
Ercan Çifçi - Araştırmacı Yazar
TAHA ABDURRAHMAN; ÖZGÜN BİR MODERNİST
Doğumu Fas’ın Cedide şehri, 1944. Eğitimci bir babanın oğlu. İlk ve ortaokul eğitim süreci aynı şehirde, dini bilgi ve hafızlık eğitimi medrese hocası babadan. Dâr-ı Beydâ’ şehri ise lise eğitimine mekân. Fas’ın 1956 senesinde Fransa’dan bağımsızlığını elde etmesinden bir yıl sonra kurulan V. Muhammed Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü’nde yükseköğrenimini ve ünlü
Sorbonne Üniversitesi’nde dil felsefesi ve mantık başta olmak üzere birçok farklı alanda ise doktora ve sair eğitim… İhtisas konusu, mantık ve dil. Doktora tezi; “Dil ve Felsefe: Ontolojik Dilsel Yapılarda Bir Araştırma”. Eserleri dil felsefesinde ki modernist gelişmelere açık bir yapıya ve analitik felsefe yer yer hâkim yaklaşıma sahip. Diyalektik materyalizm ve mantıkçı pozitivizme mesafeli, hatta ikincisinin tükendiğine olan inancından dolayı fikren alakasız. Bu yüzden yönelimi daha çok doğal dil felsefesine. Çalışmalarının önemli bir kısmı bu anlayış üzere örgülü. Batı fikir ve aksiyonda hep kötü, ürettiği önermeler bir müddet sonra hem ilmi hem de ulvi sıkıntılar doğurmakta. Ruhlar bu başıboşlukta kaybolmaya ya da serkeşleşerek uyuşmaya mecbur. Taha Abdurrahman bu çıkmazı gören ve eleştirilerini eserleştirenlerden. Ancak fikren ona olgunluk veren şey “akli” olarak bu fark edişle değil kalbi anlamda Fas’ın en büyük Sufi tarikatlarından Kadiriye el-Budişişeyye pınarından nasiplenişle. Arap dünyasında “ahlak filozofu”, “mutasavvıf filozof” ve “felsefe fakihi” gibi isimlerle anılan Taha Abdurrahman’a “sufi filozof”un da eklenişi bu vesileyle. 70’li yıllardan itibaren mantık, felsefe, dil felsefesi ve ahlâk felsefesi üzerine çok sayıda çalışma kaleme alış. Ülkemizde tercümeler ile görünmesi ise 90’lı yıllardan itibaren.
1988’de “Fî Usuli’l-Hivâr ve Tecdidi İlmi’l-Kelâm”, 1995’te “Tecdidu’l-Menhec fî Takvîmi’t- Tûrâs” isimli eseriyle “Fas İnsanî Bilimler” ödülü, 2006 yılında “Suâlu’l-Ahlâk: Müsâhemetun fî’n-Nakdi’l-Ahlakiyyi li’l- Hadâseti’l-Garbiyye” telifiyle “Isesco”nun İslamî Araştırmalar Ödülü, 2014 senesinde VI. Muhammed İslam Düşüncesi ve Araştırmaları ödülü gibi ulusal ve uluslararası pek çok bilimsel ödüle lâyık görülmüş olan Tâhâ Abdurrahman ülkemizde de “İslam düşüncesinin ihyasına yönelik yüksek felsefi çabası, disiplinler arası yaklaşımın yanı sıra geleneksel birikimi dikkate alan kuşatıcı yöntemi” dolayısıyla Necip Fazıl Uluslararası Kültür Sanat Ödülü'nü aldı. Rabat’ta yer alan “Mütefekkir ve Araştırmacılar Hikmet Forumu”nun başkanlığını yapan Taha
Abdurrahman 23 Temmuz 2024’te eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in başkanlığını yaptığı İslâm Düşünce Enstitüsü’nün (İDE) davetiyle, İstanbul’daki TDV İslam Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) “Özgün Bir İslam Felsefesi Nasıl İnşa Edilir?” başlıklı bir konferans verdi. Yazımızda bu vesileyle kaleme alındı.
İnsan ve Fikir Krizi
Skolastik dünya bir bataklıktı; fikirde, yaşamda, anlayışta ve hukukta. Engizisyon bu bataklığın dışavurumu idi. Bilim sıkışmış, kültür yozlaşmış, kimlikler kaybolmuş, kilisede tezahür eden “Mutlak’a bağlı anlayış” nesneleşerek bir iktidar aracına dönmüştü. Batı dışı dünyada teori ve pratik insanlık için bir tehdit aracı değil gelişime duyarlı bir medeniyet unsuru idi. İslam dünyası bu manada batı için hem model hem de beslenme açısından büyük bir kaynaktı. Abbasiler, Endülüslüler, Eyyubiler ve Selçuklular estetikten felsefeye, tıptan tarihe, mimariden sosyal bilimlere harikulade bir tablo oluşturmuşlardı. Batı, bunlara kıskançlık ve hasedin yanısıra gıpta ile bakarken kendi içinde şifalı bitkilerden ilaç hazırlıyor diye binlerce kadına cadı iftirası atarak çarmıha germeye, dünya dönüyor dediği için bilim adamlarını yakmaya, Aristo’nun ay altı âlem teorisini reddetti diye bilim adamlarını aforoz edilip öldürmeye devam etmekteydi.
15 ve 16. Yüzyıllar kilisenin artık bir nefret merkezine döndüğü yüzyıllardır. Ancak bu dönem aynı zamanda modern düşüncenin yaşam alanına girdiği, teoride var olanın artık pratikte de kendini göstermeye başladığı bir zaman dilimidir. Fikir üretiminin Rönesans ve Reform hareketleri olarak seyrettiği bu tarihlerde Francis Bacon, Newton, Kopernik ve Bruno’dan beslenen bilimsel yöntem, Descartes’in metodik şüphecilik olarak örgüleştirdiği Kartezyen felsefe, Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes gibi filozofların şekillendirdiği hukuk felsefesi
ve insanın merkeze alındığı hümanizm gibi felsefi düşünceler öne çıkmıştır. 17. Yüzyıldan itibaren kilise ve temsil ettiği anlayış devreden çıkarılmaya ve modern düşünce pekişmeye başlar. Hızla değişen bu yeni toplumda akla güven artmış, özgürlüğü engelledikleri düşüncesiyle siyasi ve dinî otoritelere karşı gelinmiştir. Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gerçekleşmiş, sosyalizm, feminizm, liberalizm gibi akımlar sistemli bir “bütün fikir” halinde görülmeye başlanmıştır. Sanayi devrimi ile birlikte başını İngiltere’nin çektiği, daha seri üretim yapan fabrikaların kurulması, makine çeşitliğinin artması, ulaşım araçlarının hızlanması ile dünya genelinde kültürel değişim ve emperyalist kültür ihracı modernizmin yaygınlaşmasını
sağlamıştır. Bu kültür ihracı, öncesi yıllardan devralınan sömürgeciliği hızlandırmış, bir asır sonra hammadde, pazarların kontrolü ve devletlerin kolonileştirme tarzı ele geçirme planları sebebiyle iki dünya savaşı gerçekleşmiştir. Görünürde ekonomik gibi görünen bu iki büyük savaşın arka planında, fikri akımlar ve aydınlanma çağı ile başlayan tabiata hâkim olma arzusu, tanrının reddi ile birlikte doğan pozitist/pragmatist/liberal düşünme biçimlerinin aklı ve Avrupa merkezli birkaç kavmi seçkinleştirme ve yüceltme vardır. Batı, insanlığı hem ekonomik hem de fikri olarak büyük bir krizin ortasına getirip bırakmıştı. İnsanlığın kurtuluşu için “insan merkezli” bir modernite inşa etmiş, “tanrı öldü” metaforu üzerinden ilahi olan ne varsa insan zihninden silmeye kalkmıştı. Mücerret mevzuları, metafizik ifadeleri vasat seviyede tutarak marjinalleştirmiş, akla ve bilime dayalı olan bilgiyi ise mutlakıyet addedecek derece aktüel hale getirmişti. Ekonomik olarak da tarihin hiçbir diliminde görülmeyen bir katliam zinciri, tabiat tahrifi, doğal ortamın bozulması, mülkiyet yağması ve insan neslinin kirletilmesi gerçekleştirilmiştir.
Aydınlanma Çağı adı verilen 18. Yüzyıl ve sonrası dönemde “ilerleme, uygarlaşma, modernleşme, demokrasi, küreselleşme” gibi ortaya çıkan kavramlar sömürgeciliğin taşıyıcı ideolojileri olarak hem batı dünyasının hem batı dışı dünyanın emperyalist egemenlik gayesinin sürekli yenilenen “müphem” unsurları olmuşlardır. Aydınlanma Filozofları bu hususta yalnız değildir; kilise otoritesinden kopmuş Aydınlanma Filozofları ve bilim adamı suretinde İbrani İlahiyatçıları birliktedirler ve dünyada yaşatılan fikir, tabiat, ekonomi ve insani krize ortaktırlar. Bu ortak sömürgecilik anlayışında bilim, teknoloji, sanayi ideolojileşir, egemen güç dışında bütün insanlık nesneleşir, doğa ve toplum hızla parçalanır, tanrılığa soyunmak gibi güç gösterileri mutlak fikrin yerini alır. Batı her gittiği yere bu uçsuz bucaksız insan ve fikir krizinigötürdü; toplumları Bauman’ın değişiyle ıskartalaştırdı, göçebe(mülteci) hale getirdi. İnsanlık ruhunu yitirmekle kalmadı, bedenini tüketti, biyolojik varoluşunu inkâr etti, tüketim çılgınlığı ile barbarlık, tecavüz ile medeniyet, yağma ile zenginlik birleştirdi. Düştü, düşebildiği kadar en derine düştü. İnsanlık yeni bir anlam arayışına girmek zorunda kaldı.
Taha Abdurrahman böylesi bir ortamda sesini yükseltenlerden; eksik gedik bir fikir mustaribi olarak problemi görüp çözüm üretmeye gayret edenlerden.
Anlam Arayışı ve Yenilenme
İnsanın anlam arayışı “Ben kimim, niçin varım?” sorusuyla başlayan, ıstırap ve hayretin içiçe geçtiği, ferdin anlamsızlık duygusundan kurtulup hayatına belli bir ideal ve gaye kattığı süreçtir. Batı tefekkürü bu çerçevede milletlerin yaşam gayelerini çalmakla kalmadı yerine teklif ettiği şeyle büsbütün anlamsızlık çukuruna gömdü. Toplumda hızla artan benmerkezcilik ve akabinde görülen yalnızlaşma sürecinde kitleler hızla sapkın hazların, -yasal yahut değil- bağımlılıkların, manevi doyumsuzluk ve seçkin olma gibi arzuların esiri oldu. Tanrısız bir ahlak, ideolojileşmiş bilimin ürettiği yasalar, yığına dönmüş grupların anlık heyecanları modern toplumbilimcilerin en başat mevzuuna döndü. Sadece Batı değil Batı’nın geçtiği bütün coğrafyalarda artık isyan derecesinde bir itiraz ve arayış var; anlam arayışı. Anlam bir şeyin ruhu özü. “Doğru düşünce olmadan doğru düşünme faaliyeti olamaz” ölçüsünden hareketle “anlam arayışı”, “ruhun hakikate karşı koşusu, refahı, insanın nefes alışı”. Tek bir farkla, “bilinen aranılır” ki bulma olsun, yoksa “insan aradığının ne olduğunu bilemezse bulduğunun da ne olduğunu bilemez.” Bilinen İslam!.. Hakikat menbaı bize bildirilen İlahi kelam; Kur’an ve Allah’ın Resulü…Bilinen aranılır; Mutlak Hakikat malum; Hakikatlerin keşif ve tezahür alanı geniş, nihai noktada, hakikatlerin hakikati nerede? Fertte toplu topluluk hakikatinde. (Mirzabeyoğlu, 2016:49-58)
Taha Abdurrahman’da bu hakikat nispetinde varlık âleminde keşif alanının genişliği, insan zihninin algılama ve ifade etmede ki zenginliğini fark eder. Ancak hakikat arayışı ile ilgili farklı bir tespitte bulunur; “Hakikate ulaşmanın sadece bir yolu yok. Bilakis sınırsız şekilde çeşitlilik arz eden yolları var. Çünkü hakikatin bizzat kendisi –hâkim görüşün aksine- değişmez ve sabit değildir. Tersine onda aslolan değişip yenilenmesidir. Aslı gereği durmadan yenilenen bir şeye ulaştıran yolda çoğalıp çeşitlenmelidir.” (Abdurrahman, 2023: 11) Taha Abdurrahman bu sözleri konuşma/muhavere usulünü anlatırken söylemektedir. Ancak bu ifade her şeyin sürekli bir değişim içinde olduğunu söyleyen ilk çağ filozoflarından Heraklitus’u akla getirmektedir. Mantık ilminin kendi kurgusu içerisinde “hakikat yoktur” diyen kişinin hakikati bizatihi bu sözün kendisi olur. Nihayetinde hakikatin dışında olmanın yani “bilinen aranılır” hükmünden kaçmanın yolu yoktur. Bu ifadede ki çelişkili duruma rağmen Taha Abdurrahman’ın gayesinde ki “muradı kestirebilmek” mühimdir. O bir ihtiyacı, bir silkelenme ve kendine gelme, dilde ve fikirde orijinal bir şeyler ortaya koyma, donma ve çürümeden kaçınma gayesine matuf bir yenilenme ihtiyacını dile getirmektedir. Bu yüzden meseleye şematik anlamda “bütün fikir” sadedinde bakmak ve Taha Abdurrahman’ın farklı anlatımlarına müracaat etmek “yenilenme” kavramından neyi işaret ettiğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Kaldı ki Taha Abdurrahman hem kavram üretimi ve manalandırma da hem de terim olarak açmada aceleci değildir. O yenilenme bahsini eserlerinin önemli bir kısmında farklı anlam dilimleri ile “rûhu’l-hadâse/yenilenme ruhu” yerine “hakîkatü’l-hadâse/yenilenme gerçeği”, “akîdetü’l-hadâse/yenilenmenin akidesi”, emru’l-hadâse/yenilenme meselesi” gibi de kullanmaktadır.Yazımızda dikkate alacağımız kavram “yenilenme ruhu”dur. Bundan kasıt ne?
Asılın kendisi değil malum. Asıl İslam. “İslam yenilenmez, anlayışı yenilemek gerek. Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi…” Necip Fazılla mahyalaşan hakikat malum. O halde yenilenme aynada. Aynayı yenilemek? Abdurrahman burada bütün iyi niyetine rağmen büyük bir handikapa düşer. İslam yenilenmez bunda kat’i ve nettir. Lakin modernite kavramını “yenilenme” olarak üst dil/üst manaya taşır. Batı modernitesini bir pratik olarak görür; tıpkı Japon Modernitesi, Alman Modernitesi, Rus Modernitesi gibi bir İslam modernitesi olduğunu söyler. Bu çerçevede tek tip bir modernlik değil çok sayıda ve birbirinden farklı moderniteden bahsetmek mümkün olur. Batı modernitesi kötü olabilir, bu durum modernitenin yani yenilenmenin kötü olduğu anlamına gelmez, der. Önerme izleği olarak doğru olan bu ifadeler “Bütün Fikre” icra edildiğinde ve Modernizmin kökeni ve İdeolojileşmiş haline bakıldığında “Yenilenme Ruhu = Modernite Ruhu” yahut “yenilenme = modernizm” yanlış bir tarif ve modelleme olur. O bu handikapın farkındadır ve görmüyor değildir. Tâhâ Abdurrahman’ın ifadesine göre bazıları bu kavramı(modernizmi) “Batı’da başlamış olan ve birbirini takip eden uzun bir tarihî dönem olup bilahare etkileri dünyanın bütününe sirayet etmiştir” şeklinde tarif etmiş ancak fikir ayrılığı yaşadıklarından bazıları moderniteyi XVI. Asırda başlamış ve beş asır sürmüş olup Rönesans, Reform hareketleri, Aydınlanma, Fransız devrimi, sanayi devrimi, teknoloji devrimi ve bilişim devrimi süreçlerini içine alan zaman dilimi olarak tarif etmiştir.Bazıları ise modernliği bu döneme damgasını vuran nitelikler üzerinden tarif etmeye kalkmış onlarca çeşit farklı tarif çıkmıştır. Mesela “Modernite akıl, ilerleme ve özgürlük gerekçesiyle ayaklanmadır” ve “Modernite ilim ve teknoloji yoluyla tabiat, toplum ve kişilik üzerinde egemenlik kurmaktır” şeklindeki tanımlar, bunlardan bazılarıdır. Moderniteyi bu niteliklerden biriyle sınırlandıran şu türden tarifler de yapılmıştır: “o, gelenekle ilişiği kesmektir”, “o, yeni olanı talep etmektir”, “o, evrenden kutsallığı kazımaktır”, “o, akılcılıktır”, “o, demokrasidir”, “o, insan haklarıdır”, “o, dinle bağı koparmaktır”, “o, laikliktir.”(Abdurrahman, 2022: 24) Bu tanımların bilgisine vakıf olan Taha Abdurrahman yine de tezinden vazgeçmez. Çünkü ona göre “Yenilenmenin olumsuz görülmesine sebep olan şey ise onun fiilî (de facto) durumunu ifade eden Batılı modernite anlayışının, yenilenmenin temel ilkelerinin tatbikinde hatalı uygulamalara gitmiş olmasıdır. Dolayısıyla kusurlu olan yenilenmenin kendisi değil, Batılı uygulamadır; yani modernitedir.” (Abdurrahman, 2022: 27) O aslında, Batı’da kurulan “maddeyi merkeze alan yenilenme modeli – Batı Modernitesi” ne alternatif olarak “mâneviyat merkezli yenilenme modeli – İslam Modernitesi” inşa etme gayesindedir. Ancak Batı Tefekkürüne, yine kök ve ideolojik gelişmesi Batı’ya ait olan bir dil ve anlayışla karşı olunmaz. Bu durum sadece zıddını yaşatmakla kalmaz ortaya konulan bütün orijinal fikirlerinde Batı tefekkürüne entegre edilmesine sebep olur.
Malum olduğu üzere Batı tefekkür tarihinde sürekli bir anlayış yenileme, kopma ve değişim vardır. Mitolojiden doğa felsefesine, Yunan Aristokrasisinden Roma kültürüne, Nasranilikten Roma paganizmi ile terkip edilerek iktidarını sürdüren imparatorluk tecrübesine, patristik ve skolastik dönemden modernizme, hümanizmden posthumanzime ve şimdilerde postmodernizme inkılap edişi. Yaşanan yenilenme durumu din ve ahlaki çürümeden kaynaklanan bir varoluş/varlık hali yenilemesi değil bilakis iktidar, ekonomi ve güç paylaşımı yenilemesidir. Bugün yaşanan postmodernizm, Batı’nın modernizm pratiğinde ki eksiklerinin, engellerin, modernizmle birlikte hala revize edilmemiş katı olan ne varsa eritmenin, akışkan hale getirmenin sistematik halidir. Postmodernistlerin modernizme getirdikleri eleştiri onu red ve inkâr için değil Batı Tefekkürünün çıkmaza girdiği noktada yenilenmesi içindir. Batı,postmodernizmle, posthumanizmle, küreselleşme, dünya vatandaşlığı ve transhumanizm gibi ideolojik kavramlarla bir anlayış yenilemesi yapmaktadır. Taha Abdurrahman bu çerçevede Batı modernitesini “kötü bir örnek” olarak görüp etki seviyesi ve fikri derinliği yüksek eleştiriler yapmaktadır. Bilhassa günümüzde, Arap dünyası özelinde olmak üzere modernist Kur-an Okuma biçimlerinin problemli olduğunu söyleyen Abdurrahman, bu tür taklitçi yani gelenekten kopuk batı modernitesini olduğu gibi benimseyen okumaların belli planda ve kasıtta hareket ettiklerini söyler. Kur’an ayetlerinin ilâhî konumdan beşerî konuma indirgenmek istendiği “Beşerîleştirme planı”, Kur’an ayetlerinden gaybîlik ve müteşabihlik özelliklerini kaldırmayı hedefleyen “aklîleştirme planı” ve Kur’an âyetlerini içinde vücut buldukları şartlarla ve muhtelif vakalarla irtibatlandırarak topyekûn zamana hitap edişini kısıtlayıcı “tarihselleştirme planı”nın İslam modernitesinin ve İslam evrenselliğinin karşısında olduğunu söyler. Kendisini teklif ettiği “özgün okuma” ise –ki o da modernite ruhuna bağlıdır- batı taklitçiliğinden uzak, gelenekten kopmayan bir okumadır. Bu tür bir okuma gelenekle batı arasında tercih yapmadan ikisinden de yararlanma gibi, görünürde makul fakat işleyişte paradoksal bir durum oluşturmaktadır. Abdurrahman kavram ve tez üretiminde oldukça başarılıdır ve ikna edici önermeleri vardır. O burada da tezini kuvvetlendirmek için mealen, özgün okuma “kutsallığın bertaraf edilmesi” yerine, “insanın saygın kılınması”nı; “gaypçılığın bertaraf edilmesi” yerine, “aklın alanının genişletilmesi”ni; “nasların hükümselliğinin ilgası” yerine de “ahlâkın kökleştirilmesi”ni hedeflemektedir. (Maşalı, 2015: 1-52)Yine Abdurrahman Batı modernitesinin karşı durabilmek için özgün bir dil, özgürlük, evrensellik, felsefi anlayış ve ahlaki duruş gereklidir der. Her ne kadar bunların her biri tek başına bir dünya görüşü altında şube hükmünde ise de mevcut durum bir ihtiyacı, zaruri olan fikri ve kurtuluş reçetesini belirtmektedir. Bu ise “tezatsız” bir bütün halinde dört başı mamur dünya görüşü demektir.
Böylesi çapta bir dünya görüşü inşasından Taha Abdurrahman mahfuz ve mazurdur ancak ortaya koyduğu çaba açısından ve yol açma gayretinden dolayı da taltife layıktır.
Devam edecek...
