Astana’nın sesini kısıyor.
- Jeopolitik korku: Büyük güçlerle ters düşme endişesi, rejimi edilgen kılıyor.
- Rejim refleksi: Otoriter yönetimler, genellikle kendi benzerlerini eleştirmez.
Belki de hepsi.
Ama sonuç değişmiyor: Tokayev yönetimi, mazlumların değil güç sahiplerinin yanında konumlanıyor.
Son söz: Sessizlik de bir tercihtir
Bugün Doğu Türkistan’da kamplar varsa ve Gazze’de çocuklar ölüyorsa, buna karşı susanlar da bu tablonun parçasıdır.
Kazakistan yönetimi belki silah kullanmıyor.
Ama sessizliğiyle, diplomatik jestleriyle ve stratejik ortaklıklarıyla bu düzenin sürmesine katkı sağlıyor.
Ve tarih, sadece zalimleri değil; susanları da yazıyor.