Site icon Haber Nida

Vicdanın Kamerası ve Menfaatin Kamerası

23 Nisan’da, Hollanda ulusal yayın kuruluşu NOS’un Instagram sayfasında, Amerikalı fotoğrafçı Carol Guzy’nin bir fotoğrafının Amsterdam’da World Press Photo tarafından “2026 Yılının En İyi Fotoğrafı” seçildiğine dair bir haber gördüm. Bu fotoğraf dünya çapında büyük bir beğeni ve takdir toplarken, benim içimde derin ve sarsıcı bir acıyı tetikledi. Beni aniden, uluslararası barış ve adaletin sembolü olan Lahey (Den Haag) kentinin belediye binasında (stadhuis) 14 Şubat 2026’da yaşadığım trajik olaya geri götürdü.

O gün, Lahey Belediye Binası’nın merkez salonunda, Çin Büyükelçiliği tarafından düzenlenen Çin Yeni Yılı kutlamaları sırasında acımasızca saldırıya uğradım. Barışçıl bir şekilde protesto pankartımı tutarken, Çinli güvenlik görevlileri ve Hollanda’daki Pekin yanlısı iki Çin örgütünün başkanları üzerime çullandı. Kollarımı arkama kıvırdılar, pankartımı zorla elimden aldılar ve geri vermediler. Boğazım sıkılarak, yere fırlatıldım ve salondan zorbalıkla dışarı sürüklendim.

Amerika’daki bir ailenin dramını belgeleyen bir fotoğraf dünya çapında onurlandırılırken, adaletin kalbi sayılan bir şehirde, tek bir bireyin bastırılan sesi orada hazır bulunan ana akım medya tarafından tamamen görmezden gelindi ve örtbas edildi. Medya dünyasındaki bu sistematik adaletsizliği ifşa etmeyi kendime bir borç biliyorum.

Sistematik Ayrılık, Ulusötesi Baskıya Karşı

World Press Photo tarafından ödüllendirilen fotoğraf, bir ailenin yasal bir sistem tarafından paramparça edildiği o ıstırap dolu anı yakalıyor. Orada devlet kendi iç yasalarını uyguluyordu. Ancak Lahey’de yaşananlar, çok daha sinsi ve tehlikeli bir gerçekliği temsil ediyordu: Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) egemen Hollanda topraklarında uyguladığı “ulusötesi baskı” (Transnational Repression).

Protesto pankartım Çin hükümetine sadece tek bir soru soruyordu: “Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da kaybolan 19 aile üyem nerede?” Akrabalarım, süregelen Uygur soykırımının canlı kanıtlarıdır ve kaybolan milyonlarca Uygur’u temsil etmektedir. Bu gerçek, Çin rejimini son derece rahatsız edici bir duruma sokmaktadır. Demokrasinin mabedi sayılan bir binanın içinde, Uygur kökenli bir Hollanda vatandaşının kollarının kıvrılması ve yabancı bir otokratik gücün ajanları tarafından şiddet kullanılarak dışarı atılması, Batı demokrasisi adına kara bir lekedir.

Görseldeki Benzerlik, Özdeki Zıtlık

Carol Guzy’nin fotoğrafı, bir baba ve çocuklarının ayrılma anındaki çaresizliğini —sistematik kurumsal baskının bir belgesini— yakalıyor. Benim durumum da bu görsel çaresizliği aynen yansıtıyordu: Boynu ve kolları şiddetle bükülen, fotoğrafları ve pankartları zorla gasp edilen bir Uygur adamı. Yüzeysel olarak bakıldığında, her iki senaryoda da bir “müdahale” ve “ayrılık” söz konusuydu. Ancak, Amerikan fotoğrafı insani bir trajedinin hayati bir tanığı olarak yüceltilirken, Lahey’deki görüntüler agresif bir şekilde bastırıldı. Bir tarafta bir trajedi mercek yoluyla gün ışığına çıkarılırken, diğer tarafta gerçeği gizlemek için mercek paramparça ediliyor.

Hakikat ile Çıkarlar Arasındaki Çatışma: Olay Yerindeki Sessizlik

O gün Lahey Belediye Binası’nda en önde gelen Hollanda medya kuruluşları ve profesyonel fotoğrafçılar mevcuttu. Pekin, kendi yumuşak gücünü ve nüfuzunu sergilemek için son teknoloji ekipmanlarla donatılmış bu prestijli medya kanallarını özel olarak davet etmişti. Bu gazeteciler, benim nasıl boğulduğumu ve pankartımın nasıl çalındığını kendi gözleriyle gördüler; kameraları her şeyi kaydetti.

Ancak, derin bir üzüntüyle belirtmeliyim ki, ana akım kuruluşların tek bir tanesi bile gerçeği yayınlamadı. Neden? Çin ile ikili ilişkilere zarar vermekten veya ekonomik ayrıcalıkları kaybetmekten mi korktular? Burada, gazeteciliğin en yüksek misyonu olan “gerçeği açığa çıkarma” ilkesi, ham bir fırsatçılığa boyun eğdi. Görüntüleri şahsen NOS, RTL ve Omroep West’e göndermeme rağmen, sessizlik yoluyla suça ortak olma yolunu seçtiler.

Sıradan Bir Telefon ve Vicdanın Zaferi

Ancak hakikat tamamen boğulamazdı. Şiddet anının görüntüleri, Çinli muhalif Xing Songlin tarafından sıradan bir cep telefonuyla kaydedildi. O profesyonel bir fotoğrafçı değil, sadece gerçeğin yok olmasına izin vermeyi reddeden bir insandı.

Bu videoyu AD Amersfoort gazetesinde gazeteci olan Sayın Iris van den Boom’a ilettim. Kendisi olay yerinde olmamasına rağmen, videoyu gördükten sonra gazetecilik ahlakını her türlü siyasi veya ekonomik hesabın üstünde tuttu. Daha 16 Şubat’ta, Çin şiddetini ifşa eden ilk çığır açıcı makaleyi yayınladı. Kurumsal medya devleri korkudan sessiz kalırken, o ailesi soykırım kurbanı olan bir Uygur’un sesi oldu.

Gazetecilik Etiğinin İki Kutbu

Fotoğrafçı Carol Guzy, bir ailenin acısını gün ışığına çıkararak mesleki etiğin en yüksek standardını gösterdi. Buna karşılık, Lahey’de hazır bulunan medya kuruluşları sessizliği seçerek mesleki yeminlerine ihanet ettiler. Cesur olsalardı, Çin devlet destekli şiddetinin Avrupa’nın göbeğinde ifşa edilmesinin bugün çok farklı bir jeopolitik etkisi olurdu.

Gerçek ile finansal çıkarlar arasındaki bu çatışma, kayıp aile üyelerimin kaderinin dünyadan gizli kalmasını sağladı. Uluslararası toplum, Amerika’nın kendi içindeki trajedilerini onurlandırırken, ekonomik kazanç uğruna Avrupa demokrasisinin merkezindeki kaba şiddete göz yummaktadır.

Martin Luther King Jr.’ın meşhur sözünde belirttiği gibi: “Tarih, bu toplumsal dönüşüm döneminin en büyük trajedisinin kötü insanların gürültülü çığlıkları değil, iyi insanların ürkütücü sessizliği olduğunu kaydetmek zorunda kalacaktır.”

Demokratik devletler bu otoriter “lange arm” (uzun kol) yapısını kararlılıkla kesip atmalıdır. Gazeteciler artık merceklerini kurumsal çıkarlara değil, insan vicdanına doğrultmalıdır. Fotoğraflardan biri gözyaşlarından bir anıttır; diğeri ise adalet için haykıran bir vicdanın amansız mücadelesidir. Güce karşı gerçeği söyleyenlerin isimleri sonsuza dek yaşayacaktır. Adalet yolunda çekilen acıların değeri ebedidir!

Tarih: 18 Mayıs 2026

Exit mobile version