Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Hüseyin Gökalp, 4 Temmuz Cumartesi günü Büyük
Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı’nda çarpıcı açıklamalarda bulundu.
“Yağmalanan İslam Medeniyetleri” serisinin ikinci oturumunda Endülüs medeniyetinin doğuşunu, ihtişamını, parçalanma sürecini ve nihayetinde uğradığı büyük soykırımı derinlemesine bir sosyolojik ve tarihsel perspektifle ele aldı.
İslam Fütühatının Temel Gayesi ve Hukuku
Konuşmasına Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “İnsanlar la ilahe illallah deyinceye kadar onlarla mücadele etmekle emrolundum” hadis-i şerifini açıklayarak başlayan Dr. Hüseyin Gökalp, İslam’ın fütühat politikasının zorbalığa değil, adalete dayandığını vurguladı. Gökalp, “Dinde zorlama yoktur ayeti uyarınca, İslam toplumunda yaşayıp Müslüman olmayanlar zımmi hukukuyla korunur. Biz onların haklarını sonuna kadar savunuruz,
mabetlerine dokunmayız. Buhara’da, İsfahan’da, İstanbul’da ve Şam’da asırlardır gayrimüslimlerin varlığını sürdürebilmesi, İslam’ın gittiği yere adaleti ve şeriatı taşımasının en büyük ispatıdır” dedi.
Çölden çıkan Müslüman ordularının en müreffeh imparatorluklara karşı “Sizi kullara kulluktan Allah’a kulluğa, dünyanın daralmışlığından genişliğine, dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkarmaya geldik” dediklerini hatırlatan Gökalp, Emeviler döneminde sınırların Çin’den Frank topraklarına kadar genişlediğini ifade etti.
Vandalusya’dan Endülüs’e: Barbarlıktan Medeniyete
Müslümanların Kuzey Afrika’daki ilerleyişinin ardından yönlerini kuzeye, İber Yarımadası’na çevirdiklerini belirten Dr. Gökalp, bölgenin tarihsel kökenine dair önemli bilgiler paylaştı. Romalıların kendi dillerini konuşmayan topluluklara “Barbar” veya “Berber” dediğini; bölgede hüküm süren Vandalların yıkıcı etkilerinden dolayı İberya’ya “Vandalusya” denildiğini ve “Endülüs” kelimesinin buradan türediğini açıkladı.
711 yılında Mısır Valisi ve Kuzey Afrika Fatihi Musa bin Nusayr ve komutasındaki Berberi komutanların yarımadaya adım attığını belirten Gökalp, edebiyatta meşhur olan “gemileri yakma” hikayesinin tarihsel bir gerçeklikten ziyade sonraki asırlarda İdrisi gibi tarihçiler tarafından metinlere işlenmiş edebi bir anlatı olduğunu dile getirdi.
Vadi Lekke Savaşı ile Vizigotların yenilgiye uğratıldığını ve birkaç yıl içinde yarımadanın büyük kısmının fethedildiğini aktardı.
“1000’li yıllarda Kurtuba, 300 bin nüfusuyla Avrupa’nın en kalabalık ve en parlak şehriydi. Paris ve Londra adeta birer kasaba hüviyetindeyken, Avrupa’nın kralları ve kraliçeleri çocuklarını tedavi ettirmek için Müslüman doktorlara getiriyordu. O dönem Hristiyan rahipler, ‘Gençlerimiz kiliseye gelmiyor, Latince dua ezberlemiyor ama birbirlerine şiir yazacak kadar Arapça öğreniyor, Müslümanlar gibi giyinip sarık sarıyor’ diye feryat ediyorlardı.”
İbn Haldun’un Teorisi: Bedavet, Hadarat ve Fesat Döngüsü
Endülüs Emevi Devleti’nin 1031 yılında “Mülûkü’t-Tavâif” adı verilen 24 emirlik ve 42 kalelik küçük şehir devletçiklerine bölünerek parçalandığını ifade eden Dr. Gökalp, bu zaafiyetin ardından İspanyolların “kaybedilen toprakları geri alma” ideali olan “Rekonkista” hareketini başlattıklarını söyledi. Müslüman emirliklerin kendi aralarındaki siyasi rekabet yüzünden Hristiyanları paralı asker olarak tutma basiretsizliğini gösterdiklerini ve sırayla düştüklerini belirten Gökalp, bu süreci İbn Haldun’un tarih teorisi üzerinden açıkladı:
“Batılılar tarihe sürekli ilerlemeci bir gözle bakarlar. Biz Müslümanlar ise tarihi döngüsel algılarız. Çünkü Cenab-ı Hak, zafer ve mağlubiyet günlerini insanlar arasında döndürür durur. Endülüs asıllı bir aileden gelen İbn Haldun, bu çöküşü izleyerek medeniyetlerin döngüsünü üç kavramla formüle etmiştir: Bedavet (göçebelik/savaşçılık), Hadarat (yerleşiklik/şehirleşme) ve Fesat (çöküş/rehavet). Kaybedecek lüksü olmayan, başarmak zorunda olan bedevi topluluklar muzaffer olur. Ancak yerleşik hayata geçip saraylar, botanik bahçeleri, yoğun yemek ve sanatsal incelikler içinde pamuklara sarılarak büyüyen nesiller, savaşçı niteliklerini kaybederler. Rehavet
kaçınılmaz olarak fesadı ve çöküşü getirir.”
Kuzey Afrika’dan yardıma gelen güçlü imana sahip Murabıtlar (Yusuf bin Taşfin komutasında Zellâka Savaşı) ve sonrasında Muvahhitler gibi çöl kökenli hanedanların Endülüs’ün ömrünü uzattığını fakat her gelen neslin 2-3
jenerasyon sonra aynı şehirleşme ve rehavet döngüsüne yenik düşerek elendiğini belirtti.
Moriskoların Çilesi ve Engizisyon Zulmü
1492 yılında Gırnata’nın düşmesiyle Müslümanların İberya’daki siyasi varlığının resmen bittiğini ifade eden Dr. Hüseyin Gökalp, Hristiyan egemenliği altında kalan Müslümanlara “Müdeccen”, daha sonra zorla Hristiyanlaştırılan veya gizli Müslüman kalanlara ise aşağılama gayesiyle “Morisko” (Müslümancıklar) denildiğini belirtti. İspanyolların verdikleri hiçbir sözü tutmayarak Arapçayı, İslami kıyafetleri ve ibadetleri tamamen yasakladığını; Müslümanların ise dinlerini korumak amacıyla Arap harfleriyle İspanyolca yazdıkları “Aljamiado” (Elhami) literatürünü geliştirdiklerini aktardı.
Engizisyon mahkemelerinin uyguladığı akılalmaz işkencelere değinen Gökalp, “Müslümanların çocuklarını zorla manastırlara yatılı alarak ajan ve itirafçı olarak yetiştirdiler. Çocukların itiraflarıyla anne-babaları yakalayıp festivallerde kısık ateşte yaktılar. İspanyollar ve sömürgeci Batı dünyası, tarih boyunca başkalarıyla nasıl bir arada yaşanamayacağının, zulmün ve kepazeliğin kitabını yazmışlardır. Bugün Srebrenitsa’da Sırpların, Gazze’de israil’in sergilediği vahşet, aynı kaynaktan beslenmektedir. Batı ahlaktan, protestodan değil; yalnızca ve yalnızca güçten anlar” diyerek Müslümanların askeri, teknolojik ve fikri olarak her daim en üst seviyede güce sahip olması gerektiğinin altını çizdi.
Geleceğe Dönük Üç Büyük Ders
Dr. Hüseyin Gökalp, Endülüs ve Morisko tarihinden günümüz Müslümanlarının çıkarması gereken üç temel esası şöyle sıraladı:
1. Dil ve Din Bağı: Arapça yasaklandığında sonraki nesiller İslami kimliği taşıyamadı. Dil bağının kopması din bağını koparır. Bugün Avrupa’da dilini unutan Türk çocuklarının dinle bağının kopması da aynı tehlikeye işaret eder.
2. Eğitim ve İdeoloji: Zorunlu eğitim sistemleri her zaman bir ideoloji yükleme peşindedir. Bizim bu coğrafyadaki yegane çıkış biletimiz, çocukları manipülatif ideolojilerden arındırarak saf İslam şuuruyla eğitmektir.
3. Kimliği Gizlememek (Kripto İslam’ın İmkansızlığı): İslam gizlenerek yaşanmaz. Gizlenen iman, sonraki nesillere aktarılamaz. Gençlerimiz girdikleri üniversitelerde, iş yerlerinde Müslüman kimliklerini, namazlarını, oruçlarını eziklik psikolojisine kapılmadan, açıkça ve gururla ortaya koymalıdır.
Konuşmasını umitvar bir mesajla tamamlayan Gökalp, “Bugün 20 yıl öncesine göre çok daha özgüvenli, dünyayı tanıyan, bagajı olmayan ve dinine sahip çıkan bir gençlik var. Baraj doluyor, kapaklar kırılmak üzere. Allah bize tekrar zafer günlerimizi takdir edecektir. Önemli olan her dönemde doğru tarafta saf tutmaktır” diyerek sözlerine son verdi.
