TEŞHİR KISKACINDA ÇIPLAK SOKAKLAR: KADIN VE ERKEK

Bu yüzden toplum, bu sapkın ve müstehcen kuşatmaya karşı sessiz kalmamalı; sokağı kirleten her türlü eyleme ve görselliğe karşı hukuki ve örfi baskısını devreye sokmalıdır. Arsızlığın sokakta serbestçe dolaştığı, iffetin ise utangaçça kenara çekildiği bir cemiyet, geleceğini kendi eliyle ateşe atıyor demektir.

ercan-çifci92114

Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar

İnsan, sadece et, kemik ve biyolojik dürtülerden ibaret maddi bir varlık değildir. Onu diğer tüm canlılardan ayıran, ona eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) vasfını kazandıran yegâne unsur; kalbi, ruhu, aklı ve bu değerleri bir zırh gibi koruyan hayâ duygusudur. İslam Hikemiyatı ve Anadolu irfanı, kâinattaki her varlığın bir fıtratı, yani yaratılış mayası olduğunu söyler. Bu fıtratın insan hayatındaki en somut koruyucusu ise mahremiyettir. Ancak modern dünya, küresel sermayenin ve neoliberal kültürün eliyle bu kutsal sınırları yerle bir etmiştir. Bugün sokaklarımız, meydanlarımız ve kamusal alanlarımız, fıtri örtüsünden sıyrılmış, adeta kontrolsüz bir teşhir pazarına dönüştürülmüştür. Sokağı kirleten çıplaklık, yalnızca fiziksel bir rahatsızlığın değil, toplumsal hafızanın, ortak vicdanın ve manevi iklimin uğradığı derin suikastın en net teşhisidir. Sokak, kamusal alandır; yani toplumun ortak oturma odasıdır. Bir kimsenin özgürlük adı altında sokağı çıplaklıkla, müstehcenlikle ve sınır tanımaz bir teşhircilikle istila etmesi, o sokakta yürüyen yaşlıya, çocuğa, aileye ve en nihayetinde o toplumun mukaddesatına yapılmış açık bir hücumdur.

Bu yozlaşmanın en büyük ideolojik ambalajı ise hiç şüphesiz modernizmdir. Yıllarca kadını özgürleştirme, onu zincirlerinden kurtarma ve ataerkil düzene meydan okuma vaadiyle ortaya çıkan modernist söylem, ironik bir şekilde kadını tarihin en büyük sömürü çarkının tam merkezine yerleştirmiştir. Modernizm sanayi devrimi ile birlikte kadını evinden, ailesinden, annelik makamından ve fıtri saygınlığından koparırken ona sahte bir hürriyet vaat etmiştir. Bu sözde hürriyetin bedeli ise kadının tamamen nesneleştirilmesi, yani bir tüketim objesine, bir “ete” indirgenmesi olmuştur. Bu hakikati anlamak için sadece muhafazakâr bir zaviyeden bakmaya gerek yoktur; batı rasyonalizminin kendi içinden çıkan itiraflar da bu acı gerçeği yüzümüze vurmaktadır. İngiliz yazar Laurie Penny, Et Pazarı (Kapitalizmde Kadın Bedeni) adlı eserinde modern kapitalist sistemin kadın bedenini nasıl bir pazar malzemesi haline getirdiğini açıkça ortaya koyar. Penny, feminist hareketlerin sığlığını ve kapitalizme nasıl payanda olduğunu eleştirirken, modern kültürün kadını hem bir tüketici hem de bizzat tüketilen bir et yığını haline getirdiğini savunur. Kitapta vurgulandığı üzere, neo-liberal stratejiler kadın bedenini parçalayarak global sermayenin hizmetine sunmuştur. Kadınlar, güya özgürleştikleri iddiasıyla sokaklarda, ekranlarda begging ve dijital mecralarda kendi bedenlerini idealize edilmiş güzellik faşizminin şablonlarına uydurmak için feda etmektedirler. Feminizm, kadını erkekleştirmeye ve sokağın kuralsızlığına fırlatmaya çalışırken, sistem kadının politik ve insani potansiyelini elinden almış, onu sadece vitrinleri süsleyen, cinsel arzuları kışkırtan bir “et dayanağı” seviyesine düşürmüştür. Yazarın da belirttiği gibi, batılı kadının her yerde sergilenen bedeni, aslında kadını kendi özgün kimliğine yabancılaştıran, paraya çevrilmiş bir cinsellik kültürünün esaretinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, kadını çıplaklaştırarak sokağa döken irade, ona değer veren değil, onu pazarın en ucuz metası haline getiren vahşi bir sömürü mekanizmasıdır.

Anadolu coğrafyasını asırlardır ayakta tutan irfan geleneği ise sokağın, mahallenin ve cemiyetin ahlaki nizamını korumayı esas alır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Eline, beline, diline sahip ol” düsturu, bireysel bir ahlak öğüdü olduğu kadar, toplumsal alanın temiz tutulmasının da anayasasıdır. Sokak, kimsenin canının istediği gibi ahlaksızlık sergileyebileceği başıboş bir arena olamaz. Geçmişte bu toprakların en büyük gücü, toplumsal denetim mekanizması olan mahalle kültürüydü. Bugün “özgürlük” ve “bireysel haklar” maskesi altında değersizleştirilen, fütursuzca çiğnenen değerlerimizi korumak için köklü ve sarsıcı bir duruşa ihtiyaç vardır. Sokağı çıplaklıkla, hayâ yoksunluğuyla ve teşhircilikle kirleten, toplumun ortak ahlak duvarını yıkmaya yeltenen kimselere karşı meşru, hukuki ve kültürel bir mahalle baskısı uygulanması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Buradaki mahalle baskısı, kaba bir şiddet değil; toplumun kendi bağrından çıkardığı ahlaki bir dışlama, ayıplama ve ortak bir kınama kovanıdır. Eğer bir toplum, gözünün önünde sergilenen iffetsizliğe, fuhuş panayırına dönüştürülmek istenen sokaklarına karşı dilsizleşirse, o kirlilik eninde sonunda kendi evinin içine, kendi çocuklarının zihnine sızacaktır. Bu yüzden, sokağın manevi temizliğini korumak, mahallenin ahlaki duruşunu ve çocukların geleceğini korumak demektir. Çıplaklığı bir marifet gibi sunanlara, estetik adı altında bedensel sömürüyü meşrulaştıranlara karşı toplumun her ferdi birer hayâ muhafızı olmak zorundadır. Ortak kamusal alanda arsızlığı sergilemekte beis görmeyenler, toplumun o asil ve kararlı kınama kovanının ağırlığını omuzlarında hissetmelidir.

Üstelik bugün sokağın sınırları sadece asfalt kaldırımlarla ve fiziki meydanlarla sınırlı değildir. Teknolojinin hayatı kuşatmasıyla birlikte, her bir evin içine açılan dijital ekranlar, tarihin en kontrolsüz, en tekinsiz “sanal sokaklarını” inşa etmiştir. Bugün TikTok, Instagram, OnlyFans gibi mecralar aracılığıyla sergilenen dijital teşhircilik, fiziki sokağın kirliliğini doğrudan aile mahremiyetinin kalbine, çocukların yatak odalarına kadar taşımaktadır. Fiziki sokakta yüzü kızaracak olanların, sanal sokakta beğeni, izlenme ve maddi kazanç uğruna iffetlerini mezata çıkarmaları, toplumsal hafızada tam bir ahlak tutulması meydana getirmektedir. Dolayısıyla, “Çıplaklık sokağı kirletir” düsturu, sanal sokakları da kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Ekranlardan akan bu irinli ifsat dalgasına karşı da dijital bir mahalle baskısı, siber bir kınama kovanı örülmelidir. Profiline, yayınına ve diline iffetsizliği ortak edenler, sanal mahallenin asil dışlamasını ve yalnızlaştırmasını omuzlarında hissetmelidir. Ekranı temiz tutmak, sokağı temiz tutmanın; sokağı temiz tutmak ise nesli korumanın ön şartıdır. Ancak bu sayede, kapitalizmin begging ve sahte özgürlük tellalı modernistlerin inşa etmeye çalıştığı o “teşhir pazarı”, Anadolu irfanının hayâ ve vakar duvarına çarparak paramparça olacaktır. Sokağın temizliği kalbin temizliğidir; sokağı çıplaklıktan temizlemek, insanı yeniden fıtratıyla ve şerefiyle buluşturmanın ilk adımıdır. Duvarlara panolar halinde yazılması gereken hakikat şudur: Sokak toplumun aynasıdır; çıplaklık sokağı, sokak geleceği kirletir!”

Ailenin Çözülmesi ve Yuva Emniyetinin Kaybı

Anadolu irfanı ve İslam Hikemiyatı, aileyi yalnızca biyolojik bir zorunluluk ya da sosyolojik bir kurum olarak görmez; onu “beyt” yani emniyetin, sekinetin ve huzurun yeryüzündeki gölgesi olarak kabul eder. Evlilik, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “mîsâkan galîza”dır; yani Allah adına verilen sarsılmaz, ağır ve kutsal bir sözleşmedir. Bu mukavele, erkeği ve kadını nefsin hırçın dalgalarından koruyan, toplumu fuhşiyat girdabından muhafaza eden en güçlü kaledir. Ancak modern çağ, gözünü bu son kaleye dikmiştir. Batı misyonerliği ve neo-liberal ideoloji, asırlardır ordularla yıkamadığı İslam coğrafyasını, aileyi içeriden çürütmek suretiyle istila etmektedir. Bugün adına “Toplumsal Cinsiyet” “ Cinsiyet Eşitliği”, “Bireyselleşme”, “Kendini Gerçekleştirme” ve “Özgürleşme” denilen akademik ambalajlı kavramlar, aslında aile yapısını dinamitlemek için laboratuvarlarda üretilmiş birer kültürel misyonerlik aparatıdır. İnsanımıza “Önce sen, sadece senin mutluluğun, hayatını kimse için feda etme” telkini yapılarak, aile hayatının mayası olan fedakârlık, sabır, vefa ve sadakat duyguları birer pranga gibi gösterilmektedir. Bireyselleşme ideolojisi, insanı kutsal bağlarından koparıp yapayalnız bırakmakta; yalnızlaşan insan ise kapitalist çarkların karşısında savunmasız birer tüketim kölesine dönüşmektedir.

Bu kültürel suikastın en etkili silahlarından biri çekirdek aile modelinin dahi ötesine geçilerek “tek kişilik hayatların” kutsanmasıdır. Geniş ailenin, yani büyükanne, büyükbaba, amca ve halaların koruyucu, denetleyici ve destekleyici çemberinden koparılan modern insan; çekirdek ailede en küçük bir sarsıntıda yapayalnız kalmaktadır. Buna paralel olarak üretilen yapay ekonomik şartlar, hayat pahalılığı ve kariyer fetişizmi, gençlerin önüne aşılmaz duvarlar gibi örülmektedir. Evet, ekonomik zorluklar bir vakadır; ancak kadim örfümüzde evlilik bir rızık kapısı, Hak Teala’nın bereket vaat ettiği bir ibadet olarak görülürken, bugün evlilik adeta lüks bir harcama kalemi ve kariyeri engelleyen bir ayak bağı olarak pazarlanmaktadır. Genç kadınlara ve erkeklere, “Ekonomik özgürlüğünü almadan, kariyerinin zirvesine çıkmadan evlenme” denilerek, hayatın en verimli çağları yalnızlık ve fıtri olmayan arayışlar içinde heba ettirilmektedir.

 

Ancak bu noktada çuvaldızı bizzat kendimize de batırmak zorundayız. Gençlerin evlilikten kaçmasının veya evliliği geciktirmesinin tek sebebi küresel sermayenin oyunları ya da salt dışsal ekonomik şartlar değildir. Bugün bizzat toplumun kendi eliyle ürettiği, kapitalist tüketim kültürüne boyun eğerek ‘örf’ diye dayattığı lüks düğün maratonları, şatafatlı salon yarışları, ağır çeyiz şartları ve bitmek bilmeyen altın talepleri, evliliğin önüne dikilen en aşılmaz israf duvarlarıdır. İslam Hikemiyatı “Evliliğin en hayırlısı, külfeti en az olanıdır” buyururken; modern muhafazakârlık evliliği adeta lüks bir statü gösterisine dönüştürmüştür. Gençleri borç batağına sürükleyen, onları evlenmeden önce tüketen bu materyalist beklentiler, nikâhı zorlaştırırken gayrimeşru yolları dolaylı olarak kolaylaştırmaktadır. Kendi ellerimizle kurduğumuz bu israf çarkı, yuva kurmak isteyen temiz yürekleri durdurmakta, ailenin temelindeki bereketi yok etmektedir. Cemiyet olarak bu sahte, görgüsüz ve dayatılmış adetleri elimizin tersiyle itmeli; evliliği sadeliğin, vakarın ve helalliğin zeminine acilen geri çekmeliyiz.

Özellikle kadınların istihdamına, fıtri nizamı ve annelik makamını hiçe sayacak şekilde aşırı ve dengesiz bir kutsiyet atfedilmesi, aile içi rolleri altüst etmiştir. Kadın elbette değerlidir, üretime katkı sunabilir; ancak kadının çalışmasını “yegâne varoluş gayesi” haline getiren ve evinin hanımı, çocuklarının anası olmasını “eziklik” olarak nitelendiren bu kapitalist dayatma, kadını iş hayatının ağır dişlileri arasında öğütürken yuvayı da anasız, yani esassız bırakmaktadır. Erkeğin kavvamlık (koruyup kollama) vazifesi elinden alınmakta, kadının latif yapısı hoyratça bir rekabet sahasına sürülmekte ve nihayetinde rollerin çatıştığı evler, huzur evi olmaktan çıkıp birer savaş alanına dönerek boşanma rüzgârlarıyla savrulmaktadır.

Sistemin evliliği zorlaştırıp unuttururken, gayrimeşru ilişkileri “birbirini tanımak için flört gerekliliği” adı altında meşrulaştırması ve kolaylaştırması tam bir akıl tutulmasıdır. Bugün modern toplumda evlenmek; tonlarca bürokrasi, ağır çeyiz masrafları ve toplumsal baskılarla bir çile haline getirilirken; nikâhsız birliktelikler, flört kültürü ve “sevgililik” adı altındaki sorumsuz ilişkiler çağdaşlığın gereği olarak sunulmaktadır. Sorumluluk almaktan kaçan, sadece anlık tatmin peşinde koşan modern birey, evliliğin getirdiği o asil yükün altına girmek istememektedir. Bu yozlaşmanın en uç ve en çirkin noktası ise fuhşun kurumsallaşmış hali olan eskortçuluk ve pornografi şeklinde dijital cinsellik pazarlama ağlarıdır. Evliliğin azaldığı, sokağın çıplaklaştığı bir iklimde, eskort sektörü gibi yapılar mantar gibi türemekte; bazı kadınlar ve eşcinsel sapkınlar kolay para kazanma ve lüks tüketim hırsıyla bedenlerini birer ticaret malzemesine dönüştürmektedir. Erkekler ise ailenin getirdiği mali ve ahlaki sorumlulukları üstlenmek yerine, bu kirli pazardan anlık tüketimler devşirmeyi tercih etmektedir. Bu durum, toplumda muazzam bir güven erozyonuna yol açmakta, sadakat kavramını tamamen yok etmektedir.

Laurie Penny, Et Pazarı kitabında modern kapitalist düzenin tam da bu noktaya nasıl hizmet ettiğini çarpıcı bir şekilde ifşa eder. Penny’ye göre, neo-liberal sistem ilişkileri bile birer “borsa işlemi” haline getirmiştir. Kadın bedeni ve cinsellik, piyasanın en likit, yani en hızlı nakde çevrilebilir sermayesidir. Feminist hareketlerin “benim bedenim benim kararım” diyerek sokağa fırlattığı kadın, kapitalizmin bu vahşi et pazarında serbestçe sömürülen bir meta haline gelmiştir. Penny, sistemin kadına sözde bir ekonomik bağımsızlık ve cinsel özgürlük vadettiğini, ancak arka planda kadını tamamen yalnızlaştırarak onu hem ucuz iş gücü olarak fabrikalara ve ofislere sürdüğünü hem de bedenini tüketim sanayisinin bir aparatı yaptığını açıkça yazar. Yani kadın, iş istihdamında sözde itibar kazanırken, aslında evindeki kutsal egemenliğini kaybetmiş ve kapitalizmin modern kölesi olmuştur. Bu köleliğin doğal bir sonucu olarak evlilikler azalmakta, boşanmalar artmakta ve aileler çözülmektedir; çünkü çözülen her aile, kapitalizm için daha çok harcayan, daha çok tüketen ve daha kolay güdülen yalnız bireyler demektir.

Bu sinsi kuşatmaya karşı Anadolu irfanının ve kadim örfümüzün duruşu nettir: Aileyi yıkan, evliliği geciktiren ve boşanmayı körükleyen her türlü modern hurafeye karşı amansız bir mücadele verilmelidir. Toplum, evliliği zorlaştıran o şatafatlı, israf dolu sahte örfleri elinin tersiyle itmeli; “Evleniniz, çoğalınız” buyuran Nebevi müjdeyi yeniden hayatın merkezine koymalıdır. Kariyer ve ekonomik bağımsızlık putları, bir yuvanın sıcaklığına ve fıtri anne-baba rollerine feda edilmemelidir. Sorumsuzluğu özgürlük zanneden, flörtü modernlik sayan ve eskortçuluk gibi rezaletlerle cemiyeti bir fuhuş panayırına çevirenlere karşı tıpkı ilk bölümde bahsettiğimiz gibi çok sert bir toplumsal kınama ve örfi mahalle baskısı mekanizması işletilmelidir. Aile bağlarını hafife alan, boşanmayı bir başarı gibi sunan popüler kültür figürleri ve ekran projeleri toplum vicdanında mahkûm edilmelidir. Çünkü aile yıkılırsa ne sokak temiz kalır ne de devlet payidar olur. Kaleyi korumak, yuvayı korumakla; yuvayı korumak ise Batı’nın sinsi sosyolojik toplum mühendisliğine karşı Anadolu’nun irfan mayasına sımsıkı sarılmakla mümkündür. Her vakfın ve kurumun en gözde yerine mahyalaştırılıp asılacak hakikat şudur; “Evliliği zorlaştıran israf adetlerini yık; nikâhı kolaylaştır, yuvayı bereketlendir!”

Çocukların Mahremiyet İhlali ve Neslin İfsadı

İslam Hikemiyatı ve Anadolu irfanı, çocuğu dünya hayatının en saf, en temiz tecellisi ve Hak Teala’nın topluma sunduğu en muazzam emanet olarak görür. Çocuk, masumiyettir; lekesiz bir ayna, geleceğin tohumudur. Bu tohumun sağlıklı, ahlaklı ve şahsiyetli bir çınara dönüşebilmesi, etrafını kuşatan iklimin temizliğine bağlıdır. Ancak modern dünya ve onun seküler dayatmaları, bu masumiyeti korumak bir yana, adeta onu erkenden kirletmek ve imha etmek için haince bir yarış içerisine girmiştir. Bugün “özgürlük”, “çağdaşlık” ve “bireysel haklar” maskesi altında sokaklarımız, çarşılarımız ve kamusal alanlarımız çocukların ruhsal dünyasını tarumar eden birer ifsat merkezine dönüştürülmüştür. Bu çürümeye karşı yükseltilmesi gereken ilk sarsıcı çığlık, sokağın yeniden fethi ve temizlenmesidir: Sokaklar yatak odasını aratmayan çıplaklıktan kesinlikle arındırılmalıdır.

Sokak, bir milletin karakterinin aynasıdır. Bugün sokağı eskort elbiseleriyle, müstehcen kıyafetlerle kirletenler ve her türlü eşcinsel sapkınlığı birer hakmış gibi kamusal alanda sergileyenler, sadece ahlak duvarını yıkmakla kalmıyor; o sokakta yürüyen masum çocukların, masum kadın ve genç kızların mahremiyet hakkını, zihinsel ve pedagojik gelişimini açıkça katlediyorlar. Anadolu irfanında sokak, başıboş bir arena değil; insanların birbirlerine saygı ve nezaketle yürüdüğü, ahlakın solunduğu, vakarın ve edebin hâkim olduğu kutsal bir mekândır. Sokak bilge olmalı, sokak gerçek anlamda hür olmalı, sokak ahlaki olmalı yoksa özgürlük adı altında çıplaklığın diktatoryası, fuhuşun çeteleşerek hakim olduğu yer olmamalıdır.

Gözünü açtığı sokağın her köşesinde eskort tarzı giyimleri, çıplaklığı ve fıtrata savaş açmış eşcinsel sapkınlıkları gören bir çocuğun zihninde mahremiyet duygusu nasıl inşa edilebilir? Bu rezalete göz yummak, çocukların en temel insan hakkı olan “temiz bir çevrede masumca büyüme” hakkını ellerinden almaktır.

Bu yüzden toplum, bu sapkın ve müstehcen kuşatmaya karşı sessiz kalmamalı; sokağı kirleten her türlü eyleme ve görselliğe karşı hukuki ve örfi baskısını devreye sokmalıdır. Arsızlığın sokakta serbestçe dolaştığı, iffetin ise utangaçça kenara çekildiği bir cemiyet, geleceğini kendi eliyle ateşe atıyor demektir.

Bu ahlaki arınma yalnızca sokakla sınırlı kazanımlarla kalamaz; hayatın kalbi olan çarşıya ve ticarete de sirayet etmek zorundadır. Kadim geleneğimizin iktisadi nizamı olan Ahilik müessesesi, ticareti sadece para kazanma aracı değil, bir ahlak öğretisi ve edep mektebi olarak kurgulamıştır. Ahi Evran’ın mayaladığı bu topraklarda esnaf, “Harama bakma, haram yeme, haram içme; doğru, sabırlı ve dayanıklı ol” düsturuyla hareket ederdi. Oysa bugün modern kapitalist pazar, ticarethaneleri Ahilik edebinden koparıp birer tüketim ve şehvet panayırına çevirmiştir. Vitrinler, dükkânlar ve mağazalar, kadınları müşteri avlamak için birer vitrin malzemesi, birer reklam objesi haline getirmektedir. Kadın bedeninin cinsel bir kışkırtıcı olarak ticaretin merkezine yerleştirilmesi, kadına yapılmış en aşağılık hakarettir. Ahilik edebiyle yoğrulmuş bir ticarethanede kadın bir nesne değil, bir izzet abidesidir. Neoliberal sistemin müşteri çekmek amacıyla kadını çıplaklaştırarak veya dişiliğini öne çıkararak pazar malzemesi yapmasına karşı, esnafımızın Ahilik vakarını kuşanması ve bu kirli çarkı dükkânlarından içeri sokmaması elzemdir.

Et Pazarı; Fuhuş ve Eskortizm

 

Bugün eskortluk, müstehcen yayıncılık ve beden teşhiri üzerinden dönen o kirli çarkın en büyük yakıtı, kapitalizmin insan ruhuna zerk ettiği ‘doyumsuzluk’ ve ‘kolay para kazanma’ hırsıdır. İnsanımıza, özellikle de genç kadınlarımıza, alın teri dökmeden, emek vermeden, sadece bedenlerini pazarlayarak lüks ve şatafat içinde yaşayabilecekleri sahte bir cennet vadedilmektedir. Kapitalist pazar insanı önce derin bir kanaatsizliğe sürükler, ardından ona daha çok tüketebilmesi için kendi bedenini satmaktan başka çare bırakmaz. Bu tuzaktan kurtulmanın yolu, çarşılarımıza sadece dürüst ticareti değil, “Az tamah çok ziyan getirir” diyen kanaat ahlakını yeniden yerleştirmektir. Alın terini değersizleştiren, kolay parayı mukaddes sayan bu şehvet ekonomisine karşı, helal lokmanın izzetini ve alın terinin kutsiyetini ihya etmek, erkek ve kadın farketmez, insan ruhuna sadakatin en büyük gereğidir.

Bu muazzam ifsat dalgasına karşı en büyük sorumluluk ise şüphesiz erkeklere ve babalara düşmektedir. İslami hikmette erkek, sadece eve ekmek getiren bir figür değil; edep, hikmet ve kavvamlık (koruyup kollama) sahibi bir kılavuzdur. Bir babanın en temel vazifesi, sadece maddi imkânlar sağlamak değil; evladının ruhunu, namusunu ve mahremiyetini modern dünyanın pisliklerinden korumaktır. İstisnasız tüm babalar, sahte modernliğin getirdiği o uyuşturucu konfor alanlarını terk etmek zorundadır. Koltuğuna çekilip çocuğunun eline kontrolsüzce dijital ekranları veren, sokağın ve televizyonun ifsâdına göz yuman bir baba, emanete hıyanet etmiş sayılır. Babalar konfor alanlarını kuşatmalı, yani tembelliği ve umursamazlığı bir kenara bırakarak, evlatlarının adım attığı her ortamı onların mahremiyetine ve fıtri gelişimine uygun hale getirmek için adeta birer muhafız gibi çalışmalıdır. İnternet odalarından sokak köşelerine, okul çevrelerinden seyredilen çizgi filmlere kadar her alan, babaların hikmetli denetimi ve ahlaki süzgecinden geçmelidir.

Laurie Penny, Et Pazarı adlı eserinde kapitalizmin çocukları ve gençleri nasıl erkenden cinselleştirerek birer tüketim nesnesi haline getirdiğini açık açık yazar. Penny, sistemin daha çocuk yaşta kız çocuklarına idealize edilmiş yetişkin bedenlerini ve cinselliği birer başarı modeli olarak sunduğunu; bu yolla çocukların masumiyetini çalarak onları pazarın erken yaşta bağımlı köleleri haline getirdiğini çarpıcı şekilde eleştirir. Feminist söylemlerin bu erken cinselleşmeye karşı duramadığını, aksine “cinsel özgürlük” ambalajıyla buna zemin hazırladığını savunur. İşte batılı bir yazarın bile feryat ettiği bu çocuk pazarlama sistemine karşı duracak yegâne güç, Anadolu irfanı ve tüm babaların kuşanacağı iffet zırhıdır.

Eğer sokaklarımızı sapkınlıktan ve çıplaklıktan temizlemez, ticarethanelerimizi İslam ahlakıyla donatmaz ve babalar olarak evlatlarımızın mahremiyet kalelerini tahkim etmezsek; modern dünya elimizdeki o temiz masumiyeti hunharca öğütecektir. Sokakta yürüyen bir insanın, çarşıda alışveriş yapan edepli kadının, ailesine siper olan hikmetli babanın el ele verdiği gün; sahte hürriyet maskeli bu iğrenç pazar darmadağın olacak, sıbyanın temiz masumiyeti yeniden cemiyetin en kutsal tacı haline gelecektir.

 

Kadının İstismarı ve Değersizleştirilmesi

Modern dünya, kadına tarihin en büyük ve en sinsi yalanını söylemiştir: Sorumsuzluk ve fıtrattan kopuş getiren bir “özgürlük”. İslam Hikemiyatı ve Anadolu irfanı penceresinden bakıldığında, modern seküler sistemin kadına vaat ettiği bu özgürlük, aslında parıltılı zincirlerle süslenmiş bir kölelikten ve hürriyet maskesi takmış bir esaretten başka bir şey değildir. Kadın, yaratılışı gereği şefkat, zarafet, estetik ve neslin taşıyıcısı olarak mukaddes bir cevherdir. Ancak batı merkezli kapitalist ideoloji ve onun kültürel acentesi olan feminizm, bu cevheri asıl tahtından indirmiş; onu sokağın, pazarın ve şehvet odaklı tüketim çarklarının insafına terk etmiştir. Kadını özgürleştirme iddiasıyla yola çıkanlar, onu bir grup muhteris erkeğin ve sistemin kölesi haline getirmiş, kendi özgün şahsiyetine yabancılaştırmıştır. Bugün cemiyeti bir “fuhuş panayırına” çevirmek isteyen bu karanlık zihniyet, kadının değerini onun ahlakında, ilminde, iffetinde ve anneliğinde değil; yalnızca bedeninin ne kadarını sergilediğinde aramaktadır. Bu, kadının yüceltilmesi değil, onun sistemli bir şekilde istismar edilmesi ve değersizleştirilmesidir.

Oysa modern dünyanın her türlü estetik operasyonla, sahte moda akımlarıyla ve boyalı sanal vitrinlerle yok etmeye çalıştığı, ancak asla başaramadığı mutlak bir hakikat vardır: Taklit edilemeyen en büyük ve en asil güzellik anneliktir. Anadolu irfanında anne, “Cennet ayaklarının altına serilen” muazzam bir makamın sahibidir. Annelik, bir kadının hem fıtri tekâmülünün zirvesidir hem de toplumu, nesli ve geleceği inşa eden mukaddes bir mimarlıktır. Kapitalist sistem, kadının bu taklit edilemez, eşsiz güzelliğini ve gücünü elinden almak için ona anneliği bir yük, ev hanımlığını bir kölelik gibi pazarlamıştır. Kadın, evinde bir neslin hamisi ve yuvanın sultanı olmak yerine; plazalarda, fabrikalarda ve ekranlarda kapitalizmin ucuz iş gücü, patronların itaatinde kusursuz ve ucuz vitrin malzemesi yapılmaya zorlanmıştır. Kadının en yüce duygusu iffeti ve anneliği elinden alınarak sokağa dökülmesi, onun bu en büyük ve en doğal güzelliği olan annelik şerefinin unutturulması ve unutturulduğu ölçüde de istismar edilmesi demektir.

Tesettürün İki Taraflı Sınırı; Erkek ve Kadın

Anadolu irfanı ve İslam hikemiyatı, varoluşu bütüncül bir mizan (denge) ve nizam üzerine okur. Uzun zamandır tesettür, ahlak ve iffet davası yalnızca kadının omuzlarına yüklenen şeklî bir mükellefiyetmiş gibi sunulmuştur. Oysa ilahi kelamın muhatabı ve toplumsal yapının hamisi olan erkek, kendi mahremiyet sınırlarını çiğnediğinde, toplumun ahlak surlarında telafisi imkânsız gedikler açılır. İslam’ın hukuk ve hikmet terazisinde iffet, her iki cinsi de bağlayan bir şereftir. Nur Suresi’nde ilahi emir yönünü tayin ederken, gözlerini haramdan sakınma ve namusu muhafaza etme mükellefiyetini ilk olarak erkeklerin önüne koyar. Bu hitap, ahlaki inşanın merkezine erkeğin iradesini yerleştirir.

 

Bugün sokakları, ekranları ve dijital mecraları işgal eden “erkek çıplaklığı”, modern neo-liberal ideolojinin kadına yönelik taarruzu kadar tehlikeli, yıkıcı ve fıtri dengeleri altüst edici bir boyuta ulaşmıştır. Erkeğin erkeksi vakardan, ev merkezli mesuliyetten ve fıtri edep sınırlarından koparılarak şehvani bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi, ailenin ve cemiyetin üzerine gerilen manevi şemsiyeyi parça parça etmektedir. Yıllarca kadının bedenini meta olarak kullanan vahşi kapitalizm, şimdi aynı namluyu erkeğe çevirmiştir. Bir parfüm, bir giysi, hatta bir içecek reklamında dahi erkek bedeni, cinsel bir obje olarak ekranlara yansıtılmaktadır. Duştan çıkan, kaslarını sergileyen, şehvani bakışlarla izleyiciyi büyülemeye çalışan erkek figürleri, genç dimağlara “makbul erkeklik” modelinin fiziki çıplaklıktan geçtiği fikrini zerk etmektedir.

Modernitenin spor salonlarında adeta birer tapınma nesnesine dönüştürdüğü erkek bedeni, reklam panolarında birer güç ve şehvet gösterisi olarak sergilenmektedir. Daraltılmış, adeta hatları yırtarcasına ortaya koyan giysiler, düğmeleri göbeğe kadar açık gömlekler veya askılı atletlerle sokakta salınmak, masum bir giyim tercihi değildir. Bu durum, adeta çevredekilerin gözlerini esir alan, insanları harama bakmaya zorlayan agresif bir teşhirciliktir. Sokaktaki insanları taciz edercesine, kaslarını, göğsünü ve beden hatlarını gözlerin içine sokan bu anlayış, erkeği vakar sahibi bir “insan” olmaktan çıkarıp, bedensel bir “et” yığını haline getirmektedir. Bir zamanlar erkeğin heybeti, vakarı ve edebiyle güven veren duruşu; bugün yerini bencilce, fütursuzca ve fıtrata aykırı şekilde bedenini sergileyen, toplumsal huzuru zedeleyen bir hafifliğe bırakmıştır.

Erkeğin lisanındaki tesettür, iffetli konuşmasıdır. Ancak bugün sinema filmlerinde, dizilerde, dijital platform içeriklerinde ve sosyal medya mecralarında erkek karakterler üzerinden üretilen dil, tam anlamıyla bir lağım akıntısıdır. Argoyu, bel altı esprileri, zinayı ve ahlaksızlığı öven, kadını aşağılayan ve cinselliği pervasızca tüketen sözler, “samimiyet” ve “mizah” adı altında normalleştirilmektedir. Ağzından sâdır olan kelimelerin iffetini koruyamayan bir erkeğin, bedensel iffetini koruması imkânsızdır. Ahlaksız sözlerin, küfürlü akımların ve müstehcen içeriklerin peşinden giden, bunları “beğenen” ve paylaşan erkek kitlesi, fuhşiyatın toplumsal tabana yayılmasında aktif birer fail haline gelmiştir.

Zihinsel Çıplaklık: Müstehcenlik ve Pornografi Salgını

Erkeğin tesettürsüzlüğü sadece kumaş eksikliğinden ibaret değildir; asıl çıplaklık, ruhun edep libasını çıkarıp atması, fısk ve fücurun, yani fuhşiyatın peşine düşmesidir. Modern neo-liberal çarklar, erkeği doymak bilmeyen bir “tüketim canavarı” ve “şehvet kölesi” haline getirerek sömürmektedir.

Bugün internetin ve akıllı telefonların sağladığı gizlilik arkasına saklanan milyonlarca erkek, ekran karşısında zihinsel bir çıplaklık ve ahlaki çöküş yaşamaktadır. Pornografi ve müstehcen içeriklerin tüketimi, erkeğin kadına, aileye ve evliliğe olan bakışını kökten bozmaktadır. Helal olanı sıkıcı, haram olanı ise cazip gören bu hastalıklı zihniyet; sabır, vefa ve sadakat gibi kutsal değerleri idrak edemez hale gelmektedir. Gözünü ekranlardaki fuhşiyattan çekmeyen erkeğin, evinde eşine “sekinet” ve “huzur” vermesi mümkün değildir.

Erkeklerin ahlaksız şeyleri tüketmesi; illegal bahis sitelerinden gece hayatının karanlık dehlizlerine, fuhuş sektörünün finansörlüğünden müstehcen yayınların aboneliğine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Sermayesini, vaktini ve enerjisini fuhşiyatın yollarına döken erkek, aslında kendi kalbini ve geleceğini dinamitlemektedir. Tükettiği her ahlaksız içerik, attığı her haram adım, onu fıtratından biraz daha uzaklaştırmakta, kapitalizmin o vahşi, her şeyi öğüten değirmenine su taşımaktadır.

Arz Talep; Erkeğin Çıplaklığı Tüketmesi

Toplumdaki ahlaki erozyon ve kadının tesettürsüzleşmesi tartışılırken, ıskalanan en büyük hakikat, bu sürecin arkasındaki gizli elin, yani erkek arzularının ve pazarın arz-talep ilişkisinin gücüdür. Kadın, modern dünyada özgürleştiğini sanırken, aslında erkeğin gemlenmemiş, terbiye edilmemiş şehvani taleplerine uygun bir vitrin nesnesi haline getirilmektedir. Erkek bu noktada hem fikren hem de ahlaken çıplaktır. Çıplaklık sadece bedeni giysisiz bırakmak değil ruhu, aklı, kalbi de izzet ve iffetten soyundurmaktır.

Kapitalist sistem, sinsi bir pazar mekanizması işletir. Eğer bir toplumda erkek, gözünü haramdan sakınmıyor, estetik ve cinsel doyumunu sürekli dışarıdaki görsellikte arıyorsa, bu durum devasa bir “talep” oluşturur. Erkek dünyasının bu gayrimeşru, doymak bilmeyen görsel ve cinsel talebi, moda, kozmetik, estetik cerrahi ve medya endüstrileri tarafından anında satın alınır.

Sistem, kadına şu alt mesajı fısıldar: “Eğer takdir edilmek, sevilmek, fark edilmek ve erkeğin gözünde değerli olmak istiyorsan, onun arzuladığı kalıplara girmelisin.” Böylece kadın; daha açık giyinmeye, beden hatlarını sergilemeye, yüzünü ve vücudunu erkeğin şehvani beğenisine sunmaya zorlanır. Kadının sokaktaki çıplaklığı, aslında arkada pusuda bekleyen, gözünü haramdan sakınmayan, iffetsizliği talep eden erkek cemaatinin eseridir.

Bu sistemde en büyük adaletsizlik ve ahlaki ikiyüzlülük şurada yaşanır: Talebi üreten, parayı veren, gözüyle taciz eden, ahlaksız içerikleri tüketen erkek perde arkasında gizlenir. Ancak bu talebin neticesinde podyuma, sokağa veya ekrana çıkan kadın, ahlaksızlığın tek sorumlusuymuş gibi hedef tahtasına oturtulur. Oysa asıl çürüme, talebi başlatan, kendi gözüne ve nefsine tesettür zırhını giydirmeyen erkekte tecelli etmektedir. Erkek harama müşteri olmayı bırakmadığı sürece, pazarın arzı asla durmayacaktır.

“Babalık” Makamının Tasfiye Süreci

Erkeğin beden ve göz tesettürünü kaybetmesi, lisanını fuhşiyata teslim etmesi ve haram tüketimlerin kölesi olması, kaçınılmaz olarak onun toplumsal ve ailesel kimliğini de yok etmiştir. Bu yok oluşun en trajik sahnesi, “babalık” makamının planlı bir şekilde tasfiye edilmesidir.

Anadolu irfanında baba; hami, sığınak, adalet terazisi, helal rızkın taşıyıcısı ve ailenin istikamet rehberidir. Modern neo-liberal ideoloji ise aileyi içeriden yıkmak için ilk olarak bu “baba” figürünü hedef almış ve onu adım adım imha etmiştir.

Babalığın tasfiyesi, sanayi devrimi ve kentleşmeyle birlikte babanın evden koparılmasıyla başladı. Toprağından, zanaatından ve evinin çevresinden uzaklaşan baba, fabrikaların ve plazaların çarkları arasında günde 10-12 saat harcanan birer işgücüne dönüştü. Evine sadece yorgun argın uyumaya gelen erkek, çocuklarının dünyasında rehberlik vasfını kaybetti. Modern sistem babayı, ailenin manevi lideri olmaktan çıkarıp, sadece faturaları ödeyen, para getiren mekanik bir “ATM cihazı” seviyesine indirgedi.

Medyada, dizilerde, Hollywood yapımlarında ve yerli platformlarda on yıllardır sinsi bir karakter suikastı yürütülmektedir. Bu yapımlarda baba figürü; sürekli hata yapan, kaba, anlayışsız, parayı idare edemeyen, çocuklarının gerisinde kalmış, karısı tarafından parmağında oynatılan, beceriksiz ve karikatürize bir tip olarak sunulur. Evin zeki annesi ve her şeyi bilen modern çocukları karşısında baba, sürekli alay edilen bir figürdür. Bu kültürel mühendislik, çocukların zihnindeki “baba saygısını” ve güvenini kökten sarsmış, babalığı rüsvay etmiştir.

Batı kaynaklı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği gibi sahte sosyolojik ve feminist kuramlar, babanın aile içindeki fıtri ve koruyucu otoritesini “toksik erkeklik” ve “ataerkil baskı” olarak yaftalamıştır. Babanın evladına yapacağı en masum ahlaki müdahale veya rehberlik, “özgürlük kısıtlaması” olarak sunulmuş; baba, kendi evinde adeta sığıntı, her an suçlanmaya hazır bir “potansiyel suçlu” haline getirilmiştir. Aile içi dengeler, adaleti değil güç savaşını esas alan normlarla bozulunca, baba figürü tamamen işlevsizleştirilmiştir.

Babalık makamı tasfiye edilen, evindeki saygınlığını ve koruyucu rolünü kaybeden erkek; sokağın, çıplaklığın, dijital fuhşiyatın ve kapitalist tüketimin kucağına düşmüştür. Evinde huzur ve hürmet bulamayan erkek, sahte tatminleri sokaktaki teşhircilikte, edebe muğayir hayat tarzlarında ve ahlaksız şeyleri tüketmekte aramaktadır. Kendini kutsal bağlarından koparan erkek, yalnızlaştıkça kapitalizmin en uysal kölesi haline gelmiştir.

İffet Kalelerini Yeniden İnşa Etmek

Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, sadece kadınların kıyafeti ya da gençlerin yozlaşması meselesi değildir. Karşımızdaki tablo, insanı fıtratından kopararak hayvani bir dürtüsel seviyeye indirgemek isteyen topyekûn bir kültürel suikasttır. Bu suikastın durdurulması, en başta erkeğin kendi kalesine, yani edep, vakar ve tesettür sınırlarına dönmesiyle mümkündür. Kadını nesneleştiren kirli arz-talep döngüsü, erkeğin harama müşteri olmayı reddetmesiyle, helal sınırlarla yetinmeyi öğrenmesiyle kırılacaktır. Erkek kendi içindeki nefis savaşını kazanıp, bedenine ve ruhuna edep libasını giydirmediği müddetçe, ne aile kalesini korumak ne de toplumu fuhşiyat girdabından kurtarmak mümkün olacaktır. Medeniyetimiz, sokakta vakarıyla yürüyen, evinde sekinet üreten ve gözüyle haramı delmeyen asil erkeklerin omuzlarında yeniden yükselecektir.

Aileyi koruyamayan, sokağın manevi temizliğini sağlayamayan, kadını ve erkeği bir meta olmaktan kurtaramayan ve çocukların mahremiyetini güvenceye alamayan hiçbir siyasi veya akademik programın bu topraklarda kalıcı olması mümkün değildir. Bu tarz köksüz, popülist ve günübirlik politikalara asla itibar edilmemelidir; çünkü bu yapay çözümler, yaranın üzerine sadece geçici bir makyaj yapmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Asla dönüş çağrısının içi soyut sloganlarla değil, somut ve sarsıcı hamlelerle doldurulmalıdır. Batı’dan sığ, materyalist ve fıtrata düşman sosyolojik teorilerden, toplumsal cinsiyet adı altında sapkınlığı meşrulaştıran ithal raporlarından temizlenmiş, tamamen milli ve manevi değerlerle örülmüş bir fıtrat müfredatı acilen hayata geçirilmelidir. İlk mektepten üniversite kürsülerine kadar evlatlarımıza; erkeğin hikmet ve kavvamlık vakarını, kadının ise taklit edilemez o muazzam annelik şerefini ve mahremiyet şuurunu öğreten bir eğitim nizamı kurulmalıdır. Siyaset mekanizması, günübirlik oy kaygıları içeren veya batıya şirin görünmeye çalışan geçici yasalar çıkarmayı bırakmalı; nesli, aileyi ve sokağı topyekûn koruma altına alacak radikal, kalıcı ve fıtri mevzuatlar inşa etmelidir. Eğitimde ve siyasette batı taklitçiliğini bırakıp kendi irfan medeniyetimizin kaynaklarına yönelmediğimiz müddetçe, ürettiğimiz her çözüm akıntıya karşı kürek çekmekten öteye geçemeyecektir.

Eğer erkek ve kadın tüm insanımızı modern kölelikten kurtarmak, sokağımızı çıplaklığın kirliliğinden arındırmak ve evlatlarımızın masumiyetini korumak istiyorsak; üniversitelerimiz batının köhnemiş teorilerini değil, fıtrat felsefesini savunmalı; siyasetimiz ise günübirlik hesapları bırakıp nesli koruyacak kalıcı manevi hamleler yapmalıdır. Kadın, o taklit edilemeyen annelik şerefiyle yeniden yuvadaki asil makamına kurulmalı; erkek, hikmet ve edep sahibi bir baba olarak ailesine siper olmalıdır. Sahte hürriyet maskelerini yüzlerinden indirip, sokağı ve ruhu kirletenlere karşı örfi kınama kovanını ve meşru toplumsal baskıyı bir kale gibi diktiğimiz an, bu toprakların mayası yeniden tutacak ve cemiyetimiz düştüğü bu girdaptan izzetle çıkacaktır.

 

 

Not: Yazı yazarından izin alınmadan hiçbir matbu dergi, gazete ve kitapta yayınlanamaz. PDF ve
haber linki olarak dağıtılabilir, paylaşılabilir.

Exit mobile version