Onun sözlerine göre, Aralık ayında enstitü çalışanları Taşkent şehrine bir bilimsel gezi düzenlemişti.
— Seyahatin amacı, büyük şairimiz Kul Gali’nin hayatı ve sanatıyla ilgili materyaller ve bilgiler aramaktı. Ne yazık ki bu kez Kul Gali hakkında yeni bilgilere rastlayamadık. Sadece iki Kazan litografik baskısı bulundu: onun Kıssa-i Yusuf eserinin 1841 ve 1842 yıllarında basılmış nüshaları. Ancak bu baskıların muhtemelen Kazan’da bizim elimizde de mevcut olduğunu düşünüyorum; bunu özellikle kontrol etmedim, — dedi.
Beklenmedik bir buluş
Ancak, bilim insanının aktardığına göre, gezi sırasında beklenmedik bir bulguya rastlandı: Kul Şerif’in bir gazeli.
— Bu gazeli, XIX. yüzyılda Harezm’de derlenmiş bir şiir antolojisinde, yani bir beyazta (mecmuada) bulduk. Antolojide Farsça ve Türkçe yazan birçok şairin şiirleri yer alıyor ve onların arasında Kul Şerif’in yalnızca beş beyitten oluşan çok kısa bir gazeline de rastladık.
Bulduğumuz gazelin, Kul Şerif’in eserlerinin Tatarca el yazması nüshalarında korunmadığı anlaşılıyor. Ancak Harezm’de ve Mâverâünnehir’de onun başka gazellerini de bulmak mümkündür. Genellikle şairler yüzlerce, hatta binlerce gazel bırakırlardı. Kul Şerif’in yalnızca dört-beş gazel yazmış olması mümkün değildir. Bana göre, onun onlarca gazeli Orta Asya ülkelerinin ve diğer Müslüman devletlerin kütüphanelerinde hâlâ Tataristanlı araştırmacıları bekliyor, — diye konuştu Gıbadullin.
Bulunan gazel ne anlatıyor?
Eserde Kul Şerif, Allah’a olan sevgisini dile getiriyor. Bu sevgi onu sabahın erken saatlerinde gözyaşı dökmeye zorlar, kalbini bütünüyle yakıp kavurur, diye açıklıyor tarihçi-araştırmacı.
— O, bu fani dünyadan vazgeçilmesi, dünyanın geçici bir konaklama yeri gibi aşılıp geçilmesi gerektiğini söylüyor. İnsanın her şeyden arınmış, ruhen çıplak bir hâlde Allah’ın huzuruna çıkması gerektiğini ifade ediyor. Biz şunu biliyoruz: Kul Şerif’in hayat yolu şehitlikle sona ermiştir. O, doğduğu şehri savunurken hayatını kaybetmiştir. Talebeleri ve müridleriyle birlikte Kazan Kalesi’nde, kendi medresesinin yanında kahramanca can vermiştir, — diye hatırlattı.
Bilim insanları şu ana kadar Kul Şerif’in yalnızca bir yeni gazelini bulabildi. Ancak onlar, bu yeni buluşun sadece bir başlangıç olduğunu; gelecekte Özbekistan’daki el yazması antolojilerden Kul Şerif’e ait başka gazellerin de ortaya çıkarılacağını düşünüyorlar.
— Kul Şerif adı, Kazan’ın ve Tatar halkının en büyük sembollerinden birine dönüşmüş bir şahsiyettir. O, bizim için rastgele bir figür değildir. Onun kaderinde Tatar halkının karmaşık ve trajik tarihi yansımaktadır. Bu nedenle biz, onun mirasını korumak, incelemek ve gelecek nesillere aktarmakla yükümlüyüz; bu mirası tane tane toplayarak gün yüzüne çıkarmalıyız, — diye açıklıyor Gıbadullin bu buluşun önemini.
Şairin bir başka eserinin yeni bir varyantı bulundu
Daha önce Kul Şerif’in eserlerini Tatar filoloğu Enver Şeripov incelemişti. 1997 yılında o, Kul Şerif’e ait dört gazeli yayımlamış ve bir kitap hâlinde neşretmişti. Bu yayında ayrıca şairin “Kıssa-i İr Hubbi Hoca” adlı manzumesinin ve “Zafernâme-i Vilâyet-i Kazan” eserinin çevirileri de yer alıyordu.
Mercani Enstitüsü çalışanları, Taşkent’te ayrıca “Kıssa-i İr Hubbi Hoca” eserinin iki yeni el yazması nüshasını daha buldular. Gıbadullin’in belirttiğine göre, bu nüshalar Enver Şeripov’un yayımladığı versiyondan oldukça farklılık göstermektedir.
— Bu da büyük bir keşif sayılabilir; çünkü ileride, tam da bu nüshalar temel alınarak manzumenin tam bir bilimsel-eleştirel baskısını hazırlamak mümkün olacaktır, — diye düşünüyor İsmail Gıbadullin.
“Kıssa-i İr Hubbi Hoca” eseri, Orta Asya’da tanınmış sûfî ermişlerden birine adanmıştır. Onun tarihî prototipi hakkında kesin bilgiler günümüze ulaşmamıştır; ancak sûfî yazarlar onu Türk Yesevî şeyhi Hakîm Ata ile ilişkilendirmiş, hatta zaman zaman onun oğlu olarak da anmışlardır. Hakîm Ata, Şeyh Ahmed Yesevî’nin en yakın müridi ve İdil-Ural bölgesinde XX. yüzyılın başlarına kadar geniş biçimde yayılmış olan “Bakırgan Kitabı”nın yazarıdır, diye açıklıyor araştırmacı.
Onun kanaatine göre, bu nedenle Hubbi Hoca hakkındaki manzume de atalarımızın manevi mirasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

