Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar
Toplumsal dinî hareketler, sosyolojik olarak mevcut sosyo-politik veya sosyo-ekonomik düzene karşı birer “itiraz” ve “alternatif nizam arayışı” olarak doğarlar. Bu kurucu dönem; dünyevi menfaatlerden yalıtılmış, samimiyetle yoğrulmuş, ideolojik saflığın uç noktada yaşandığı, kolektif bir adalet ve ahlak idealinin hâkim olduğu dönemdir. Bu aşamada hareket, henüz sermaye ve iktidar ilişkilerine eklemlenmediği için kendi içinde yüksek bir iç dayanışma, sadakat ve ahlaki tutarlılık sergiler. İlişkiler pazar ve tüccar mantığıyla değil, “dava arkadaşlığı”, “mümin kardeşliği, “ümmet şuuru”, “gönüldaşlık” gibi ortak ülkü bağlamında şekillenir. Dinî terminolojideki “ihlas”, “takva” ve “zühd” kavramları, bu kurucu dönemin sosyolojik zırhını oluşturur.
Birçok dini hareket, grup yahut cemaat, toplumun çevre katmanlarında ve rejim baskısı altında yaşarken, bünyesindeki fırsatçı unsurları doğal bir eleme süreciyle dışarıda bırakır. Bedel ödemenin kaçınılmaz olduğu bu evrede motivasyon tamamen dini, ilmi, ahlaki ve ideolojik unsurlara dayanır. Ancak hareket toplumsal kabul görüp genişledikçe ve merkeze doğru yaklaştıkça, beraberinde gücü, statüyü ve finansal kaynaklar artmaya başlar. Bu durum, hareketin öncülerinde ve yeni katılan kadrolarında bir “konforu koruma” ve “statükoyu muhafaza etme” psikolojisi doğurur. Kurucu ilkelerin yerini, elde edilen kazanımların kaybedilmeme gayreti ve meşrulaştırılması süreci alır.
En dikkat çekeni, rejim yahut farklı muhalif unsurlar gittikçe büyüyen bu yapıyı zaman içerisinde kendisi için tehlikeli görmeye başlar ve onu sulandırmak ve gayesinden uzaklaştırmak ister. Bunun içinde ya içeri adam sızdırır yahut satın alır, devşirir. Bu kişiler mevcudu eritmek, hedefinden saptırmak, rüşvet, şehvet ve makam hırsları oluşturmak, içerideki samimi unsurları eleyip, hasetkâr, kıskanç, hazcı, vizyonsuz ve servet düşkünü, karaktersiz kimseleri yücelterek öne çıkarmaya çalışırlar. Bu vesileyle cemaat, grup ve partliler hep kontrol altında ve etkisiz olarak kalırlar.
Birçok cemaat, grup ve parti yöneticilerinin kendi zenginliklerini ve güçlerini korumak için kullandıkları dinî söylemler, tabandaki insanları ikna etmek ve susturmak için birer araç işlevi görür. Bu liderler lüks, ihtişam ve büyük servet içinde yaşarken, sıradan cemaat-parti üyelerine sürekli fakirliği, sabretmeyi ve azla yetinmeyi telkin ederler. Dünya hayatının geçici bir imtihan olduğunu, yapılan fedakârlıkların ahirette büyük dereceler getireceğini sürekli hafızalara kazırlar. Bu sırada yapı içinde mutlak bir itaat kültürü kurumsallaştırılır. Liderlerin harcadığı paraları, kurdukları holdingleri veya finansal işleri sorgulamak kesin bir dille yasaklanır. En ufak bir hak arayışına giren veya hesap soran üye, manevi bir kopuş yaşamakla ve yapıya ihanet etmekle suçlanarak sistem dışına itilir.
Bu sömürü sisteminde, cemaat yahut parti, dernek üyeleri vakfın veya holdingin şirketlerinde çok ucuza, hatta bazen bedavaya çalıştırılır. Liderler bu ağır sömürüyü, üyelerin gözünde sevimli kılmak için ona doğruyu kendi menfaatleri için kullanmak anlamına gelecek şekilde “Allah rızası için hizmet” adını verirler. Üyelere hak ettikleri maaşları vermek yerine, verdikleri çok küçük paraları veya yardımları bile kendi büyüklükleri, birer “lütuf ve iyilikleri” gibi sunarlar. İstismar bir afyon gibi sürdürülür. Mensuplarının sırtından elde edilen devasa paralar, arsalar ve binalar ise yöneticilerin ticari kurnazlığı değil, sanki “Allah’ın bu cemaate özel bir hediyesi” gibi anlatılır. Böylece kendilerini yarı kutsal ve hatasız ilan eden liderler, tabandaki temiz ve inançlı insanların sırtından hem büyük servetler kazanır hem de hiçbir hukuki ve ahlaki hesaba çekilmeden güçlerini sürdürürler.
Faiz, Vergi Kaçırma ve Gayrimeşru Ticari İlişkiler
Kurumsallaşmanın bir sonraki evresi, davanın bütünüyle bir holding, seküler bir ticari kurum yapısına bürünmesidir. Bu aşamada pazar payını büyütmek ve ticari kârı maksimize etmek, inancın kırmızı çizgilerini silip süpürür. Ekran yüzleri, reklam yüzleri ve en önemli makamlar “dava arkadaşı” dedikleri kimselere verilmediği gibi aksine o eleştirdikleri red ettikleri, çıplak dedikleri, rüşvetçi dedikleri, batıcı ve inançsız dedikleri kimselere verilir. Başlangıçta kapitalist finans sistemine ve faize savaş açan yapılar, holdingleşme sürecinde sermaye döngüsünü koruyabilmek ve likidite akışını sağlamak adına faiz mekanizmalarıyla, kredi döngüleriyle ve borsa spekülasyonlarıyla organik bağlar kurarlar. Dinî terminoloji “kâr payı” veya “zaruret” kılıfıyla bu eklemlenme bünyeleştirilir.
Devlete ve topluma karşı sorumluluk bilinci, yerini “şirket kârını koruma” güdüsüne bırakır. Vakıf ve dernek muafiyetleri, ticari kârları gizlemek ve vergi kaçırmak için paravan olarak kullanılır. Kitlesel bağışlar (himmet, kurban, zekât) holding bütçelerine aktarılırken, resmi makamlardan usulsüz yöntemlerle matrah gizleme ve kara para aklama pratikleri yürütülür.
Sektörel rekabette öne geçmek ve kamu ihalelerinden pay kapabilmek için rüşvet, iltimas, şantaj ve bürokratik nüfuz ticareti olağanlaşır. Elit Zümre, ticari kârlılığı artırmak amacıyla yeraltı dünyası, seküler sermaye odakları ve yozlaşmış siyasi figürlerle gizli, ahlak dışı konsensüsler üretmekten çekinmez. Daha ötesi bünyelerindeki milyonlarca taban seçmenini birer “blok oy gücü” olarak siyasi pazarlık masasına sürerler. Bireysel çıkarlarını, holding ihalelerini, kadrolaşma alanlarını ve bürokratik muafiyetleri korumak adına her seçim döneminde makro-siyasi güç odaklarıyla pragmatik (çıkarcı) pazarlıklar yürütürler. Cemaat mensupları yani sosyolojik deyişle insan kaynağı, yapıya sadık birer holding personeline dönüştürülür. Bu tür yapılarda “halka hizmet” söylemi bir illüzyondan ibarettir. Tepede lüks plazalarda, holding yönetim kurullarında oturan cemaat aristokrasisi (tavan) ile tabandaki çilekeş, asgari ücretle çalışan veya gönüllü bağış toplayan kitle (taban) arasında aşılmaz kast duvarları kurulmuştur. Elit yapı, kendi burjuvazisini üretirken tabanını ekonomik ve duygusal olarak sömürmektedir.
Halka Hizmetten Muhafazakâr Burjuvaziye
Bir dünya görüşünden mahrum ve rastgele günübirlik gayelerle meydana gelmiş cemaatlerin, vakıfların, örgüt ve partilerin çıkış noktasındaki “halka hizmet”, “ezilenlerin hakkını savunma” ve “toplumsal dayanışma” gibi temel vaatler kurumsallaşma sürecinde tamamen tasfiye edilir. Bahsi geçen yapıları ele geçiren elit zümre, tabanını genişleten ve eğiten ahlaki bir okul olmaktan çıkarak lüks, ihtişam ve sermaye birikimine odaklanmış “sınıf atlamış” bir muhafazakâr burjuvazi üretir. İlk dönemlerin omuz omuza, yatay ve eşitlikçi “dava arkadaşlığı”, “gönüldaşlık”, “ihvan” ilişkileri; yerini katı bir dikey hiyerarşiye ve sınıfsal kibre bırakır. Bu akışla birlikte yapı içerisinde görünmez ama aşılmaz kast duvarları örülür.
Üst kademede konumlanan “yöneticiler, başkanlar ve holdingleşen patronlar” ile alt kademedeki “fedakâr, çilekeş taban” arasındaki sosyo-ekonomik mesafe fersah fersah açılır. Alt tabanın samimi inancı, fedakârlığı ve temiz duyguları kurumsal büyümeyi besleyen birer “duygusal emek sömürüsü” hammaddesi olarak kullanılırken; elit aristokrasi (tavan) bu sömürü mekanizmasının getirdiği dünyevi gücün, konforun ve lüksün sefasını sürer.
Yapı, içeride yaşadığı derin ahlaki ve kimliksel çürümeyi, dışarıya dönük devasa bir vitrin siyasetiyle maskeler. Sahip olunan televizyon kanalları, holding binaları, lüks okullar ve modern plazalar; kitlelere sürekli birer “zafer anıtı” ve başarı hikâyesi olarak pompalanır. “Bakın ne kadar büyüdük, ne kadar küresel ve yerel bir güce ulaştık” retoriği, niteliksel kaybı niceliksel büyüklükle örtme çabasıdır. Bu illüzyonla görünürde görkemli bir güç inşa edilirken; içten içe dinî ve ahlaki özün asgari şartı olan sarsılmaz adalet, hakkaniyet, şeffaflık ve emin olma (güvenilirlik) duygusu tamamen tasfiye edilir. Hareketin kurucu evresindeki entelektüel derinlik ve ahlaki estetik; yerini statüyü ve parayı korumaya odaklanmış kaba, lümpen ve şekilci bir kitle dinamiğine bırakır.
Sermaye, mülk ve kontrolsüz güçle kurulan asimetrik ilişki, yapıların iç ahlaki denetimini tamamen çökertir. Kamuoyuna sunulan takva ehli çehrenin ardında, derin bir yozlaşma ve ahlaki çürüme baş gösterir. Lider kadrosu kurucu ilkelerden saptıkça, tabandaki kitleler ciddi bir bilişsel çelişki yaşarlar. Bu çelişkiyi çözmek için liderliği eleştirmek yerine, kendi inanç dünyalarını korumak adına liderliğin her adımını kutsallaştırma yoluna giderler. Bu durum, eleştirel düşüncenin tamamen dışlandığı bir “refleksif körlük” doğurur.
Gerçek Dava Adamlarının Tasfiyesi ve Rantçıların Başa Gelmesi
Kurucu evrenin özgün, derinlikli ve yerli kültürel dokusu; lüks tüketim kodları ve küresel kapitalist yaşam tarzı karşısında tamamen erir. Hareketin dili, sembolleri ve estetik algısı seküler pazarın normlarına göre yapaylaşır. Kurucu dönemde kötülüklere anında müdahale eden aksiyoner irade, lüksün uyuşturucu etkisiyle felç olur. Toplumsal sorunlara çözümler üretmek, adaletsizliklere ses çıkarmak ve ahlaki hamleler yapmak sürekli “stratejik ve kurumsal çıkarlar” bahane edilerek geleceğe ertelenir. Aksiyonun yerini, hantal bir bürokrasinin statükoyu koruma çabası alır. Burjuvalaşan kadrolar, güçlendikçe kendilerini var eden sosyolojik zeminle olan bağlarını tamamen koparırlar.
Yoksul çeperlerden lüks plazalara ve korunaklı gettolara taşınan elitler; eski yaşam alanlarına ve o alanların insanlarına karşı derin bir yabancılaşma yaşarlar. Geçmişlerini hatırlatan her şeyden kaçma refleksi gösterirler. Lüks yaşamın içinde ruhsal bir boşluğa düşen bu burjuva sınıf, eski mahallede kalıp hâlâ kurucu ilkeleri savunan, paraya ve güce tamah etmeyen, “takva ve ihlas” çizgisini koruyan mümin kadrolara karşı içten içe derin bir haset (kıskançlık) besler. Bu temiz dürüstlük, elitlerin ahlaki çürümesini yüzlerine vuran canlı birer ayna vazifesi görür.
Elit kadrolar, bu haset ve suçluluk psikolojisini bastırmak için hâlâ direnen o dürüst insanları sistemli bir şekilde “adem-i mahkumiyete” (görünmez kılma, yok sayma ve sosyal olarak ölüme terk etme) mahkum ederler. Onların seslerini kısar, kurumsal platformlardan dışlar ve onları “marjinal” ilan ederek görünmezleştirirler. Kendi ahlaki iflaslarını, geride bıraktıkları dürüst insanları sosyal sürgüne göndererek örtmeye çalışırlar.
Bu entelektüel ve ahlaki tasfiye süreci, kurumsal rantı ele geçiren fırsatçıların cemaati uyuşturucu bir ninnilikle uyutma stratejisiyle tamamlanır. Hareketin başına geçen muhafazakâr maskeli bu figürler, tabanın küresel kapitalizme ve emperyalist sömürü mekanizmalarına karşı anti-emperyalist bir direniş iradesi geliştirmesini kesin olarak engeller. Çünkü tabanın uyanması, elitlerin uluslararası finans ağlarıyla ve seküler pazarla kurduğu kirli ortaklıkları deşifre edecektir. Bu tehlikeyi sezen rantçı kadrolar, cemaat mensuplarının daha derin, akli, ilmi ve nitelikli bir dava anlayışı kazanmasının önünü tamamen keserler. İnsanların sorgulamasını engelleyen, sadece şeklî ibadetlere ve lidere mutlak itaate dayanan sığ bir din anlatısını tabana dayatarak koskoca bir kitleyi entelektüel olarak hadım ederler.
Bu sömürü çarkının en tepe noktasına kadar tırmanan bazı figürler ise sıradan birer fırsatçı olmanın ötesinde, doğrudan din ve iman düşmanı odakların görevlendirdiği birer eleman gibi hareket ederler. Müslüman maskesi takarak cemaatin idari ve mali gücünü ele geçiren bu odaklar, içeriden yürüttükleri bu operasyonla İslam’ın adalet, ahlak ve hürriyet gibi kurucu iddialarının içini tamamen boşaltırlar. İnançlı taban, başlarındaki bu sözde dindar liderleri kutsal birer rehber zannederek sadakatle takip ederken; aslında din düşmanlarının kurduğu, paranın ve gücün hükmettiği sinsi bir düzene köle edildiklerini fark edemezler. Böylece hem yerli ve temiz bir dinî uyanışın önü kesilir hem de kitleler din adına, dinin en büyük düşmanları tarafından uysal birer tüketici ve itaatkâr birer insan kaynağı olarak tepe tepe kullanılır.
Süleymancılar Örneğinde Yaşanan Kültürel İflasın Tahlili
Süleymancılar cemaati, ilk yıllarında baskılara karşı Kur’an eğitimi vermek ve dinî değerleri korumak amacıyla kuruldu. İlk nesil mensuplar, tamamen gönüllü olarak ve büyük fedakârlıklarla yurtlar inşa etti. Ancak zamanla bu hareket; dünya genelinde binlerce öğrenci yurdu, vakıf ve ticari şirketten oluşan devasa bir ekonomik güce dönüştü. Bu güç ise hem içeriden hem dışarıdan cezbedici bir rant kapısı havası verdi. Günümüzde cemaatin asıl enerjisi, dinî değerleri yaymaktan ziyade kurban eti, deri, bağış ve aidat toplama çarkından dönen bu devasa finansal yapıyı ve holdingleri ayakta tutmaya harcanmaktadır.
Bu kurumsallaşma süreci, yönetici kadro ile taban arasında derin bir uçurum meydana getirdi. Cemaatin idaresini ele geçirenler, yüzlerce daire, kilolarca altın, milyarlarca lira sahibi olup, holding binalarında lüks içinde yaşayan elit bir zümre haline geldi. Buna karşılık yurtlarda, kurslarda ve inşaatlarda çalışan hocalar ile personel, asgari ücretle ya da tamamen karın tokluğuna “harçlık” adı altında çalıştırılmaktadır. Üst yönetim, cemaatin kazandığı milyarlık arsaları ve şirketleri kendi başarıları yerine ilahi birer “lütuf” gibi sunarak tabanın sorgulama yeteneğini elinden almıştır. Kurslardaki öğrenciler ve aileleri ise zamanla cemaat şirketlerinin et, yayın ve market ürünlerini tüketen sadık birer müşteriye dönüştürülmüştür.
Süleymancılar cemaati, yurt dışı yapılanmasında ve özellikle Almanya’da ilk kuruluş gayelerinden tamamen uzaklaşarak katı birer holding gibi çalışmaya başladı. Bu ülkelerde açılan yüzlerce dernek, yurt ve kültür merkezi, zamanla dinî eğitim verilen yerler olmaktan çıkıp devasa birer ekonomik işletmeye dönüştü. Cemaatin idaresini ele geçiren elit zümre, Avrupa’daki bu geniş ağı doğrudan birer finans ve gayrimenkul holdingi gibi yönetmeye başladı. İlk yıllardaki samimi dinî ve ahlaki amaçlar arka plana itilirken, kurumsal yapıyı ve nakit akışını büyütmek yapının tek gerçek hedefi haline geldi. Cemaat bölünerek mevcut durumu kabullenmeyen kimi özel insanlar daha tutarlı bir bütün sergilemeye çalışsalar da “merkez” gibi görünen yerin baskısı ve dışlaması ile karşılaştı. Vatandaşı olduğu ülkeden, Türkiye’den kazandığı yahut biriktirdiği onlarca milyar lirayı başta Almanya olmak üzere dış ülkelere kaçırmaya çalıştı.
Bu ticari kulvarda, cemaat üyelerinin önemli bir kısmı artık inançlı birer gönüllü değil, tepe yönetimin gözünde sadece birer “insan kaynağı” olarak görülmeye başlandı. Cemaat mensupları; cami ve yurtların temizliğinde, inşaatlarında, kurban kesim organizasyonlarında ve ticari işletmelerde ücretsiz ya da çok komik ücretlerle, maaş demedikleri “harçlık” karşılığında çalıştırılan ucuz bir iş gücü haline getirildi. İdareyi ele geçiren üst kadro, bu insanların saf dinî duygularını, aidiyet bağlarını ve gurbetteki yalnızlıklarını sömürerek muazzam bir sermaye biriktirdi. Üyeler, cemaatin sunduğu helal gıda, cenaze fonu, hac organizasyonları ve eğitim hizmetlerinin zorunlu birer tüketicisi yapılarak, sistemin hem bedava işçisi hem de sürekli para aktaran sadık müşterisi haline dönüştürüldü.
Cemaat içindeki bu devasa mali gücü ve rantı fark eden fırsatçı tipler, yapıya büyük miktarlarda bağışlar yaparak hızla en tepe noktalara tırmandı. Bu kişiler için cemaat, dinî bir inanış yeri değil, verdikleri bir liranın karşılığında on lira kazandıkları kazançlı bir ticaret kapısıydı. Muhafazakâr maskesi takan bu uyanıklar; cemaatin holdingleşen gücünü, vergi muafiyetlerini, gayrimenkul ağını ve sadık müşteri kitlesini kendi ticari işlerini büyütmek için bir sıçrama tahtası olarak kullandılar. Yüksek meblağlarda verdikleri bağışlar sayesinde idareyi ele geçiren elitlerin gözünde en kıymetli adam haline gelen bu kimseler cemaat içi bürokraside hızla yükselerek rantın merkezine oturdular.
Bu fırsatçı ve sözde muhafazakâr figürler, yaptıkları finansal yatırımlarla cemaat içindeki ihale, arsa ve ticaret zincirlerini doğrudan kendi üzerlerine bağladılar. Sıradan cemaat üyeleri inanç uğruna kısıtlı “harçlık”la çalışırken, bu tipler elit kadroyla iş birliği yaparak vakfın tüm imkânlarını sömürdüler. İnançlı tabanın saf duygularını ve verdikleri küçük aidatları ranta çeviren bu mekanizma, cemaatin bir kısmını tamamen paranın ve nüfuzun döndüğü kirli bir şer ortaklığına dönüştürdü. Sonuçta dürüst ve samimi dindarlar sistemin en altında ezilirken, cemaatin en önemli ve söz sahibi adamları dinle hiçbir bağı olmayan, sadece ceplerini dolduran bu fırsatçı tüccarlar oldu.
İstihbarat Aparatına Dönüşme ve Entelektüel Sığlık
Sosyolojik bozulmanın en radikal aşaması, hareketlerin yerel karakterlerini tamamen kaybederek küresel istihbarat servislerinin operasyonel birer “aparatına” dönüşmeleridir. Bu aşamada yapılar, toplumsal kutuplaşmayı tetiklemek ve dinî değerleri gözden düşürmek amacıyla kışkırtıcı birer maşa olarak kullanılır. Kapalı bir yapı haline getirilen bu yapılar çoklu ve çeşitli okuma lislelerinden mahrum bırakıldığından kendi “büyüklerinin” dar kalıplar ve görüşleri etrafında okuma ve çalışma yaparlar. Bu ise kör bir cehalet ve fikri sığlık oluşturur. Böyle toplulukların sevk ve idaresi daha kolay olduğundan bir anda çeşitli yabancı devletlerin istihbarat örgütlerinin aparatı haline gelirler.
Son Haçlı yapılanması FETÖ “Hizmet” ve eğitim odaklı bir sivil toplum hareketi
illüzyonuyla küresel ölçekte holdingleşen bu yapı; sızdığı devlet aygıtını, yargıyı, emniyeti ve orduyu birer silah olarak kullanmıştır. Himmet, soru hırsızlığı, kumpas davaları, şantaj ve finansal manipülasyonlarla tabanının inancını sömüren örgüt; CIA ve batılı istihbarat servislerinin jeopolitik çıkarlarına hizmet eden bir istihbarat aygıtına dönüşmüştür. Bu süreç, örgütün kendi ülkesine karşı silah kullanan, kanlı bir terör şebekesine (15 Temmuz) evrilmesiyle son bulmuştur.
Furkan Vakfı (Alparslan Kuytul) gibi dinî eğitimi ve İslami davayı tekelinde gören yapılar, eğitim seviyesi düşük, sorgulama yeteneği gelişmemiş, sosyo-ekonomik olarak çeperde kalmış kitlesel cehalet odaklarını etrafında toplar. Liderlik, bu tabanı rasyonel bir din anlayışı yerine dogmatik bir fanatizmle konsolide eder. Küresel istihbarat mekanizmaları tarafından iç ve dış siyasi dengeleri sarsmak üzere manipüle edilen ve kışkırtılan bu yapılar, sistematik kaos stratejilerine taşeronluk yaparlar. Lider figürün zaman zaman entelektüel derinlikten tamamen yoksun, rasyonel akılla ve temel mantık ilkeleriyle çelişen sığ argümanlar ve çocuksu fikirler beyan etmesi, yapının karakteristik bir özelliğidir. Bu entelektüel sefalet ve provokatif üslup, ana akım medyada köpürtülerek İslam düşmanlarına benzersiz bir propaganda malzemesi sağlar. Dinî değerler, bu sığlık ve marjinallik üzerinden bilinçli olarak toplum nezdinde itibarsızlaştırılır ve karikatürize edilir.
Adnan Oktar Silahlı Suç Örgütü, 1980’lerde felsefi, bilimsel ve dinî söylemlerle gençliğe hitap eden marjinal bir yapı olarak kurulan bu oluşum, zamanla devasa bir finansal ve operasyonel ağa evrilmiştir. Yapı; lüks yaşam, şatafat, turnike sistemi, şantaj, çocukların cinsel istismarı ve nitelikli dolandırıcılık gibi suç mekanizmaları üzerinden küresel istihbarat yapılarına veri ve nüfuz sağlayan ajan odaklı bir suç şebekesine dönüşmüştür. Dinî kavramlar, örgüt içindeki kadın ticareti ve haksız kazanç çarkını perdeleyen birer manipülasyon aparatına indirgenmiştir.
Nihai Olarak;
Bir inanç hareketinin holdingleşerek kendi celladına dönüşmesi, sadece sosyolojik bir sapma değil, modern zamanların en sinsi inanç suikastıdır. Mukaddes değerleri basamak yaparak plazaların zirvesine tırmanan elitler ile onların maskeleri arkasına gizlenen rantçı odaklar, aslında sadece insanı ve emeği sömürmemişlerdir; onlar, toplumun adalet ve temiz bir dünya umudunu katletmişlerdir. İnşa edilen o devasa binalar, lüks yurtlar ve korunaklı gettolara hapsedilen sığ zihniyet, İslam’ın ufkunu daraltan en büyük prangadır. Bu yapılar dinin zaferini değil, aksine kapitalizmin inanç karşısındaki mutlak galibiyetini simgeleyen birer anıttır.
İçerideki gerçek dava adamlarını sosyal ölüme terk eden bu şer ortaklığı, tabana uyuşturucu ninniler fısıldarken, kurumsal yapıların burçlarına sömürgecilerin bayrağını çoktan dikmiştir. Bugün İslam dünyasının muhtaç olduğu şey, sığ şekilciliği yırtıp atacak köklü bir İslami inkılap ve zihni uyanış hamlesidir. Fakat ne acıdır ki, kurucu dönemde kötülüklere anında müdahale eden o akisyoner mümin idraki, plazaların uyuşturucu konforuyla felç edilmiştir. Toplumsal sorunlara adil çözümler üretmek, küresel sömürüye karşı dik durmak ve ahlaki sıçramalar gerçekleştirmek davası, birçok cemaatin, parti ve grubun tepesine çöken asalakların “stratejik çıkarları” bahane edilerek sürekli ertelenmektedir. Aksiyonun yerini hantal bir cemaat yahut parti bürokrasinin statükoyu koruma çabası alırken; bu ahlaksızlık dalgası, İslam’ın evrensel adalet iddiasının önündeki en büyük küresel engele dönüşmüştür.
Bu saatten sonra millete düşen görev cemaatlerin, vakıfların yahut partilerin içine sızıp bu yapıları birer sömürü ve rant mekanizmasına çeviren sahteleri, fırsatçıları ve ajanlaşmış olanları deşifre etmektir. Müslüman coğrafyanın önündeki aşılması gereken en önemli varoluşsal eşik; din adına dinin düşmanlarına ve şahsi servetlerine hizmet eden bu asalak elitleri cemaatlerin bünyesinden söküp atmaktır. Kurtuluş, cemaatleri, plazaların ipoteğinden, fikirde ucuz aksiyonda hodgam, rantçı, istismarcı ve menfaatperest kimselerden kurtararak aklı, ilmi ve anti-emperyalist direniş ahlakını yeniden kuşanmalarını sağlamaktadır. Unutulmamalıdır ki, bu yapıları işgal eden nidüğü belirsiz, karanlık odakların ve rantçıların lütuflarına boyun eğenler, tarihin en uysal köleleri, mankurtları olmaktan asla kurtulamayacaklardır.





















