Kılınç’ın Doğu Türkistan seyahatindeki temel amacı, bölgede yaşayan Müslüman Uygurların dinî özgürlüklerinin ve kültürel varlıklarının günlük hayatta ne ölçüde korunabildiğini yerinde görmekti. Bu bağlamda dört kritik soruya cevap aradı:
- Camiler açık mı ve cemaatle ibadet mümkün mü?
- Ezan kamusal alanda duyulabiliyor mu?
- Sokaklarda görünür bir dinî kimlik izlenimi var mı?
- Halk günlük yaşamda hangi pratik kısıtlamalarla karşı karşıya?
Kılınç’ın aktardığına göre, bu soruların cevabı büyük ölçüde olumsuzdu. Bölgedeki pek çok cami ya tamamen kapalı ya da yalnızca birer “müze” olarak ziyaretçilere açılmış durumdaydı. Ünlü Kaşgar’daki İd Kah Camii’nin de artık ibadet yeri olarak işlev görmediğini belirten Kılınç, seyahati boyunca hiçbir şehirde beş vakit namazın cemaatle kılındığına şahit olmadığını ifade ediyor. Bazı camilerin restoran, bar veya otel olarak yeniden düzenlendiğini söyleyen Kılınç, bu durumun bölgenin dinî hafızasını görünmez kılan geniş ölçekli bir dönüşümün parçası olduğunu vurguluyor.
Ezanın kamusal alanda duyulmasına da büyük ölçüde izin verilmediğini aktaran Kılınç, yalnızca Urumçi’de küçük bir camide, hoparlörsüz ve kısıtlı bir şekilde okunan ezana şahit olduğunu anlatıyor. Sokak görüntülerinin ise, kimlik ve gelenek açısından keskin bir değişime işaret ettiğini belirtiyor: “Sekiz gün boyunca sokaklarda ne başörtülü bir kadın gördüm ne de geleneksel kıyafetli bir erkek.” Kılınç’a göre, görünür dinî kimliğin kamusal hayattan sistematik şekilde dışlandığı izlenimi açıkça hissediliyordu.
Kılınç’ın şahitlikleri yalnızca dini pratiklerle sınırlı değil. Uygurların günlük yaşamlarının yoğun kontrol mekanizmalarıyla çevrelendiğini ifade eden gazeteci, belirli bölgelerde Uygurların satın alabilecekleri yakıt miktarının bile devlet tarafından sınırlandırıldığını söylüyor. Bazı ürünlerin, “isyan hazırlığına zemin oluşturabileceği” gerekçesiyle Uygurlara satılmasının yasak olduğuna dikkat çekiyor.
Hotan’da şahit olduğu bir manzara ise onun için seyahatin en sarsıcı bölümlerinden biri olmuş: Bir caminin avlusunda yaşlı Müslüman erkeklerin isimleri tek tek okunarak kayıt altına alındığı ve ardından Çin yönetimine bağlılık yemini etmelerinin zorunlu kılındığı bir uygulama… Kılınç’ın ifadesiyle, bu sahne, dinî ve kültürel aidiyetin açık biçimde devlet kontrolü altına alınmış olduğunun göstergesiydi.
Turfan yakınlarında karşılaştığı yüksek duvarlı, dikenli tellerle çevrili ve gözetleme kuleleriyle donatılmış bir yapı ise Kılınç’ın “yeniden eğitim” merkezleri hakkındaki daha önce duyduğu iddiaları doğrular nitelikteydi. Bu yapıların amacının kültürel asimilasyon ve ideolojik yönlendirme olduğunu düşünüyor.
Taha Kılınç’ın gözlemleri, Doğu Türkistan’da resmi açıklamaların çok ötesinde, yoğun gözetim, kültürel baskı ve dinsel kısıtlamalar içeren farklı bir gerçekliğin yaşandığını ortaya koyuyor. Kılınç, “Orada hayat akıyor, fakat bize anlatılan şekilde değil,” sözleriyle gezisinin en çarpıcı sonucunu özetliyor.

