Resmi söylemde “dini düzenleme” adı altında yürütülen operasyonlar, gerçekte merkezi Parti iktidarının herhangi bir dini veya etnik kimliğin bağımsız gücünü kırma niyetini açığa çıkarıyor.
Uygurlar ve inanç kimliği üzerindeki baskı
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da Uygur Müslümanlara yönelik uygulamalar, Çin’in “dindar kuşakları yeniden inşa etme” hedefiyle örtüşüyor. Uluslararası kurumlar, bir milyondan fazla Uygur’un “yeniden eğitim kampı” adı verilen tesislerde tutulduğunu, zorla çalıştırma, kültürel kimliğin bastırılması ve zorla ideolojik dönüşüm gibi yöntemlerle karşılaştıklarını uzun süredir raporluyor.
Bu kamplarda İslamî ibadet yerlerinden ayrıştırma, Kur’an ve dini eğitimin kaldırılması, cami ve dini sembollerin yıkılması ya da değiştirilmesi gibi uygulamalar yaygın. Parti ideolojisinin “ulusun bütünleşmesi” gerekçesiyle, Uygur kimliği inkâr edilerek dinî kimlikler “Çin tipi İslam” kalıplarına dönüştürülmeye çalışılıyor.
“Çin tipi İslam” ve ideolojik kontrol
Çin yönetimi, dini kurumları sıkı bir şekilde kontrol eden “Çin tipi İslam” yaklaşımını savunuyor. Bu model, ibadet yerlerinin biçiminden imamların eğitilmesine kadar her alanda Parti hattına uygun düzenlemeler getiriyor. Dini liderlerin, ılımlı görüşleri benimsemesi, hükümetin çizdiği sınırlar içinde kalması zorunlu kılınıyor. Bu, ibadetin kendisinden ziyade, ideolojik bir işlev yüklenmesi anlamına geliyor.
Dini topluluklar, Parti’nin çizdiği sınırlar dışına çıkarsa “aşırılıkçı öğreti” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılıyor. Parti propagandasına uygun olmayan vaazlar yasaklanıyor, cami yapılarında pankart, fotoğraf, Parti logoları gibi semboller öne çıkarılıyor — ibadet mekanı, Parti’nin ideolojik alanına dönüştürülüyor.
Hıristiyan topluluklarından esinlenen model
İslam ve Uygur topluluğuna yönelik sinicizasyon süreci, Çin’in protestan ve Katolik topluluklarına uyguladığı baskı stratejileriyle doğrudan bağlantılı. Hükümet, geçen haftalarda onlarca Hıristiyan’ın toplu tutuklandığını, kiliselerin basıldığını, iletişim hatlarının kesildiğini gösteren operasyonlar gerçekleştirdi.
Bu operasyonlar, yalnızca bireylere yönelik değil; kilise binaları, camiasal mülkler, lider ağları hedef alınıyor. Teknoloji ve gözetim araçları (yüz tanıma, sosyal kredi sistemleri, internet izleme) ile kilise cemaatlerinin faaliyetleri izleniyor. Sermonlar kayıt altına alınıyor, sosyal paylaşımlar sansürleniyor, gençlerin ve çocukların dini eğitimine kısıtlamalar getiriliyor.
Hıristiyan topluluklara uygulanan bu baskı pratiği, Uygur topluluğun inanç özgürlüğü üzerinde uygulanmaya devam eden modelin bir uzantısı olarak görülüyor. Temel ilke: her inanç topluluğu Parti’nin denetimi altında olmalı, dış bağımsızlığı ya kontrol altına alınmalı ya da ortadan kaldırılmalı.
Bir kontrol seferi mi, yoksa ideolojik savaş mı?
Pekin’in stratejisi, özellikle Şi Cinping döneminde daha da sistematik hâle geldi. “Sinicization (Çinlileştirme)” kavramı devlet politikasının merkezine yerleştirildi. Parti, hiçbir kurumun, hiçbir inancın kendi konumunu tehdit etmesine izin vermiyor. Bu nedenle ibadet yeri, vaaz, cemaat işleyişi, toplumsal ağlar … hepsi Parti hattına bağlanmaya zorlanıyor.
Uygur İslam’ının dönüştürülmesi süreci, bu mekanizmanın en görünür yüzlerinden biri. Zorunlu “ulusal kimlik eğitimi”, dini sembollere müdahale, din eğitiminin yasaklanması ya da sıkı denetimle yürütülmesi, camilerin mimari olarak “Çince estetik”e dönüştürülmesi gibi adımlar, dinî kimliğin devlet çizgisinde yeniden düzenlenmesine zemin hazırlıyor.
Uluslararası tepki ve Çin’in stratejik yürüyüşü
Uluslararası kurumlar ve insan hakları örgütleri, bu uygulamaları “insanlığa karşı suç”, “yok etme politikası” veya “kültürel soykırım” olarak nitelendiriyor. Çin yönetimi ise eleştirileri “içişlerine karışma” olarak reddediyor. Ekonomik çıkarlar, siyasi bağlar ve küresel diplomasi çoğu zaman insan hakları söylemini geri plana itiyor.
Çin’in inanç alanındaki kontrol stratejisi — İslam’ı da kapsayan — artık yalnızca etnik ve kültürel kimlik sorunuyla sınırlı kalmıyor. Rejimin her kurumun ve her bireyin ideolojik bağımlılığını hedeflediği geniş bir kampanya olarak algılanıyor. Uygur topluluğunun geleceği, Çin’deki inanç siyasetiyle doğrudan bağlanmış durumda.

