Michael Schuman (*)
Çin, kendisini Filistinlilerin savunucusu ve ezilenlerin şampiyonu olarak sunmak için Gazze’deki krizi istismar etti. Bu duruş, Pekin’in kendi topraklarında Müslüman bir topluluğa karşı insan hakları ihlallerinden suçlu olmasına rağmen, ABD ile jeopolitik rekabetinde Çin’e fayda sağlıyor gibi görünüyor. Çin’deki Uygurlar, acımasız bir otoriter rejim altında kitlesel gözaltılara, nüfus baskısına ve kültürel asimilasyona maruz kalmaktadır. Ancak ne üniversite kampüslerinde özgürlüklerini talep eden protestolar düzenleniyor ne de büyük diplomatik çabalar onların sefaletini hafifletmeye çalışıyor.
Çin bu işten nasıl sıyrılıyor? Uygurların içinde bulunduğu duruma yönelik yaygın kayıtsızlık, sadece günümüzün hakim siyasi ideolojileri arasında değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları siyasetinde de çifte standardı gözler önüne seriyor. Ve Çin’in evrensel değerler ilkesine karşı oluşturduğu tehlikeye işaret ediyor.
Mesele hangi grubun -Filistinlilerin mi yoksa Uygurların mı- dünyanın ilgisine daha layık olduğu meselesi değildir. Her ikisi de acı çekiyor ve çektikleri acılar korkunç. Filistin davası önemlidir ve gördüğü ilgiyi hak etmektedir. Ancak Uygurların da biraz öfkeye ihtiyacı var. Çin’in uzak batısındaki tarihi anavatanları Doğu Türkistan’da izole edilmiş olan Uygurların, uluslararası toplumun desteği olmadan Pekin’in baskısına karşı kendilerini savunma umutları yok.
ABD, Uygurlara yönelik kötü muameleye son vermesi için Çin yönetimine baskı yapmaya çalıştı; örneğin, şirketlerin Doğu Türkistan menşeli ürünleri ABD’ye ithal etmesini yasakladı ancak dünya liderlerinin çoğu Uygurların durumunu görmezden geldi. Birleşmiş Milletler’de İsrail’e karşı çıkan diplomatların çoğu, Uygurlar söz konusu olduğunda Çin lehine oy kullanıyor. Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas bile 2023 yılında Çin’e yaptığı bir ziyaret sırasında Pekin’in Doğu Türkistan konusundaki tutumunu benimsedi. Çin lideri Şi Cinping ile birlikte yayınladığı ortak bildiride Abbas, Pekin’in Doğu Türkistan’daki Müslümanlara yönelik politikalarının “insan haklarıyla hiçbir ilgisi olmadığını ve aşırıcılığı dışlamayı, terörizme ve ayrılıkçılığa karşı çıkmayı amaçladığını” ileri sürdü.
Uygurların bazı savunucuları Gazze ve Doğu Türkistan arasında paralellikler kurarak dikkat çekmeye çalıştı. Uygur insan hakları avukatı Rayhan Asat, kısa bir süre önce Orta Doğu’daki insan haklarına adanmış bir kuruluş olan Dawn’ın web sitesinde “Filistinlilerin çektiği acılar tanıdık bir acıyla yankılanıyor” diye yazdı. “Filistin halkının insanlıktan çıkarılması ve İsrail’in savaşından dolayı maruz kaldıkları toplu cezalandırma, tıpkı Çin’in benim halkıma uyguladığı gibi, toplumlarının dokusunu paramparça etti.” Georgetown’dan akademisyenler Nader Hashemi ve James Millward, aynı sitede yakın zamanda yayınladıkları bir makalede, sömürgeleştirme, baskı, (bazen şiddetli) direniş ve daha fazla baskıdan oluşan paralel bir anlatı örüyorlar. Dünya liderlerinin, jeopolitik perspektiflerine bağlı olarak, bir grubun ya da diğerinin baskısının gerçek vahşetini inkar etmelerinin, “sözde kurallara dayalı uluslararası düzenin kalbindeki boşluğu ortaya çıkardığını” yazdılar.
Bu bakış açısı bazı temel farklılıkları gözden kaçırmaktadır. İsrail, bölgeyi tarihi anavatanları olarak gören ve Avrupa’daki zulüm, katliam ve Holokost’un yanı sıra Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki zulümden kaçan Yahudiler tarafından kurulmuştur. Bölgenin bugünkü haritası, devletlerarası savaşlar, dış müdahaleler, hem İsrail hem de Filistin toplumları içindeki çekişmeli politikalar ve barışçıl bir çözüme yönelik başarısız girişimlerden oluşan karmaşık bir tarih tarafından çizilmiştir. Buna karşılık, Doğu Türkistan 18. yüzyılın ortalarında Qing hanedanı tarafından fethedilmiş (İngilizlerin Hindistan’a yürüdüğü sıralarda) ve 1949’da kurulduktan sonra şimdiki Çin Halk Cumhuriyeti tarafından sahiplenilmiştir. Şimdi Komünist Parti Doğu Türkistan’ın Çin’in ayrılmaz bir parçası olduğunda ısrar ediyor. Pekin, Orta Asyalı bir halk olan ve Türkçe ile akraba bir dil konuşan Uygurlara kendi siyasi sistemini, Çin dilini ve kültürünü dayatmıştır. Sayıları 12 milyondan az olan topluluk, baskın Han Çinlisi etnik grubundan gelen göçmenlerin (“yerleşimciler” de diyebilirsiniz) baskısı altında. 2020’deki resmi nüfus sayımı verileri, Doğu Türkistan’daki Han nüfusunun önceki on yılda yüzde 25 oranında arttığını, Uygurların sayısının ise sadece yüzde 16 oranında arttığını gösteriyor.
Şu anda Filistinliler ile Uygurlar arasındaki en belirgin fark Doğu Türkistan’ın savaş halinde olmaması. Ancak Doğu Türkistan’da savaş başlatacak bir Hamas da yok. Aksine Şi, bölgedeki kontrolünü sıkılaştırmak amacıyla son yıllarda Uygurlara yönelik baskıyı büyük ölçüde arttırdı. Bir milyon ya da daha fazla Uygur keyfi olarak “yeniden eğitim kamplarında” gözaltına alındı ve ardından hapsedildi ya da zorla çalıştırma sistemine tabi tutuldu. İsrailliler Filistinlileri ayrı bir halk olarak tutarken Şi Uygurları dillerini, tarihlerini ve dini yaşamlarını bastırarak daha geniş bir “Çinli” kimliği içinde asimile etmeye çalışıyor. Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü bu stratejiyi, topluluğun “kültürel mirasını yeniden yazmaya yönelik sistematik ve kasıtlı bir kampanya” olarak tanımlamıştır. Pekin’in programının belki de en tüyler ürpertici unsuru, zorla kısırlaştırma ve diğer yollarla Uygur nüfusunun artışını azaltmaya yönelik uyumlu bir çabadır. Bu baskı, Uygur doğumlarının sayısında keskin bir düşüşe katkıda bulunmuştur. Bir Çinli yetkilinin ifadesiyle bu politikaların amacı “soylarını kırmak, köklerini kurutmak”.
Çin hükümeti Doğu Türkistan’da bu insan hakları ihlallerini gerçekleştirdiğini reddediyor ve sadece terörizmin kökünü kazımakta ısrar ediyor. Devlete ait medya platformlarında yürütülen uyumlu bir propaganda kampanyası Doğu Türkistan’ı barışçıl bir ekonomik kalkınma modeli olarak sunuyor. Bu arada Pekin, bölgeyi uluslararası denetime etkili bir şekilde kapatan bir polis devleti kurdu. Gazeteciler, aktivistler ve uluslararası kuruluşlardan yetkililerin özgürce araştırma yapamaması ya da koşulları izleyememesi nedeniyle, öfkeyi körükleyebilecek hikaye ve görüntü akışı sınırlı kalıyor ve Uygurların kötü durumu büyük ölçüde gözlerden uzak tutuluyor. Plymouth Üniversitesi’nde DoğunTürkistan tarihçisi olan Hannah Theaker bana Pekin’in “kültürleri ve halkları yavaş yavaş, dehşet verici bir şekilde yok etmesinin” “kalabalık bir haber ortamında dikkat çekecek yıkım görüntüleri üretmediğini” söyledi. Buna karşın, “Gazze’deki dehşet gerçek zamanlı olarak uluslararası kamuoyunun gözleri önüne seriliyor” dedi.
Yine de Çin’in ihlallerine dair kanıtlar oldukça fazla ve bunları görmezden gelmenin nedenleri, en azından siyasi solun bazı unsurları arasında, postkolonyal bir dünyanın adaletsizliklerine dair ideolojilerin derinliklerine uzanıyor. Bu bakış açısına göre İsrail, Avrupa sömürgeciliğinin bir ürünüdür; Batı imparatorluklarının halefi olarak görülen ABD’nin desteğiyle yerel bir halkı baskı altında tutmakta ve yerinden etmektedir. Çin bu anlatıya tam olarak uymuyor. Batı emperyalizminin kurbanı olan sosyalist bir devlet olarak (ya da pek çok kişi buna inanıyor) Çin, insan hakları ihlalleri ne kadar korkunç olursa olsun, sol unsurlar tarafından İsrail’den daha az kötü olarak algılanıyor.
Komünizm Kurbanlarını Anma Vakfı’nda Çin çalışmaları direktörü ve Uygurlar konusunda önde gelen bir uzman olan Adrian Zenz, bu görüşe göre Çin’in “etnik politikası bazı noktalarda yanlış yönlendirilmiş olabilir, kusurlu olabilir, geliştirilmeye değer olabilir”, ancak “eski Batılı sömürgeci güçlerin yaptıklarından veya yapmakta olduklarından daha kötü olamaz” dedi. Uygurlar için daha fazla empati kazanmak “sol ideolojik dünyayı parçalayacak ideolojik kategorilerin tamamen tersine çevrilmesini gerektirecektir.”
Bu açıdan Uygurlar, Çin’in bir diğer ezilen halkı olan Tibetlilerden farklı muamele görmektedir. Budizm’in cazibesi ve Dalai Lama’ya duyulan hayranlık bir zamanlar “Özgür Tibet” sloganının Richard Gere, Beastie Boys ve diğer Batılı ünlülerin benimseyebileceği bir slogan haline gelmesine yardımcı olmuştu. Aşırı solun bazı kesimleri Pekin’in Tibetlileri feodal “serflikten” “kurtardığı” yönündeki söylemini benimsedi. Ancak Tibetliler çoğunlukla, karizmatik ve uluslararası alanda tanınan bir liderden yoksun olan Müslüman Uygurların sahip olmadığı bir sempatiye ya da kendilerine karşı yürütülen kampanyanın güncelliği göz önünde bulundurulduğunda benzer şekilde uzun bir aktivizm geçmişine sahip oldular.
Uygurlar, Seçilmiş Başkan Donald Trump’ın dışişleri bakanı adayı Marco Rubio da dahil olmak üzere bazı siyasi sağ üyelerinden ilgi görüyor. Ancak bu muhafazakâr destek, ABD hükümetinin desteğine şüpheyle bakan sol aktivistlerin gözünde Uygur davasına zarar verebilir. San Jose Eyalet Üniversitesi’nde adalet çalışmaları profesörü olan Sang Heae Kil, aşırı soldaki bazı aktivist çevrelerde “Uygurlara yapılanların bir tür soykırım olduğunu kabul etme konusunda bir tereddüt var” dedi. Kil, bazı aktivistlerin “ABD medyasının Çin’i Komünist bir ülke olarak göstermeye çalıştığına dair şüphelere” dayanarak “Uygurların başına gelenlerin abartılmış olabileceğine” inandıklarını tahmin etti.
Uygur davası, Çin’in küresel zenginliği ve gücünün katı gerçekleri tarafından da engelleniyor. Bir avuç büyük destekçisi dışında diplomatik olarak büyük ölçüde izole edilmiş olan İsrail’in aksine Çin, uluslararası diplomaside büyüyen bir güç. Pek çok dünya liderinin Doğu Türkistan konusundaki sessizliği aslında satın alınmış durumda. Bu hükümetler, Pekin’in Uygurlara yönelik kötü muamelesini açıkça eleştirmeleri halinde Çin’in yardım, yatırım ve finansman desteğini kesebileceğini biliyorlar. Pakistan’ın eski başbakanı İmran Han, 2021’de verdiği bir röportajda bunu itiraf etti. Batı’nın Müslümanlara yönelik tutumunu eleştirirken Çin’in Uygurlara kötü muamelesini neden eleştirmediği sorusuna şu yanıtı verdi: “Çinlilerle ne sorunumuz olursa olsun, onlarla kapalı kapılar ardında konuşuyoruz. Çin en zor zamanlarımızda bize en büyük dostlardan biri oldu. Gerçekten zorlandığımızda, ekonomimiz zorlandığında Çin imdadımıza yetişti.”
Çin ise ABD ile girdiği jeopolitik rekabette, özellikle de küresel Güney’de uluslararası destek kazanmak için Gazze’deki kargaşadan faydalanmayı hedefliyor. Pekin’in diplomatları Gazze çatışması boyunca Filistinlileri yüksek sesle destekledi ve Hamas’a ve 7 Ekim eleştirilerinden dikkatle kaçındı. Bu strateji Çin’in imajını güçlendirmede başarılı oldu. Arab Barometer tarafından Orta Doğu’da yapılan bir kamuoyu araştırması, Gazze krizinin başlamasından bu yana Çin’in bölgedeki itibarının arttığını, ABD’nin ise daha az olumlu görüldüğünü ortaya koydu. (Çin’in yükselişi, Pekin’in gerçekte yaptığı herhangi bir şeye yanıt olmaktan çok ABD politikasına bir tepki gibi görünüyor. Arap Barometresi anketine katılanların en fazla yüzde 14’ü Çin’in Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğuna inanıyor).
Çin liderlerinin kendi ülkelerindeki Müslümanlara devlet düşmanı muamelesi yaparken Filistinlileri savunmaya kalkışmaları bile Uygurların uluslararası destek ve sempati kazanmak için ne kadar dik bir yokuştan geçeceklerinin bir göstergesidir. Şimdilik Uygurları savunanlar, ideolojik kesinlikler ile Çin’in siyasi ve ekonomik gücünün birleşiminin üstesinden gelmekte zorlanacaklar. Uygurlar küresel öfke makinesinin dışında kalmaya devam edecek ve bazı adaletsizlikler diğerlerinden daha az adaletsiz olarak değerlendirilecek.
(*) Michael Schuman, Çin’in başkenti Pekin’de bulunan The Atlantic’te katkıda bulunan bir yazardır.

