Site icon Haber Nida

Üçüncü Yol ve Ümit – Mir Kamil Kaşgarlı

Mir Kamil Kaşgarlı

 

Bazen hayat bizi öyle bir dönüm noktasına getirip bırakır ki, etrafımıza bakınca önümüzde sayısız yollar görürüz. Tıpkı gurbetin o karmaşık dehlizlerinde, sayısız cemiyet ve teşkilat arasında yönünü şaşırıp kalmış biçareler gibi…

 

O an hangi yolun mukaddes bir menzile çıkacağını, kimin izinden gitmek gerektiğini ya da hangi patikanın bizi vuslattan mahrum edeceğini bilemeden, öylece kalakalırız. Öyle değil mi?

 

Böyle anlarda insanın içine garip, tekinsiz bir endişe çöker. Kalbimiz, durmaksızın ileriye doğru atılmanın aslında bir aldanış, tehlikeli bir uçurum olduğunu fısıldamaya başlar. Hatta içimizden: *”Bırak artık, dön geriye… Olduğun yerde durup kalsan ne çıkar?”* diye geçirdiğimiz bile olur.

 

Amma bilir misiniz? Geriye dönmek, yalnızca yoldan kalmak demek değildir; o, aynı zamanda kendi mefkûrenizin, kendi rüyalarınızın önünde diz çökmek, mağlup olmaktır. Yenilgi ise insandan sadece özünü, benliğini alıp götürmez; heybesinde sitemi, yalnızlığı ve o kahredici ruhi çöküntüyü de beraberinde getirir. O çöküntü ki, bazen insanı hayatın kendisinin en ağır yük haline geldiği, tahammülü imkansız bir karanlığın girdabına sürükler.

 

Lakin bir düşünün; sahiden elimizde sadece iki seçenek mi var? Ya bir başkasının açtığı yoldan yürümek ya da teslim bayrağını çekip gerisin geri dönmek… Öyle mi?

Hayır, asla ve kat’a! Bir üçüncü yol daha var: O yol ki, belki henüz var olmamış, ayak basılmamış, bakir bir yoldur! Belki de Cenab-ı Hak, tam da o yeni yolu açasınız ve bütün bir milleti menzile ulaştırasınız diye sizi bu yol ayrımına kadar getirip bırakmıştır, olamaz mı?!

Düşünün bir kez; bugün insanlığın üzerinde huzurla yürüdüğü yolları da bir zamanlar birileri ilk defa, binbir cefa ile açmamış mıydı? Birileri ilk kez o tehlikeli, o balta girmemiş ormanları yarıp geçmemiş miydi?

 

Elbette, mutlak surette birisi o çetin taşların üzerine ilk adımı bastı. O da korktu belki; ama her şeye rağmen ilk defa öne atılma cesaretini, o kutlu cehdi gösterdi. Yollar işte böyle açılır.

 

Hal böyleyken, niçin kendiniz için sanki hiçbir çıkış yolu yokmuş gibi melanfoniye gömülürsünüz?

 

Belki de felaha götüren o yol henüz açılmamıştır ve onu açma şerefi, tam da sizin omuzlarınıza yüklenmiştir. Öyleyse yeni yolları, yeni ufukları cesaretle tefekkür etmeye başlayın! Aramaktan, ölçüp biçmekten, tetkik etmekten ve denemekten korkmayın!

Elinizden gelen, en iyi yapabildiğiniz ne varsa, bir kişilik o samimi gayreti tam bir ihlasla ortaya koymaktan çekinmeyin!

 

Evet, bu iş elbette kolay olmayacak. Defalarca düşeceksiniz, defalarca yapayalnız kalacaksınız. Gah balçıklara saplanacaksınız, gah insanlar size “delirmiş” diyecek; “yenildi, yanıldı” diye bıyık altından gülecekler.

Lakin unutmayın; yeni yollar açanların arkasından, bir gün bütün bir dünya yürür. Onların açtığı çığırlardan milyonlarca insan gelip geçer.

 

Bu yüzden asla arkaya bakmayın. Arkanız zifiri karanlık olabilir; fakat önünüzde sizin adımlarınızı gözleyen nurlu bir şafak var. Yavaş da olsa, içiniz titreyerek de olsa ileriye doğru yürüyün. Rabbinize tevekkül edin ve o cesur adımları birer birer atın. Kim bilir, bugün attığınız o tek bir adım, sadece sizin ve bugünkülerin değil; sizden sonra gelecek nesillerin de vuslata ereceği en doğru yolun sarsılmaz temeli olacaktır.

 

Hiç tefekkür ettiniz mi? Bazı insanlar neden karanlıkta uyumaktan korkar? Işıklar söner sönmez neden içlerine dertli bir endişe çöker? Karanlıkta yürekleri neden sıkışmaya başlar?

Çünkü onlar, bu karanlığın kendilerini yutacağını zannederler. Bu yüzdendir ki evde küçücük bir gece lambasını yakıp, öyle sığınırlar uykuya.

 

Fakat işin latif ve ibretlik yanı neresidir, bilir misiniz?

 

Uyumak için gözlerimizi kapattığımızda da her yerin zaten kapkara oluşunda…

 

Peki öyleyse, gözlerimizi kapattığımızdaki o karanlıktan neden korkmayız? Çünkü dışarıda, bir yerlerde bir ışığın hala yanmakta olduğuna dair sarsılmaz bir inancımız vardır. Bizi mutmain kılan, içimizi ferahlatan işte bu küçücük inançtır!

 

Hayat da, dava da tam olarak buna benzer. İçimize karanlık çöktüğünde, her şeyin tarumar olduğunu hissettiğimizde, yollar tükenip en yakınlarımız bile bize yabancılaştığında; insan bir mucizeye değil, sadece küçücük bir ümide muhtaç olur.

Ümit — dışarıda sönmeden yanan o bir tek lambaya benzer. O mütevazı ışık, insanın kendi içindeki karanlığa karşı direnmesine medet rüzgârı olur. Bu yüzden ümidinizin sönmesine asla müsaade etmeyin. Çünkü karanlık ne kadar derin olursa olsun, gözleriniz bir müddet sonra o zifiri karanlığın içinde bile yolu görmeyi öğrenecektir.

 

Elbette, iptidadır; ilkin hiçbir şey görünmez. Sonra yavaş yavaş her şeyi tefrik etmeye, seçmeye başlarsınız. Hemen ardından o belirsiz, o sisli yollar bile aydınlığa kavuşur. Fakat insanların çoğu o kadar sabredemez. Telaşa kapılır, teslim olur ve dışarıdaki bu karanlığı “ebedi” zannettiği için hemencecik yanlış kararların kucağına düşer.

Halbuki hiçbir karanlık baki değildir; ne dışarıdaki, ne de içinizdeki…

 

Sadece biraz durup beklemenizi iktiza eder. Kendinizi biraz toparlamaya, ruhunuzun dağılan parçalarını cem etmeye çalışın. İmanınızı daha muhkem tutmayı öğrenin. Çünkü bugün sizi ürküten o karanlık, yarın sizi en aydınlık sabahlara çıkaran bir kapı olabilir.

Ve unutmayın; ümit ışığı ne kadar zayıf olursa olsun, bir kez titremeye görsün, hayatta asla mutlak karanlık kalmaz. Küçücük bir mum dahi, en dehşetli karanlıkların bağrını yarıp fırlatmaya yeter de artar.

 

Şunun için söylüyorum: Küçücük bir mum kadar da olsa, kalbinizdeki o ümidi ve aydınlığı kaybetmeyin; onu bir yerlerde mukaddes bir emanet gibi mahfuz tutun.

Exit mobile version