Asiye Uygur
Ben, Çin’deki Kültür Devrimi’nin (1966–1976) sona ermek üzere olduğu dönemde doğdum. Çocukluğum, daha sonra Reform ve Dışa Açılma Dönemi (1978–1989) olarak kutlanacak yılların ilk dönemlerine denk geldi.
Anne ve babamın aksine, Kültür Devrimi’nin kaosunu ve şiddetini yaşamadım. Bunun yerine, görece istikrarlı bir dönemde büyüdüm. Annem, babam, ağabeylerim ve ablalarımla birlikte, bugün hâlâ mutlu bir çocukluk olarak hatırladığım yılları yaşadım.
İlkokuldaki ilk günümü hâlâ bütün canlılığıyla hatırlıyorum. Babam, bu günü kutlamak için bana parlak kırmızı bir okul çantası, beyaz bir gömlek, beyaz çoraplar ve parlak kırmızı ayakkabılar almıştı. O sabah kendimi dünyanın en mutlu çocuğu gibi hissediyordum.
Hayat o zamanlar çok sade görünüyordu. Hafta sonları ailem bizi gezmeye götürür ya da büyükannemi ziyaret ederdik.
Okul ise etkinlikler ve kutlamalarla doluydu. Her Çocuk Bayramı’nda gösteriler yapılır, oyunlar oynanır, büyük bir heyecan yaşanırdı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o anılar hâlâ içimi sıcaklık ve huzurla dolduruyor.
Ancak yıllar sonra fark ettim ki, o sakin görünen yıllarda bile bambaşka bir gerçekliğin temelleri çoktan atılmaya başlanmıştı.
Bir gün öğretmenimiz Charles Darwin’in evrim teorisini anlattı ve insanların maymunlardan evrimleştiğini söyledi.
Her meraklı çocuk gibi ben de eve koşarak öğrendiklerimi büyük bir heyecanla babama anlattım.
“Baba, öğretmenim insanların maymunlardan geldiğini söylüyor.”
Babam kısa bir an durdu, sonra gülümsedi.
“Belki senin öğretmenin maymundan gelmiştir,” dedi. “Biz Allah tarafından yaratıldık. Bunu asla unutma.”
O zaman onun neden böyle cevap verdiğini anlayamamıştım.
Yıllar sonra fark ettim ki babam yalnızca dinî bir inancı korumaya çalışmıyordu. Korumaya çalıştığı şey çok daha derindi: kimliğimizdi.
“Onların amacı hiçbir zaman Uygurların hayatını iyileştirmek olmadı”
Büyüdükçe kim olduğumu daha çok merak etmeye başladım. Tarih okumaya, sorular sormaya başladım. Zamanla Uygurların, Çin nüfusunun yaklaşık yüzde 91’ini oluşturan Han çoğunluğundan farklı bir dile, kültüre ve tarihsel hafızaya sahip olduğunu öğrendim.
Daha da önemlisi, içinde yaşadığım toplumun göründüğü kadar eşit olmadığını hissetmeye başladım.
Bana, Çin’in hikâyesi içinde tamamen eritilemeyecek bir halkın parçası olduğumu ilk öğreten kişi babamdı. “Uygur” kelimesini kalbime ilk eken de oydu.
Bir gün Çin’in ekonomik reformlarını konuşuyorduk. O dönemde birçok genç gibi siyaset hakkında çok az şey biliyordum. Sürekli duyduğum şey, Deng Şiaoping’in reformlarından sonra hayatın iyileştiğiydi.
Bu yüzden babama sordum:
“Mao döneminde Kültür Devrimi vardı ve insanlar büyük acılar çekti. Şimdi Deng Şiaoping reformlar yaptı ve hayat düzeliyor. Bu onu iyi bir lider yapmaz mı?”
Babam hafifçe güldü. Sonra, anlamamın onlarca yıl süreceği şu cümleyi söyledi:
“Evladım, Uygurlar açısından Mao Zedong ile Deng Şiaoping arasında pek fark yoktur. Onların amacı hiçbir zaman Uygurların hayatını iyileştirmek olmadı.”
O zaman bu cevabı bana çok tuhaf gelmişti. Ancak yıllar sonra ne demek istediğini anlamaya başladım.
Yetişkinliğe adım attıkça, çocukken fark etmediğim bazı örüntüler giderek görünür hâle geldi.
Fırsatlar herkese eşit dağılmıyordu.
Daha iyi okullara kabul edilmek çoğu zaman yalnızca akademik başarıya bağlı değildi. Saygın bir işe girmek de yalnızca yeterlilikle açıklanamıyordu.
Birçok Uygur, önemli fırsatlara ulaşmanın giderek zorlaştığını hissederken, başkalarının daha kolay ilerlediğini görüyordu.
Yıllar sonra, hapsedilen Uygur akademisyen İlham Tohti’nin yazılarını okuduğumda, onun gözlemlerinin sıradan Uygurların uzun zamandır yaşadığı gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü fark ettim.
O; istihdamdaki eşitsizlikleri, toplumsal yükselmenin önündeki engelleri ve Uygur dili ile kültürünün giderek marjinalleştirilmesini anlatıyordu.
Onun satırlarını okurken çoğu zaman, yıllardır sessizce içimizde taşıdığımız hayal kırıklıklarını dile getirdiğini hissediyordum.
Fakat o dönemde bu kaygılar çoğunlukla görünmezdi. İnsanlar özel sohbetlerde şikâyet ediyor, açıkça konuşmaya cesaret edemiyordu. Buna rağmen günlük hayat devam ediyordu.
Uygurlar ve Han Çinlileri aynı şehirlerde yaşıyor, aynı okullarda okuyor, aynı işyerlerinde çalışıyor ve aynı kamusal alanları paylaşıyordu.
Gerilim vardı.
Ama sıradan insani ilişkiler de vardı.
Sonra 5 Temmuz 2009 geldi.
Bundan sadece birkaç gün önce, Guangdong eyaletinin Şaoguan kentinde Uygur göçmen işçilerin öldürüldüğüne dair haberler yayılmıştı (25–26 Haziran 2009).
Olayın ardından resmî makamların sessiz kalması öfkeyi ve acıyı daha da büyüttü.
Şaoguan olayı yaşandığında iş seyahatindeydim. 4 Temmuz’da Urumçi’ye döndüğümde şehirde belirgin bir huzursuzluk hissediliyordu. Ama ertesi gün olacakları hayal bile edemezdim.
5 Temmuz öğleden sonra birkaç arkadaşımla Büyük Çarşı yakınlarında buluştuk. Dönüşümü kutlamak için yemek yiyecektik.
Daha siparişimiz bile gelmeden insanlar sokaklara koşmaya başladı.
Biz de dışarı çıktık.
Her yer tam anlamıyla kaostu.
İnsanlar her yöne doğru kaçıyordu.
Bazıları ağlıyor, bazıları dehşet içinde görünüyordu.
Genç bir kadın yanımızdan koşarak geçti ve bağırdı:
“Ateş açtılar!”
Bir süre sonra üniversiteli bir genç bize, Şaoguan’daki ölümleri protesto eden göstericilere ateş açıldığını söyledi.
O anda bütün söylentilerin doğru olup olmaması artık önemli değildi.
Korku, gerçeklerden daha hızlı yayılıyordu.
Uzakta dumanlar yükseliyordu.
Panik bütün sokaklara yayılmıştı.
Kimse biraz sonra ne olacağını bilmiyordu.
Sonunda arkadaşlarımla birlikte ara sokaklardan geçerek evlerimize ulaşabildik.
O gece elektrikler kesildi.
Karanlıkta silah sesleri yankılanıyordu.
Aileler gözyaşları içinde birbirlerini arıyordu.
Anne babalar çocuklarını çaresizce arıyordu.
Yeni şiddet olaylarının başlayacağına dair söylentiler dolaşıyordu.
Hayatımda ilk kez, doğduğum şehirde kendimi savunmasız hissetmenin ne demek olduğunu anladım.
Fakat Temmuz 2009’un en derin etkisi yalnızca o geceden kaynaklanmıyordu.
Asıl değişim, sonrasında yaşandı.
Kalıcı bir dönüşüm
Temmuz 2009’dan sonra yaşanan en büyük değişim, güvenlik önlemlerinin artması değildi.
İnsan ilişkilerinin dönüşmesiydi.
Uygurlar ile Han Çinlileri arasındaki gerilim zaten yıllardır vardı.
Birçok Uygur demografik değişimden, fırsat eşitsizliklerinden ve kültürel alanlarının giderek daralmasından kaygı duyuyordu.
Bu kaygılar gerçekti.
Ama buna rağmen hayat devam ediyordu.
İnsanlar birlikte çalışıyordu.
Birlikte okuyordu.
Komşu olarak yaşıyordu.
Dostluklar, meslektaşlık ilişkileri ve komşuluk bağları hâlâ vardı.
Temmuz 2009’dan sonra bir şey değişti.
Daha önce görünmeyen gerilim artık görünür hâle geldi.
Trajedi yalnızca korku üretmedi.
Güvensizlik de üretti.
Bu değişim bir gecede olmadı.
Kimse ertesi sabah uyanıp güvenin yok olduğunu ilan etmedi.
Aksine, güven sessizce eridi.
Bir konuşma eksildi.
Bir dostluk zayıfladı.
Bir sessizlik daha büyüdü.
Yıllarca birlikte çalışan insanlar birbirlerine karşı daha temkinli davranmaya başladı.
Eskiden doğal görünen sohbetler artık zorlaşıyordu.
Daha önce rahatça konuşulabilen konular artık konuşulmuyordu.
Bazen kimse hiçbir şey söylemiyordu.
Ama o sessizlik bile her şeyi anlatıyordu.
Görünmez bir duvar yükselmişti.
Ve herkes onun orada olduğunu biliyordu.
Bazı dostluklar sona erdi.
Bazı çalışma arkadaşları artık açık konuşamaz oldu.
Eskiden birlikte yemek yiyen, bayram kutlayan komşular birbirlerine farklı gözlerle bakmaya başladı.
Birçok insan için en acı gerçek, etnik gerilimlerin varlığını öğrenmek değildi.
Bir zamanlar samimi görünen ilişkilerin bu gerilimler karşısında ne kadar kolay çözülebildiğini görmekti.
Vatan yalnızca toprakla tanımlanmaz.
İnsan ilişkileriyle de tanımlanır.
Bu ilişkiler çözülmeye başladığında, aidiyet duygusu da çözülmeye başlar.
Sonra 2017 sonrası yıllar geldi.
O zamana kadar Uygurların yıllarca sessizce dile getirdiği korkular artık varsayım olmaktan çıkmıştı.
Çok sayıda Uygur gözaltı kamplarına ve cezaevlerine götürüldü.
Akademisyenler, yazarlar, profesörler, din adamları, iş insanları, sanatçılar ve sıradan vatandaşlar, bölgenin daha önce benzerini görmediği geniş çaplı bir kampanyanın hedefi oldu.
Birçok Uygur için sanki bütün toplum şüpheli ilan edilmişti.
Neredeyse herkes kaybolan birini tanıyordu.
Bir akraba.
Eski bir sınıf arkadaşı.
Bir meslektaş.
Bir komşu.
Bir öğretmen.
Bir dost.
Belirsizliğin kendisi başlı başına bir korku kaynağı hâline geldi.
Aynı dönemde Uygur dili, kültürü ve dinî yaşam için kalan alan da giderek daraldı.
Birçok cami şehirlerden silindi.
Uygurca eğitim giderek sınırlandırıldı.
Kitaplar kitapçılardan ve kütüphanelerden kayboldu.
Kültürel ve dinî kimliği kamusal alanda ifade etmek giderek zorlaştı.
Aileler parçalandı.
Dostluklar kesintiye uğradı.
Bütün topluluklar dönüştürüldü.
Geriye dönüp baktığımda, bütün bunların vatansızlık anlayışımı nasıl şekillendirdiğini sık sık düşünüyorum.
Aslında bana bu duyguyu öğreten bunlar değildi.
Çünkü o duygu zaten vardı.
Onunla ilk kez, çocukluğumda gördüğüm eşitsizliklerde, gündelik hayatın içindeki gerilimlerde ve Temmuz 2009’dan sonra ilişkilerde oluşan kırılmalarda karşılaşmıştım.
2017 sonrasında yaşananlar bana vatansızlığın ne olduğunu öğretmedi.
Sadece zaten anlamaya başladığım şeyi doğruladı.
Vatansızlık yalnızca sınırları aşmak değildir.
İnsanların kendi dillerinin, kültürlerinin, hatıralarının ve geleceklerinin doğdukları topraklarda artık eşit bir yere sahip olmadığını hissetmeye başlaması da bir vatansızlıktır.
İnsan ile vatanı arasındaki mesafe yalnızca kilometrelerle ölçülmez.
Bazen aidiyetle ölçülür.
Ve birçok Uygur için bu mesafe hiç olmadığı kadar büyümüştü.
Yavaş yavaş şunu anladım:
Vatandaşlık ile aidiyet aynı şey değildir.
Bir insan pasaport sahibi olabilir ama yine de siyaseten görünmez hissedebilir.
Kimlik kartı taşıyabilir ama yaşadığı toplumdan giderek uzaklaştığını hissedebilir.
Benim öğrendiğim vatansızlık buydu.
Belgesiz olmanın vatansızlığı değildi.
Sınır aşmanın vatansızlığı değildi.
Atalarının toprağında yaşamaya devam ederken, o toprağa ait olma hissini yavaş yavaş kaybetmenin vatansızlığıydı.
Birçok insan, Uygurların vatansızlığı ancak yurtlarını terk edip sürgüne gittiklerinde yaşadığını sanıyor.
Benim deneyimim farklıydı.
Ben vatansızlık duygusunu herhangi bir sınırı geçmeden çok önce öğrendim.
Onu, kendimle vatanım arasındaki mesafenin her yıl biraz daha büyüdüğünü izlerken öğrendim.
Bir zamanlar doğal gelen ilişkilerin güvensizlik yüzünden bozulduğunu görürken öğrendim.
Aidiyet duygusunun bile belirsizleştiğini hissederken öğrendim.
Babam bugün artık hayatta değil.
Yurdumuzu daha sonra kökten değiştirecek gelişmelerin çoğunu göremeden vefat etti.
Ama çocukluğumuzda yaptığımız konuşmalara sık sık geri dönüyorum.
İlk başta bana dini öğrettiğini sanmıştım.
Sonra siyaseti öğrettiğini düşündüm.
Ancak çok daha sonra, bana aslında aidiyeti öğrettiğini anladım.
Onlarca yıl sonra bana anlatmaya çalıştığı şeyi nihayet kavrayabildim.
Vatandaşlık ile aidiyet aynı şey değildir.
Vatansızlık her zaman bir ülkeye sahip olmamak değildir.
Bazen aidiyet duygusunun yavaş yavaş aşınmasıdır.
Bir halkın, dilinin, kültürünün, hatıralarının ve geleceğinin kendi vatanında artık eşit bir yere sahip olmadığını hissetmeye başlamasıdır.
Birçok kişi benim bu dersi sürgünde öğrendiğimi sanıyor.
Gerçek çok daha acıdır.
Ben bu duyguyu kendi vatanımda öğrendim.

























