Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İhtiyaçtan Daha Yüksek Bina Yaptırmak- Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan

İbn-i Mes’ud radıyallahu anh’dan

İbn-i Mes’ud radıyallahu anh’dan rivayet edilmiş, Taberânî’nin nakletmiş olduğu bir hadîs-i şerîf. İnşaatla ilgili bir hadîs-i şerîf.
Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

مَنْ بَنَى فَوْقَ مَا يَكْفِيهِ ، كُلِّفَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَنْ يَحْمِلَهُ عَلَى عُنُقِهِ

(Men benâ fevka mâ yekfîhi, küllife yevme’l-kıyâmeti en yahmilehû alâ unukihî)

(Men benâ fevka mâ yekfîhi) “Kim ki kendisine kâfi gelecek miktardan daha yüksek, şatafatlı bina yapıyor…” Ne olur? (Küllife) “Mükellef tutulur, (yevme’l-kıyâmeti) rûz-i mahşerde, kıyamet gününde… (En yahmilehû alâ unukihî) Boynunda ‘Hadi taşı bakalım onu!’ diye taşımakla mükellef tutulur.”

“—Hocam, galiba Peygamber Efendimiz pek bina yapmak taraftarı değil.”

Öyle…

Peygamber Efendimiz’i tanımaya çalışalım, kızmayalım! İnşaat ustaları kızacak şimdi bana, “Hocam ne diyor?” diye. Ama Peygamber Efendimiz’i tanımaya çalışalım, işimizi ona göre ayarlayalım! İzah edeceğim.

Bir gün Peygamber Efendimiz mescidde duruyordu. Baktı mescidin hurma dallarından çiti var, duvarı var, oradan bir ev biraz yükselmiş.

“—Bu kimin evi?” dedi.

“—Yâ Rasûlallah, filancanın evi.”

Bir kat yapmış, çıkmış üstüne. Biraz sonra o şahıs mescide geldi;
“—Es-selâmu aleyke yâ Rasûla’llah!” diye Peygamber Efendimiz’e sevgiyle, muhabbetle bir selâm verdi.

Peygamber Efendimiz selâmını almadı. Aklı başından gitti;
“—Rasûlüllah benim selâmımı almıyor, darılttım galiba.” dedi. Etrafına soruyor. Kendisine de sormuyor, edep var. Oo, şimdi din adamlarına, hocalara saygı olur mu?

“—Hocaefendi! Kıldır şu namazı! Bayram yapacağız, işimiz var; bayram namazını kıldır, çıkacaksan hutbeye çık, kıldıracaksan namazı kıldır, işimiz var.”

Yani sanki hizmetçisi…

Tabii o zaman bir şey demiyor. Rasûlüllah Efendimiz’in yüzüne bakamazlardı. Hücre-i saadetinden çıkardı, mihraba namaz kılmaya gelirdi de herkesin başı önünde; Rasûlüllah’ın yüzüne bakamazlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömerü’l-Faruk bakarmış.

Kayınbabası ikisi de, akrabalığı var, çok büyük yakınlığı var; yüzüne onlar bakabilirlermiş.

Güneşe bakabilir misin?

(Iclâlen lehû) Onlar ona derin saygılarından yüzüne bakamazlardı. Onlar bakardı, tebessüm ederdi onlara, onlar da ona tebessüm ederdi, öyle gelirdi mihraba, deniliyor. Soramadı;

“-Yâ Rasûlullah, sen bana niye selâm vermiyorsun?” diyemedi. Lâubâlilik yok…

Burada parantez içinde bir şey söyleyeyim. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: الْعُلَمَاء وَرَثَةَ االنبِيَاءِ ) أبو نعيم، والديلمي، وابن النجار عن البراء

(El-ulemâü veresetü’l-enbiya’) [Alimler peygamberlerin varisleridir.]

Ulemâya da öyle o hürmeti göstermek lâzım! Alimi bulursan, göster! Sordu:

“-Acaba ne oldu ki Rasûlüllah SAS benim
selâmımı almadı?” Dediler ki:

“-Bilmiyoruz ama, ‘Şu ev kimin?’ diye sordu, biz de senin evin olduğunu söyledik. Galiba o evi yaptırmandan pek memnun olmadı. Pek de bilmiyoruz neden olduğunu ama, belki ondandır.” Çıktı gitti hemen; üst katı dümdüz etti, yıktı..

“-Acaba başka bir sebep mi, sorayım canım? Yapılmış artık, yapılmış şeyi yıkar mı insan? Hanım da darılır, çoluk çocuk da ‘Hem yaptın, hem niye yıkıyorsun?’ der, belki başka sebeptendir.” demedi.

Paldır küldür, paldır küldür yıktı ikinci katı, indi aşağıya, bir kat kaldı. Geldi Rasûlüllah’a, dikkatli dikkatli:

“-Es-selâmü aleyke ya Rasûla’llah!” dedi, selâm verdi.

O zaman, “Aleyküm selâm!” diye Peygamber Efendimiz selâmını aldı.

“-E hocam, ne yapacağız? Şimdi arsalar pahalılaştı, mecburen insan dört kat, beş kat, altı kat çıkıyor.”

İş değişti tabi… Esasında memleketimiz geniş; mümkün olsaydı da herkesin evi bahçeli bahçeli, geniş geniş olsaydı. Temiz havalı olurdu, hava kirliliği az olurdu, daha rahat olurdu. Ama ihtiyaçtan olursa, olur. Eskiden herkesin bahçesi vardı. Yandaki bir kat yükselttiği zaman, o bahçenin içi görünür. Kadın çalışacak, çamaşır yıkayacak, asacak, iş yapacak, evin mahremiyeti zarara uğrardı, yapılmazdı. Yine de köylerde filan yapmamak lazım! Tek katlı, tek katlı yapıp, böyle herkes bahçesinde rahat etsin. Hanımı çıkıverir, kızartmayı orada yapar, çamaşırı orada yıkar, bir başka iş yapacaksa orada yapıverir; onun mahremiyetine hürmet etmek lazım!

Eskiden komşunun avlusuna, orayı gören tarafa pencere yapılmazdı. Öyleydi kardeşlik… Tabii bu apartman usulü geldi, “Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu.” dediği gibi dünya başka bir dünya oldu. Ama mümkün mertebe böyle yapmak lazım! Yani arkadaşın hakkına, hukukuna dikkat etmek lazım!

İkincisi de, bunun övünmekten çıkması da mümkün. Yani “Evim şatafatlı, gösterişli olsun!” mânasından dolayı da makbul olmaması mümkün. Ya arkadaşın hukukuna tecavüzden dolayı, onun gönlünü kırmak meselesi olduğundan istemiyor Efendimiz veyahut da böbürlenme vesilesi olmasın diye. Yatır binaya parayı, öbür taraftan kalıyor. Buna ekonomide, yani devlet iktisadında ölü yatırım derler. Binaya para yatırıyorsun. Fabrikaya yatırsa çalışacak, mahsul çıkacak, mahsul kullanılacak, satılacak; o canlı yatırım. Toprağa verdiğin ölü yatırım oluyor.

Şimdi ben söylüyorum; apartmanlarda yaşamak zor oluyor. Yetmiyor da, yeni kardeşlerimiz geliyor şehirlere, kiralık ev bulunmuyor. “Kenardan bir mahalle alalım da orada ev yapalım, kerpiçten olsun evler.” diyorum. Hanımlar, “Hocaefendi kerpiçten ev istiyor.” diye kızıyorlarmış. Canım artık biraz sade olsun. Ne olacak? Başını sokarsın, sıhhatle, afiyetle kira vermeden oturursun. Temizliğine dikkat edersin.
Bembeyaz badanayla boyarsın, güzel olur, ne olacak…
Şatafat için, gösteriş için dışını kırmızı mermer, mavi mermer, köşelerine en lüks tuğlalardan süsler, kesme taşlardan kemerler, kavisler, ocaklar bilmem neler…
Ahirette köşk yapsana kardeşim. Dünyada yapıyorsun, bunların hesabını soracak Allah. Ahirette yapsaydın. Bak, mescid bina edince âhirette köşk oluyor. Ahiretini mâmur etmeye çalışsaydın…

Bizde yine bu oluyor, böyle evi övünülecek gibi şatafatlı yapmak.

Suudi Arabistan’da yaygın bir felaket halinde… Bizim mühendis arkadaşlar var, diyorlar ki; “-Hocam burada bir zengin var, çok iyi bir zengin, çok müttakî bir zengin. Kendisine köşk yaptıracakmış. İhalesine girelim mi, yani onu yapmaya biz girelim mi?” “-Nasıl köşk yaptıracakmış?” dedim.

“-Dört bin metrekare köşk…” Bir apartman dairesi 150 metrekaredir, 100 metre karedir. Dört bin metre kare ne demektir? Kırk apartman dairesi genişliğinde köşk yapacak. Takvâ ehli, iyi müslüman bir zenginmiş, Suudi Arabistan’da. Kırk tane evi yan yana koyacaksın, o kadar bir köşk yaptıracakmış.

Yaptır bakalım…

Kendisine lazım olandan fazlasını yaptığı zaman,

“Omuzunda taşı bakalım!” diyecekler.

Bu müslümanların işine akıl ermez. İşte müslümanlık böyledir; müslüman gösterişe aldırmaz, evini basit yapar ama yapacağı işi tam yapar. Evini sade yapar, camisini sağlam yapar. Bak Süleymaniye Camisi asırlarca duruyor, gör; kaleden daha sağlam. Böyle yaparlar. Çünkü orada namaz kılındıkça yaptırana ecir gidecek…

Ne köşkler, ne şatolar yaptırmış, dağın üst yerine kondurmuş: burçları bulutları deliyor. Onlar öyle yaparlardı, bizimkiler sade yapardı.

Kendisi bilir, herkes kendisi bilir. Peygamber Efendimiz böyle ölü yatırımları sevmiyor demek ki. Yapacaksan masrafını hayırlı bir yere yap; cihada sarf et, insan yetiştirmeye sarf et.

Bir Osmanlı asilzâdesi duydum, mübarek, konağında dört bin tane çocuk yetiştirirmiş. Esir, şunu bunu neyse, kendi konağına alırmış, zenginmiş, parasıyla onlara ilim irfan, İslâm öğretirmiş, devletin hizmetine verirmiş.

Öyleleri de var. Ebedi kazancı öyle bulmuşlar. Her bir insanın yaptığı her bir hayırdan onun defter-i âmâlinin hasenât tarafına ecir yazılacak. Onlara koşmak lazım, onları yapmak lazım! Çünkü bir insan yetiştirdin mi dünyadan, dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlı.

Gösterişe kaçmayın. Her şeyiniz mütevazı olsun, ihtiyacınız kadar olsun, ihtiyaçtan fazlasını, şatafatı, gösterişi bırakın. Bir de komşunuzun hukukuna riayet edin. Adamcağız bir ev yapmış, ötekisi de onun yanına bir ev yapmış, sanki üstüne çökmüş gibi, “Gırtlaklarım, seni boğazlarım.” der gibi. O adamcağıza yazık değil mi; kendisi ev yaptı, sen de onun tepesine çöktün, kocaman bir ev yaptın. Hiç kimse bunu düşünmüyor. Komşunuzun da hukukuna riayet edin!

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi
04. 11. 1984 – İskenderpaşa Camii