Bugün Babalar Günü.
Sosyal medya, çocuklarının elinden tuttuğu fotoğrafları paylaşan babalarla dolu. Kahvaltı sofralarında bir araya gelen aileler, babalarına sarılan çocuklar, sevgi dolu mesajlar… Dünyanın pek çok yerinde bugün, bir babanın ailesiyle birlikte olmasının kıymetini hatırlatan özel bir gün.
Peki ya Doğu Türkistan’da?
Orada bir çocuğun Babalar Günü’nde babasına sarılabilmesi, artık sıradan bir mutluluk değil; çoğu zaman ulaşılması imkânsız bir hayal.
Çünkü Uygur babaların önemli bir kısmı ya toplama kamplarında ve cezaevlerinde tutuluyor ya da dünyanın farklı ülkelerinde, evlatlarından binlerce kilometre uzakta yaşamaya çalışıyor.
Bir babanın evladına bırakabileceği en değerli miras sevgidir, güvendir, hatıradır. Ancak bugün binlerce Uygur çocuğu, babasının sesini dahi hatırlayamadan büyüyor. Kimi çocuklar yıllardır babalarının nerede olduğunu bilmiyor. Kimileri ise yalnızca eski fotoğraflardan tanıyor onları.
Daha acısı, birçok baba da çocuklarının nasıl büyüdüğünü göremiyor.
İlk adımlarını kaçırıyorlar.
İlk okul günlerini kaçırıyorlar.
Doğum günlerini, bayramları, aile sofralarını kaçırıyorlar.
Ve her geçen yıl, ayrılığın bıraktığı boşluk biraz daha derinleşiyor.
Çin yönetiminin Doğu Türkistan’da uyguladığı politikalar, sadece bireyleri değil aile kurumunu da hedef almış durumda. Bir halkı dönüştürmenin en etkili yolunun aile bağlarını koparmak olduğunu bilenler, yıllardır milyonlarca insanın hayatını altüst ediyor. Anne-babalar çocuklarından, eşler birbirinden ayrılıyor; geride ise sessizlik ve belirsizlik kalıyor.
Bugün Türkiye’de, Avrupa’da ve dünyanın farklı köşelerinde yaşayan Uygur babalar için de Babalar Günü buruk geçiyor. Güvende olsalar bile mutlu değiller. Çünkü kalplerinin bir yanı hâlâ ulaşamadıkları evlatlarında.
Bir telefon görüşmesinin bile lüks hâline geldiği bu çağda, bazı babalar yıllardır çocuklarının sesini duyamıyor. Bir fotoğraf görebilmek, bir haber alabilmek, bazen aylarca, yıllarca beklemeyi gerektiriyor.
Babalar Günü vesilesiyle sıkça “Baba olmak fedakârlıktır” denir. Doğrudur. Ancak Uygur babaların yaşadığı fedakârlık, kendi tercihleriyle üstlendikleri bir sorumluluk değil; kendilerine dayatılan bir ayrılığın sonucudur.
Bu yüzden bugün Uygur meselesini konuşurken rakamlardan, raporlardan ve diplomatik açıklamalardan biraz uzaklaşmak gerekiyor. Çünkü meselenin özünde insan var. Evladına kavuşmayı bekleyen bir baba, babasının yolunu gözleyen bir çocuk var.
Babalar Günü’nde dünyanın dört bir yanında hediyeler verilirken, birçok Uygur babanın tek dileği bir oyuncak, bir kutlama ya da bir sürpriz değil.
Onların tek isteği, çocuklarına yeniden sarılabilmek.
Belki de bu yüzden Uygurlar için Babalar Günü bir kutlama günü değil; ayrılığın, hasretin ve insanlığın vicdanına bırakılmış ağır bir sorunun hatırlandığı gündür.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir çocuğun babasına, bir babanın evladına kavuşmasının bile mücadele gerektirdiği bir dünyada, hangi kutlama gerçekten tam anlamıyla kutlama sayılabilir?

