Yalkun Uluyol (*)
Son kez memleketim Kumul’a, Doğu Türkistan’a, Haziran 2016’da, yurtdışında okuyan bir Uygur genci olduğum dönemde gittim. Bunun son seyahatim, büyükbabam ve büyükannemle son yemeğim, babamla son sarılışım ve kendimi ait hissettiğim son an olacağını bilmiyordum.
O yılın ilerleyen dönemlerinde, Şi Cinping yönetimindeki Çin hükümeti, Uygur Özerk Bölgesi’nde bir milyona kadar Uygur ve diğer Türkî Müslümanların kitlesel ve keyfi gözaltına alınması kampanyasını başlattı.
Çin yetkilileri, insanları “mesleki eğitim ve öğretim merkezleri” olarak adlandırılan siyasi yeniden eğitim kamplarına ve mahkemesiz hapishanelere kapattı.
2016’dan bu yana, benim kuruluşum ve diğerleri; işkenceyi, zorla kaybetmeleri, kitlesel gözetimi, kültürel ve dini baskıları, ailelerin ayrılmasını ve zorla çalıştırmayı belgelendirdi.
Ağustos 2022’de, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, bu ihlallerin “uluslararası suçları, özellikle insanlığa karşı suçları teşkil edebileceğini” ortaya koyan önemli bir rapor yayımladı ve Çin hükümetine bölgede keyfi olarak özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm bireyleri “derhal serbest bırakma” çağrısı yaptı.
Üç yıl sonra, Çin hükümeti hâlâ bu raporun bulgularını ve tavsiyelerini “yasa dışı ve hükümsüz” diyerek reddediyor. Aynı zamanda bölgede “normallik” algısı oluşturmaya çalışarak propagandasını yoğunlaştırıyor.
Bununla birlikte, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk’ün geçen yıl söylediği gibi, Doğu Türkistan’da “pek çok sorunlu yasa ve politika hâlâ yürürlükte.”
Uzun hapis cezaları verilen yaklaşık yarım milyon insan hâlâ gözaltında tutuluyor; bunların arasında birçok önde gelen Uygur entelektüeli, kültürel figür ve dini lider de bulunuyor.
Benim de dâhil olduğum, yurtdışındaki pek çok Uygur, aile üyeleriyle hâlâ çok az ya da hiç iletişim kuramıyor. Bazıları, Çin yetkilileri tarafından gözaltına alınan veya zorla kaybettirilen sevdiklerinin hâlâ hayatta olup olmadığını bile bilmiyor.
Baskının ilk günlerinden itibaren, arkadaşlarım ve akrabalarım beni WeChat’ten sildi ve telefonlarımı cevaplamayı bıraktı. Çünkü yurtdışında yaşadığım için onların güvenliği için bir “tehdit” haline geldim.
WeChat’teki son bağlantım — babam Memet Yaqup, bir iş insanı ve eski devlet memuru — ile Haziran 2018’de iletişimi kaybettim.
Onu memleketimdeki bir gözaltı kampına kadar izleyebilmem iki yılımı aldı. Çin yetkilileri onu yurtdışında akrabaları olduğu için “güvenilmez” biri olarak tutuyordu. Daha sonra, onun şu anda bölgesel başkent Urumçi yakınlarındaki bir hapishanede 16 yıl hapis cezası çektiğini öğrenmem iki yılımı daha aldı. Hâlâ nerede olduğunu, sağlık durumunu ya da cezasının nedenini tam olarak bilmiyorum.
Pekin, sevdikleri için sesini yükselten yurtdışındaki Uygurları yalancılıkla damgalıyor ve onları sindirmek için “sınır ötesi baskı” olarak bilinen bir tür yıldırma ve misillemeye başvuruyor.
Bu sınır ötesi baskı ve propagandanın birleşimi, Çin hükümetinin seyahat kısıtlamalarında da açıkça görülüyor. Yalnızca özenle seçilmiş birkaç Uygur’un Sincan’a girip çıkmasına izin veriliyor ve aileleriyle yeniden bir araya gelmek isteyenler sıkı bir incelemeden geçiriliyor.
Diasporayı kontrol altında tutmak için yetkililer, Doğu Türkistan’ı ziyaret eden Uygurlara Uygur aktivistleri hakkında bilgi toplamaları ve Çin Komünist Partisi’nin politikalarını övmeleri yönünde talimat veriyor.
Bir hükümet propaganda turuna katılan bir Uygur bana şöyle dedi: “Ailemi bir daha görme şansım olur mu bilmiyordum, bu yüzden tura katılmayı seçtim.”
Çin hükümeti, bölgede sözde normallik anlatısını yaymak amacıyla yabancı diplomatlar, medya ve bazı Uygurlar için böyle propaganda turları düzenledi. Ancak aynı zamanda bağımsız gözlemcilerin ve BM insan hakları uzmanlarının Doğu Türkistan’a engelsiz erişimini engelledi.
Haziran ayında ilk kez BM’nin Cenevre’deki merkezini ziyaret ettiğimde Çin hükümetinin güçlü etkisini hissettim. Bazı diplomatlar benimle, özel olarak bile görüşmeyi reddetti. Bazı aktivistler, Çin hükümetinin gözetiminden kaçınmak için benimle merkez dışında buluşmak istedi.
Bir BM uzmanı açıkça şunu söyledi: “Memlekette kimsen kalmamış olmalı.” Bu söz, Çin’de insan hakları konularını görüşmek için BM’yi ziyaret etmenin, Doğu Türkistan’da hâlâ yaşayan akrabalarım için oluşturabileceği olası sonuçları kabul ediyordu.
Çin hükümetinin yurtdışındaki Uygur eleştirmenleri susturma girişimleri, BM ve ilgili hükümetlerin sesini yükseltmesini daha da önemli kılıyor.
Bazı diplomatlar bana, BM İnsan Hakları Konseyi’nin Eylül oturumunda ve BM’nin çığır açan raporunun üçüncü yıldönümünde Doğu Türkistan’daki ihlaller hakkında kamuya açık açıklamalar yapmaya hâlâ değer olup olmadığını sordular.
Cevap kesinlikle evet.
Bir sonraki yıldönümünden önce, yüksek komiser Doğu Türkistan hakkında kapsamlı bir güncelleme yayımlamalı ve İnsan Hakları Konseyi’ni bilgilendirmeli. Hükümetler, keyfi olarak gözaltına alınan herkesin serbest bırakılması için Çin’e baskı yapmalı ve tüm mevcut araçları, üst düzey yetkililere yönelik hedefli yaptırımlar da dahil olmak üzere kullanarak hükümeti insanlığa karşı işlediği suçlardan sorumlu tutmalı.
Benim memlekette hâlâ sevdiklerim var. Bazıları, büyükbabam ve büyükannem gibi, vedasız bir şekilde hayatını kaybetti.
Ve benim için mesele yalnızca kendi hikâyem değil. Haksız yere hapsedilen herkes koşulsuz olarak serbest bırakılıp temel hakları güvence altına alınana kadar, Pekin’in baskısına karşı mücadele etmeye devam edeceğim. BM ve ilgili hükümetler de aynı şeyi yapmalı.
(*) Yalkun Uluyol, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nde Çin araştırmacısı

