İran ismi Zerdüşt’ün kitabı Avesta’dan “Aryanam” kelimesinden alınma ve Sanskritçe Aryan sözcüğünden gelme. Bu manada İran, eskiye Mecusi-Zerdüşti yıllara dönme arzu ve güdüsünü devletinin ismine “İran” diyerek ilan etmiş. Malum olduğu üzere, İran’ın eski dini Zerdüştilik – Mecusilik’tir. Bu coğrafyada yaşayan Farisilerin İslam’la tanışması sonrasında ise bir kısmı Allah ve Resulü yolunda “istikamet ehli” olarak yola devam ederken diğer bir kısmı fetihler sonucunda oluşan iklimden korktuklarından “müslüman görünümlü Zerdüşti” olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Zamanla kendi içinde terkibi bir hâl alan bu inançlar asimile olmuş ve evrilerek şimdi ki Şii inanç ve akidesini doğurmuştur.
Bugün İran diye bilinen yerde en eski imparatorluk Elamlıların M.Ö. 1100-600 yıllarında kurdukları imparatorluktur. Elamlıların yerine Medlerin kurmuş oldukları imparatorluğu Persli Keyhüsrev M.Ö. 550 yılında yıkmış ve Anadolu’nun büyük bir bölümü dâhil olmak üzere egemenliği altına almıştır. İskender komutasındaki Yunanlılar M.Ö. 330 yıllarında bütün İran topraklarını ele geçirdiler. Bundan sonra İran topraklarında Parthların ve Sasanilerin egemenliği devam etmiştir. Sasanilerin çöküşü İslam ordularının İran’ı ele geçirmeleriyle olmuştur.
Bu manada İran, eskiye Mecusi-Zerdüşti yıllara dönme arzu ve güdüsünü devletinin ismine “İran” diyerek ilan etmiş.
İran toprakları Hz. Ömer döneminde, 636 – 637 yıllarında gerçekleştirilen Kadisiyye ve 642’de gerçekleştirilen Nihavend savaşlarından sonra Müslümanların eline geçti. İran’ın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesiyle ülkede köklü değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Raşid halifeler döneminden sonra İran’da sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tahiriler, Saffariler, Samaniler, Buveyhiler, Ali Muhtac, Feriguniler, Selçuklular, Moğollar, Harzemşahlar, İlhanlılar, Timurlular, Türkmenler, Safeviler, Zendler, Kaçarlar ve Pehlevi Hanedanı hâkim olmuştur. Bunlardan bazıları İran’ın sadece bir kısmı üzerinde hüküm sürmüşlerdir.
1.Dünya Savaşı’nda Rusya ve İngiltere İran topraklarının tamamını işgal ettiler. Rusya 1917 Bolşevik ihtilalından sonra birliklerini geri çekti. Bunun ardından İran’ın tamamını İngilizler işgal etti. Ancak 1920’de Rus ordusunun yeniden Kuzey İran’a girmesi üzerine İngiliz birlikleri bu bölgeden çekildiler. Rıza Han 1925’te, “Rıza Pehlevi” unvanıyla İngilizlerin yardımıyla İran şahı olunca işgal kuvvetleri bu ülkeyi terk etti. Rıza Pehlevi İngilizlerin İran üzerindeki çıkarlarını koruma görevini üstlendiği gibi ülkeden tıpkı ülkemizde ki İngiliz işbirlikçileri gibi İslâm’ın bütün izlerini İran’dan silmeye çalıştı. 1935’te kadınların İslâm hükümlerine göre örtünmelerini (tesettürü) yasaklayan kanun çıkardı.
Rıza Pehlevi’nin II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sıyla işbirliği yapması üzerine 1941’de Sovyet ve İngiliz kuvvetleri İran’ı işgal etti. Bu olay üzerine Rıza Pehlevi tahttan çekilerek yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi geçirdi. Muhammed Rıza Pehlevi 1953’te çıkan bir iç kargaşa üzerine ülke dışına kaçtı. Kısa bir süre ABD’nin desteğiyle yeniden tahtına dönebildi. Bu olay ABD’nin İran üzerindeki nüfuzunun artmasına vesile oldu. Şah, 1962’de ABD başkanı Kennedy’nin tavsiyelerine uyarak “Ak devrim” adını verdiği bir toprak reformu gerçekleştirmek istedi. Halk bu reforma tepki gösterdi. Humeyni’nin halk nezdinde destek sağlamaya ve liderliğe doğru yol almaya başlaması da bu olayla birlikte oldu. Şahın adamları reforma karşı direnişi kırmak için bazı yerlerde korkunç katliamlar gerçekleştirdiler. Devrimi hazırlayan en önemli sebeplerden biri son zamanlarda Şah’ın özellikle ABD’li yetkililerle fazlaca içli dışlı olması idi. Bu içli-dışlılık devrim sonrasında da üstü kapalı dahi olsa düzenli bir şekilde devam etti. Humeyni’nin ölümü ile birlikte aleni olarak yürütülmeye başlandı.
1902 doğumlu Humeyni, ülke içindeki Batı nüfuzuna, Şah’ın politikalarına açıkça karşı çıktı ve Şii merkezli “İslam” inancının uzlaşmaz bir şekilde devlet politikası olması gerektiğini belirtti. 1960’larda sürgüne gönderilen Humeyni önce Türkiye’de, sonra Irak’ta kaldı. 1978’de Saddam Hüseyin Humeyni’yi Irak’tan kovunca ABD tekeliyetinden çekinen Fransa ona sahip çıktı. Bir nevi İran’da Fransız ve Humeyni ortak yapımı bir darbe meydana geldi.
Aralık 1979’dan bu yana yürürlükte olan “İran İslâm Cumhuriyeti”(!) anayasasının onikinci maddesinde: “İran’ın resmi dini İslâm ve Caferi – İsnâ Aşeri (Oniki İmam) mezhebidir ve bu madde sonsuza kadar değiştirilemez” denmektedir. Bu mezhepçi yapı nedeni ile yargı organları Caferi fıkhını esas almaktadır. Başsavcı ve baş yargıç da -tabii olarak- Caferi müçtehitler arasından seçilmektedir.
Devrim Sonrası Humeyni Terörü
Fransa’da ki bulunduğu bu süre içinde İranlı Şii lider Humeyni, ülkede Şii inancının hâkimiyetinden istifade ederek, çoğunlukta olan Şiileri etrafında topladı. İçten ve dıştan yapılan pek çok mücadeleler-müdahaleler neticesinde de İran’a hâkim oldu. Şah ailesi İran’ı terk etti ve memleket Mezhepçi holigan bir Şii inancı ile idare edilmeye başlandı. 1979 yılında “İran İslam Cumhuriyeti” adını alan ülkede binlerce Şii inancında olmayan İranlı, devlet aleyhtarlığı ile suçlanarak sorgusuz sualsiz kurşuna dizildi. Bunların başında Humeyni ile birlikte omuz omuza mücadele etmiş Ahmed Müftizade gelmektedir. Sünni bir aileye mensup olan Ahmed Müftizade bir yandan İslâm ilimlerini öğrenmeye gayret ederken bir yandan da etrafındaki gençleri toplayarak onları İslâmi yönden şuurlandırma çalışmalarını yürütüyordu. Müftizade etrafına topladığı insanlarla birlikte şah rejimini yıkma mücadelesine katıldı. Yönetim değişikliğinden sonra İran’daki Sünnilerin durumlarının iyileştirilmesi yolunda çaba harcamaya başladı. Ancak yeni yönetim onun bu gayretlerinden rahatsız olarak Müftizade’yi ülkede nifak çıkarmakla suçladı ve 1981’de hapse attı. Müftizade 8 Temmuz 1992’de cezaevinde vefat etti.
Diğer taraftan büyük bir trajedi ile sonuçlanan Dr. Abdurrahman Qasımlo cinayeti de oldukça mühimdir. Humeyni’nin başında bulunduğu siyasi örgütlerle aynı hedefe- Pehlevi rejimine karşı mücadele veren Qasımlo 1979 devriminden sonra Kürtlerin savaş öncesi konuşulan ve üzerinde anlaşmaya varılan haklarını yeni İran Hükümetinden talep eder. Ancak ilan edilen Anayasada buna yer yoktur ve İKDP Komala ile ortak hareket ederek 1979’dan 1984’e kadar silahlı mücadele yürütür. Binlerce ölümü ile biten savaş sonrası Qasımlo ve örgüt üyeleri dağlara çekilir ve 1988 kadar süren bir gerilla savaşı başlatır. İran müzakereye davet eser Qasımloyu ve ilk müzakere Aralık 1998’de Viyana da gerçekleşir. İran Kürt özerkliğini prensipte kabul ettiğini söyler ve 20 Ocak 1989’da karara bağlayalım der. Görüşmeye üç arkadaşıyla giden Qasımlo İran’ın fikrinin değiştiğini görünce müzakereleri bırakır. Ancak 12 Temmuzda bir kez daha davet edilir. İlk günü iyi geçen görüşmelerin ikinci gününde Qasımlo ve iki yardımcısı müzakere masasında yakın mesafeden sıkılan kurşunlarla öldürülür.
Devrim sonrasında Humeyni idaresindeki İran, Irak ile 22 Eylül 1980’de harbe başlamış ve bu harpte yüz binlerce İranlı ve Iraklı ölmüştür. 20 Ağustos 1988’de Ateşkes ilanı ile savaş sona ermiştir. Humeyni’nin 1989’da ölmesi üzerine aynı yılın Ağustos ayında yerine cumhurbaşkanı Ali Hameney, Hameney’in yerine de meclis başkanı Haşimi Rafsancani Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Devrim sonrası birçok Sünni Camisi tahrip edildi ve birçokları kapatıldı. Birçok Müslüman âlim ve Ehl-i Sünnetin önde gelen uleması bir dizi cinayetlerle öldürüldü, bunların birçoğu asıldı ve infaz edildi. Tahran’da bir milyondan fazla Sünni yaşıyor; ancak bunların dini ibadetlerini yerine getirmek için bir tane bile cami yoktur. İranlı Sünnilerin Cuma namazlarını kamuya açık yerlerde kılmalarının önünde engel söz konusudur.
Anayasasında Sünniliğe yer vermeyen, Tahran’da tek bir Sünni camisinin yapımına izin vermeyen, bakanlıklar, askeri, diplomasi, bürokrasi ve üst düzey önemli devlet makamların hiçbirinde Sünni vatandaşlara yer vermeyen Mezhepçi İran Şia Cumhuriyeti Sünni kesimin üstünden hiçbir zaman kılıcını kaldırmadı, zulmünü bitirmedi. 13 Mart 2009’da iki önemli Sünni âlimi idam ettiği, 600 kapasiteli Ebu Hanife Camisi ve Okulunu 2008 yaz mevsiminde yerle bir ettiği gibi Şii İran Devleti, Belucistan, Ahvaz ve Zahidan bölgesinde de Ehli Sünnet kesimlerini, önde gelen Sünni âlimleri sindirmeye, tutuklamaya, faili meçhul şekilde yok etmeye devam etmektedir.
Devrim Zengini Yağmacılar
1980’lerde Humeyni’nin sağ kolu olan Rafsancani. İran’ın dış politikası üzerinde en etkili isim. Üniversite yıllarında kardeşiyle birlikte özel ders vererek geçinen Rafsancani şimdilerde devasa bir servet sahibi. İran’ın en büyük petrol işleme fabrikasına, bir büyük otomobil üretim tesisine ve İran’ın en iyi özel havayolu şirketine sahip. Sadece Rafsancani değil elbette, devrimde uzaktan yakından kim görev aldıysa, Humeyni’nin şoförü bile.
Rafsancani’nin ağabeyi İran’ın en büyük bakır madeninin sahibi, diğer kardeşi İran televizyonun, kayınbiraderi ise bir dönem Kerman bölge valisi. Kuzeni 400 milyon dolarlık fıstık ihracatını kontrol ederken yeğeni ve küçük oğlu da Petrol bakanlığında. İhaleler bile Rafsancani ailesine çalışmış devrim sonrası yıllarda. Bir milyar doları aşan meşhur Tahran metrosu ihalesi de Rafsancani’nin büyük oğluna verilmişti.
İran’ın en zenginlerinden biride Yahudi dönmesi Asgaroladis ailesi. 400 milyon dolar gibi bir servete sahip bu aile İran içinde kripto işleri çok rahatlıkla yürütmektedir.
Bir diğer zengin İranlı Humeyni’nin şoförü Muhsin Rafiqdoost. Şoförlükten 11 milyar dolarlık servete sahip olmak gibi mühim bir başarı(!) sağlamış ve şimdilerde 400 bin kişiye işveren birkaç kurumun başındadır.
Birde din-mezhep sömürüsünden elde edilen var ki dudak uçuklatıyor. Başında İran’ın en sert mollalarından biri olan Ayetullah VaezTabasi olduğu Razavi Derneği vasıtası ile elde edilen bu servetin kaynağı Şiilerce kutsal kabul edilen yerlerden topladığı bağışlar. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde yatırım bankaları da kuran derneğin varlığının ise 15 milyar dolar civarında. Ülkenin en büyük uluslararası havalimanı da Razavi tarafından inşa edildi.
Devrim sonrası en büyük yağmalardan biride başkent Tahran’da bulunan ve İran’ın en zenginlerinin yaşadığı lüks Basti Hills bölgesidir. Bölge, büyük sarayları, çevredeki dağların muhteşem manzarasına sahip yüzme havuzları ve sağlık kulüpleri olan büyük villaları ile kentsel mimarisine benzer şekilde inşa edildiği için adını Kalifornia’daki Beverly Hills’ten alıyor. Bölgede İran toplumunun en zengin kesimi yaşıyor. Devrim öncesi Katar hanedanı üyelerinden Farmanfarmaian ailesine ait olan bu bölge onların elinden “yoksul İranlıların çıkarları” için alınır ancak tam aksine devrim kodamanlarının zevk ve sefa saltanatları için kullanılır.
Her tarafından yalan, her tarafından ihanet, her tarafından çelişki, her tarafından pislik dökülen bir tarihi ve fikirler yığınıdır İran ve Şiilik tarihi
İran Faşizmi ve Rafizi Terörü
Müslümanlar Fars topraklarını fethettiklerinde Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin(Allah her ikisinden de razı olsun) İran hükümdarı Yezdicerd’in esirlerle gelmiş kızı ‘Şehribanu’ile evlenmişti. Bu evlilik, İranlıların, özellikle Hz. Hüseyin yanında yer almalarına yardımcı olan sebeplerden biridir. Çünkü Hz. Hüseyin’in oğlu Ali ve onun çocuklarının damarlarında dolaşacak kanın, anneleri tarafından, yani kendilerince kutsal sayılan Sasaniler neslinden gelen İran hükümdarı Yezdicerd’in kızı Şehribanu tarafından gelen İranlı birinin kanı olacağı görüşündeydiler. Dikkat edilirse görülecektir ki, Hz. Hasan’a Hz. Hüseyin kadar değer vermez ve anmazlar. Hatta hadlerini aşıp terbiyesizlik ederek Hz. Muaviye ile anlaşarak hilafeti Muaviye’ye bırakması sebebi ile tenkit de ederler. Uzatmayalım demek ki onların Ehli Beyt taraftarlığında Mecusi-Zerdüşti inancın ihyası ve Farisi kavmiyetçilik söz konusudur. Nihayetinde Hz Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in yanında yer almaları da Sasani soyundan olan Şehribanu’nun çocuklarına karşı besledikleri Fars milliyetçiliği duygularından kaynaklanmaktadır.
Her tarafından yalan, her tarafından ihanet, her tarafından çelişki, her tarafından pislik dökülen bir tarihi ve fikirler yığınıdır İran ve Şiilik tarihi. Bir kaçını hatırlatacak olursak; Hz. Hüseyin’e gösterdikleri muhabbetin onda birini Hz. Hasan’a göstermezler. Çünkü Hz. Hasan-ı hilafeti niye Hz. Muaviye’ye teslim etti’ derler. Hz. Fatıma’dan öyle bahsederler ki sanki Hz. Resulullah’ın tek kızı vardır. Oysa Allah Resulü’ün (Hz. Fatıma, Zeynep, Rukiye ve Ümmü Gülsüm) olmak üzere dört kızı vardır. Bilhassa Hz. Osman’a olan nefretleri o kadar fazladır ki, bu doğal olarak Allah Resulü’nün kızlarını âdeme mahkûm etmek gibi acem takiyyeciliği ve ihanetini göstermektedir.
Diğer taraftan Hz. Ömer, Ebu Lülü adlı bir İranlı bir Mecusi tarafından şehit edilmiştir malumunuz. Ebu Lülü’nün kabri –teşbihte hata olmaz- bir veli gibi üstüne saray misali türbe yapıldığı ve her gün dualarla ziyaret edilmektedir. Rafizilerin Hz. Ömer’e kini hilafet sebebi ile değil aksine darmadağın ettiği Farisi orduları ve fethettiği Fars şehirleri sebebiyledir. Nihayetinde Hz. Ömer yeryüzünü bu Mecusilerin şerrinden ve zulmünden arındırmış ve ateşgedelerini söndürmüştür.
Farisi faşizmin bir başka resmi Fatımilerdir. Haçlılara karşı destanlık bir savaş veren Selahaddin Eyyubî 1171’de, Kızıldeniz sahilindeki liman şehri Eyle’yi fetheder ve Atabeg Nüreddin Zengi’nin isteğiyle 1171’de, Cuma Hutbesini, hasta Şiî Fatımî Halifesi Abid adına değil Bağdat’taki Abbasî Halifesi adına okutur. Selahaddin Eyyubî, Fatımîleri Haçlı emperyalist saldırılarından korumasına rağmen, Şiî-Fatımîler Haçlılarla işbirliği yapıp, kendisine kahpece tuzaklar kurdular, suikastlar tertib ettiler.
Selahaddin Eyyubî tarihe ışık tutacak mânâda, ustaca bir manevrayla tüm Şiî-Fatımî yönetimini imha ederek, Şiî-İsmailî’lerin kalesini Ehli Sünnet’in kalesine çevirdi. Kudüs Hıristiyanlar tarafından, Fatımîlerin elinden alınmıştı. Ancak Şiî-Fatımîler bunu büyük bir kayıb olarak görmemişlerdi. Aksine, Müslümanlığın, en az Katoliklik! kadar tutucu kesimi olan Ortodoks! Sünnîlerle savaştıkları için, Hıristiyanlarla ittifaka girdiler. (Tıpkı bugün Irak’ta Haçlılara karşı savaşan Sünnî ve Haçlılarla işbirliği içinde bulunan Şiîler gibi) Kudüs’ü geri alabilmek için Haçlılarla savaşanlar Sünnîlerdi, arkadan vuran ise Şii Fatımiler.
Yavuz Sultan Selim Han… Günümüz Safevîlerinin yoğun karalama propagandasına maruz kalan büyük dâvâ adamı, aksiyon sanatçısı ve İslâm birliği dâvâsının remz şahsiyeti. Batıcılığa karşı zaferden zafere koşarken, ilk zuhurlarından itibaren İslâm devletlerini arkadan hançerlemeye odaklanmış Şiî- Safevî terörünü ve fitnesini temizleyen Türk Beyi.
Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran’da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve doğuda hem Osmanlı Devleti için hem de Âlem-i İslâm’ın birlik ve beraberliği için, siyasî ve dinî açıdan tehlike arzeder hâle gelmişti. Şehzâde Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve babasını İstanbul’da ikaz dahi etmişti. Fakat II. Bayezid, tedbir alamamanın yanında, Şiîlerin tahrikiyle çıkarılan Şahkulu isyanını da önleyememişti. Anadolu’yu Şiîleştirme hedefini güden ve her geçen gün bu hedefine daha da yaklaşan Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu.
Yavuz Sultan Selim Han… Günümüz Safevîlerinin yoğun karalama propagandasına maruz kalan büyük dâvâ adamı, aksiyon sanatçısı ve İslâm birliği dâvâsının remz şahsiyeti
Nihâyet Yavuz Sultân Selim padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal’in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türk aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Çünkü olan biteni yakından takib eden Yavuz Sultan Selim, Şiîleşmiş Türkmenlerin de içinde bulunduğu Safevî artıklarının temizlenmesi ve imha edilmesini, Anadolu’nun güvenliğini sağlama almak ve yarın Batı’ya düzenlenecek herhangi bir akında arkadan vurulmamak için gerekli görüyordu. İktidar hırsıyla kudurmuş Safevîler, Şiî halka şirin görünmek ve samimiyetlerini isbat etmek için, her biri Safevîlerden daha samimi Kerbelâ üzüntüsü ve Ehlibeyt muhabbeti içinde olan Sünnî halkı “Kerbelâ” ve “Sıffîn” aşkına boğazlamaya, Şahkulu gibi eşkıya liderlerinin başkanlığında, Anadolu’da Şiî-Safevî terörü estirmeye başlamışlardı.
İşte Yavuz Sultan Selim, bu tehlikeli gidişe dur demek için, kendinden sonra geleceklerin İslâm bayrağını Viyana önlerine kadar güvenle taşımalarını sağlayacak olan adımı atarak, Çaldıran Seferi’ne çıktı. Allah’ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi sayesinde, Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki siyasî ve mutaassıb Şiî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim’in yanında yer alan Sünnî Kürt aşiretlerinin büyük rolü vardır.”
Benzer durum Kanuni döneminde de yaşanmış Şii ihanet cephesi yine gereken cevabı almıştı.
Dün İslâma ve Müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliğine giren ve Hz. Ömer’den Selahaddin’i Eyyubiye kadar sayısız güzide insana kalleşçe arkadan saldıran İran bugünde aynı strateji ve ahlak ile davasını sürdürmektedir.
Kendilerine “Koalisyon Güçleri” adını vermiş haçlı orduları ile işbirliği yaparak Afganistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de Amerikan askerleri ile birlikte katliamlar ve işgaller gerçekleştirdi, milyonlarca müslümanın kanına girdi. Amerika’nın Afganistan harekâtını başından beri destekledi, hatta bazen zor durumda kalan NATO askerlerinin kurtarılması için hava sahasının kullanılmasına bile izin verdi. ABD-İsrail-Fransa-İngiltere gibi barbarlarla beraber girdiği Irak’ta taş üstünde taş baş üstünde baş bırakmamış, şehirleri, köyleri yağmalamış, milyonlarca insanı soykırıma tabi tutmuştur. Maliki Hükümeti adlı eşkıya yapılanması, Bedir Tugayları, Kudüs Tugayları, Irak Hizbullahı, Mehdi Ordusu ve Ölüm Tugayları, gibi Şii çeteler “Koalisyon Güçlerinin” savaş makinesi gibi tarumar ettiği bu yerlere çekirge sürüsü gibi dalıp Irak’ı yakıp yıktı. Bugün, Şii lobilerinin ağ gibi sardığı ülkemizde, Şii lobileri vasıtası ile Şii Terör örgütlerinin işkence ve yağmaları gözden kaçırılmakta ve Emperyalizm destekli medya aracılığı ile Sünni’ler aleyhine nefret iklimi oluşması sağlanmaktadır. Bu örgütlerden en iğrenci camileri yakması ve Filistinlileri öldürmesi ile öne çıkmış Mehdi Ordusu namlı Şii terör örgütüdür. 2003 Irak İşgali ile birlikte alenen Sünnileri hedef almaya başlayan Mehdi Ordusu, bir gün içinde onlarca Sünni camisini, içinde imamı, müezzini ve cemaati ile birlikte bombaladı, yaktı, yıktı. Irak’ta giriş – çıkış ve sokağa çıkma yasağı uygulanan Sünni mahallelerde yaşayan masum halk, bu Şii militanlar tarafından çoğu kez tutuklanarak işkence merkezlerine götürüldü, cesetleri ıssız mekânlara, çöplere ve nehirlere atıldı. Iraklı Sünni mazlum halk, Mehdi Ordusunun yaptığı işkencelerin Amerikan işgalcilerini aratacak boyutta olduğunu söylemektedir. Şii Mehdi Ordusu’na verilen bir diğer görev ise, Irak’ta mülteci konumunda bulunan Filistinlilerin katledilmesidir. Şii Mehdi Ordusu, İsrail zulmünden kaçarak Irak’a sığınan Filistinli mültecileri, İsrail’i aratmayacak şiddette acımasızca katletmektedir. Filistinli mülteciler yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. Haşdi Şabi ise bir çok Şii çeteyi çatısı altında tutarak sadece Ehli Sünnet dünya ile savaşır.
BİZ İSLAM İTTİHADI DAVASINDA YAVUZ SULTAN SELİM’E BİATLIYIZ
İran Her Daim Batı Dostu
Batı emperyalizminin her zaman söylene geldiği üzere Ortadoğu merkezli topyekûn İslâm coğrafyasında estirdiği terör, yürüttüğü işgal politikaları ve en küçük teferruata kadar kültür imhacılığının gayesi bölgenin sadece yer altı ve yerüstü ekonomik kaynakları değil, yüzyıllar sonra kazandığı dünya iktidarını İslâm’a Ehli Sünnet Ve’l Cemaatin devletleştiği Müslümanlara kaptırma korkusudur. Bunun içinde üç yüz yıla yakındır “Ortadoğu Araştırmaları Disiplini” adını alan Oryantalizm(şarkiyatçılık) aracılığı ile bölgeyi, inançları, inançlar ve kavimler arasında ki farklılıkları, sorunları araştırdı ve öğrendiler. Öyle ki bölge insanlarının etnik köken tarihlerine, inanç ve akide yapılarına dair eserler bile yazarak “kaynak eser” hükmünde zihinlere aktardılar. Çalışmalar bilimseldi. Kisve ve anlayış ‘ilmi araştırma’ idi. Ama bununla birlikte geliştirilen zihniyet ve oluşan fikir ile zihinler yeni bir düşünce için dizayn ediyordu. Kimlerle nereye kadar işbirliği yapacaklarını, hangi konularda ne kadar taviz verebileceklerini, kimlerin kimlerle tarihi sorunları olduğunu ve yine aynı tarihte kimlerin batı ile daha yakın bir işbirliği sergilediğini gözden geçirdiler. Bundan sonrası sadece bunu kullanabilmek ve hayata geçirebilmekle ilgili idi. Carneige, Rockefeller, Rothschild ve Ford kuruluşları bunu finanse ettiler. Rand Corporation, Savunma Analizleri Enstitüsü, Deniz Harp Analizleri Merkezi, Beşer Yaratıcılığı Araştırma Bürosu vs. önemli “oryantalist” merkezlerden bir kaçıdır. Vehhabiler, Selefiler, Mezhepsizler, Fetullah, Efgani, Abduh, yeni yetme mutezileler, şeriatsız tarikatlar, tarikate düşman sözde şeriatçılar, demokrat Müslümanlar, muhafazakârlar, ılımanlar, modernistler, reformacılar, şia ile ehlisünnet arasında sözde uzlaşmacılık altında “hak ile batılı karıştırma” girişimleri, dinler arası diyalogla “dinleri birleştirme” girişimleri, Hıristiyanlara kâfir demeyen güruh, batıyı büsbütün taklit ederek cinayetlerin en büyüğünü işleyen binlerce yıllık kültür birikimin katilleri kemalistler falan hep bu yapının derinleştirdiği, geliştirdiği ve müslümanların içine bir fitne olarak serpiştirdiği unsurlardır.
Batı bunları yaparken aynı coğrafyaya karşı İran’da benzer bir hamle yapıyor ve Batı ile paralel kendi mezhepçi dünya görüşünü, takiyyeci tavır ve politik hamleleri arkasına saklayarak bir takım lobiler ve medya aracılığı ile yaymaya çalışıyordu. İran lobiciliği Batı tarafından da fiilen olmazsa da fikren desteklendiği için herhangi bir mukavemet ve tepki görmüyordu. Nihayetinde paylaşılmak ve paramparça edilmek istenen coğrafya Ehli Sünnet coğrafya idi. Bu çerçevede İran hem şii yayılmacılığını gerçekleştiriyor hem de Şiileri tek bir bayrak ve ses altında toplamaya gayret ediyordu. Şii İran’ın ezeli rakibi “Ehli Sünnet” akidesine sahip olan bir devletti. Yoksa ne Batı ne de İsrail İran’ın umurunda değildi. İran tarihi bunun en canlı misalleri ile doludur.
İran’ın misyonu, “İslam” etiketini kullanarak Müslüman kitleler üzerindeki etkinliğini artırmak, Şiiliği yayarak siyasi güç ve hâkimiyet alanını genişletmektir. Bu konuda İran ABD-İsrail’in desteğiyle ciddi mesafe almıştır; Irak Şiileşmiştir. Pakistan ve Afganistan’da yine ABD-İsrail desteğiyle Şiiler ciddi mevzi ve üstünlük kazanmışlar, yönetimde etkin olmuşlardır. Ayrıca İran, İslam coğrafyasında Şii bir eksen oluşturmakta ve Rusya-Çin-Hindistan gibi ülkelerle de irtibata geçerek ortak paktlar-örgütlü antlaşmalarla da meşguldür.
İran’ın Suriye ve Irak Maliki hükümeti ile yaptığı bir mezhep dayanışmasıdır. Hatta buna Lübnan Hizbullah’ını da katabilirsiniz. Suriye İran’ın öteden beri müttefikidir. Nusayrilerin Şia ile hatta İslam’la uzak-yakın bir alakası olmamasına rağmen, Suriye yönetimi İran yanında ve Şia ekseninde yer aldığından dolayı İran Esed’in bir numaralı destekçisi ve Sünni katliamların sorumlusudur. Malum olduğu üzere ABD-İran ittifakı neticesi işgal ve yağma edilen Irak Şiileşmiştir ve şu anda İran’ın tabii müttefikidir. İran’ın en büyük derdi Ehli Sünnet Müslümanlardır. Mesela; daha devrimin 3. yılında, yani 1982 Hafız Esad’ın Hama-Humus’ta 60-80.000 Müslüman’ı katlettiği dönemde, İran, Suriye rejimine ses çıkarmamış, destek olmuştu. Irak’ın işgal edildiği 2003 yılından bugüne kadar yaklaşık bir Milyon Sünni benzer şekilde ABD destekli Şii yönetime bağlı Irak Ordusu ve Şii milisler tarafından katledildi.
Yeryüzünde Müslümanlara yönelik terör saldırılarında en barbar ve en hain kim diye sıralama yapıldığında İran, İsrail’den sonra ikinci sırayı alır. O kadar ki her ikisinin de yaptığı zulmün, işkence ve kafa kesmenin, tecavüz ve yağmalamanın, sürgün ve kıyımın benzerini tarihte hiçbir iblis ve firavun yapmamıştır. Bugün Irak’ta Sünni insanlar öylesine bir barbarca işkenceye tabi tutulmuş ki Şii teröristlerin eline düşmektense ABD’lilerin Guantanomosu’nu tercih edebilmektedir. Nihayetinde kökleri teröre dayanmakta, Abdullah bin Sebe’den beri kökten Yahudi yetiştirmesi olarak İslâm’a ve Müslümanlara düşman olarak varolmuşlardır.
BİZ İSLAM İTTİHADI DAVASINDA YAVUZ SULTAN SELİM’E BİATLIYIZ
Yararlanılan Kaynaklar
Hamid Ahmedi, İran: Ulusal Kimlik İnşası, çev.Hakkı Uygur. İstanbul: Küre Yayınları, 2009
Ervand Abrahamıan, Modern İran Tarihi, çev. Dilek Şendil. İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2019
Muhammed Surue Zeynel Abidin, Mecusilerin Dönüşü, çev. Hüsrev Subaşı, İstanbul: Guraba Yayınları, 2014
http://irananaliz.wordpress.com/ (21.08.2021)
Abdullatif Kazvini, Safevi Tarihi, çev. Hamidreza Mohemmednejad, Ankara: Birleşik Dağıtım Kitabevi, 2011
Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran, Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler, İstanbul: Seta Yayınları, 2019.
Hüküm Dergisi 117. Sayı
