On altı Ekim 1964’te, Çin Halk Cumhuriyeti Lop Nur çölünde ilk nükleer silahını patlatarak atom kulübüne katıldığını dünyaya ilan etti. Ancak bu başarı, resmi anlatıların ardında pek çok trajediyi gizliyordu. Olay, yalnızca teknik bir kilometre taşı değildi; Doğu Türkistan’ın yerli halkları açısından uzun süreli istismar, zorunlu göç ve radyasyonun kalıcı izleriyle dolu karanlık bir dönemin başlangıcı oldu.
“Project 596” ve planlanan strateji
Çin’in atom bombası projesi 1950’lerin ortalarında Sovyet destekli başladı. Ancak Sovyetler ile ilişkilerin gerilemesiyle birlikte Moskova desteği 1959’da geri çekildi. Buna rağmen Pekin, nükleer bağımsızlık hedefine kilitlendi. Mao Zedong yönetimi, ülkenin ideolojik ve stratejik itibarı açısından atom bombası kazanımını hayati gördü.
Test alanı olarak Lop Nur’un seçilmesi tesadüfi değildi. İzole çöl coğrafyası, merkezi hükümete göre düşük risk barındırıyordu. Fakat yerel topluluklar için bu topraklar anlamlıydı: hayvancılık, tarım ve göçebe yaşam burada var oluyordu. Test hazırlıkları sırasında köyler önceden bilgilendirilmedi; halkın çoğu, test bölgelerinden uzaklaştırıldıktan sonra radyasyon maruziyeti ile karşı karşıya bırakıldı. Bazı topluluklar fiilen siluet haline getirildi; onların varlığı adeta ortadan kaldırılarak test sahası genişletildi.
Bu projeye “Project 596” adı verildi ve stratejik olarak yalnızca teknolojik bir başarı değil, aynı zamanda ordu odaklı bir proje olarak şekillendirildi. Çin’de nükleer silahlar sivil olmayan, doğrudan askeri kontrol altındaydı. Dolayısıyla proje, askeri güç ile iç siyaseti birleştiren bir sembole dönüşmüştü.
Doğu Türkistan: Kontrol, baskı ve militarizasyon
Doğu Türkistan, tarihi boyunca Uygurlar, Kazaklar ve diğer Müslüman Türk topluluklara ev sahipliği yaptı. 1949’dan itibaren Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun bölgeyi işgaliyle birlikte, sınır bölgeleri giderek artan bir kontrol mekanizması altına girdi. Project 596 ile birlikte bu dönüşüm ivme kazandı.
Lop Nur test sahası tahmini olarak 100.000 km²’lik bir alana yayıldı. Bu geniş sahada birçok köy ya tamamen boşaltıldı ya da yerlerinden edildi. Kalan halk ise radyasyona maruz kaldı; kanser vakaları, doğum kusurları ve kronik hastalıklar zamanla yaygınlaştı. Bağımsız sağlık araştırmaları kelepçelendi, sıkı sansür uygulandı. Pekin yönetimi, sağlık verileri açıklamaktan kaçındı, halkları zarar gören bölgelerde taziye söylemlerini dahi sınırlandırdı.
Test süreci boyunca çevresel zarar da büyük oldu. Toprak, su kaynakları ve hayvancılık arazileri ağır radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Radyasyon, sadece test alanıyla sınırlı kalmayıp rüzgâr ve su yoluyla geniş bölgelere yayıldı. Bu durum, yalnızca bugünü değil geleceği de etkileyen bir halk sağlığı ve çevre krizine dönüştü.
Askeri hegemonyanın meşrulaştırılması
Testin ardındaki motivasyon yalnızca dış odaklı değildi. Çin Komünist Partisi açısından PLA (Halk Kurtuluş Ordusu), yerel yönetimlerin ötesinde bir baskı ve kontrol aygıtıydı. Nükleer program, sadece dış güçlere karşı caydırıcılık sağlamakla kalmadı; sınır bölgelerinde merkezi siyasetin doğrudan nüfuz uygulaması için gerekçe oldu. Doğu Türkistan’daki askeri üsleşme bu bağlamda doğal bir uzama kazandı.
Devlet medyası, testin ‘bilimsel ilerleme’ ve ‘ulusal onur’ sembolü olduğunu savundu. Ancak bu anlatı, bölgenin halklarının çektiği acıları gölgeledi. Testin halka etkisi, ideoloji ile strateji arasında sıkışmış bir gerilimi temsil etti.
Miras: Hesap sorulmamış bir trajedi
Aradan geçen altmış yılda, Çin nükleer güçleriyle birlikte küresel dengelere dahil oldu. Fakat projeden etkilenen halklarda hâlâ iz bırakıldı. Radyasyonlu bölgeler rehabilite edilmedi, mağdurların tazminat talepleri ya sessizce bastırıldı ya da reddedildi. Bağımsız bilimsel çalışmalar kültürel ve politik cehaletle karşılaştı.
Bugün “Project 596” dendiğinde, akıllara yalnızca atom deneyi gelmez; aynı zamanda maruz bırakılmış bir bölge, kontrol altında tutulan bir toplum ve süregiden kurumsal ihmalkârlık gelir. Çin’in stratejik yükselişi ile Doğu Türkistan’ın kayıpları iç içe geçmiş durumda. Zirve konumuna erişirken kullanılan güç, sınır ötesi dengeleri zorlamakla kalmadı; yurt içinde kayıp hikâyelerini de gömerek ilerledi.
Bahsedilen testin 16 Ekim günü gökyüzünü aydınlattığı o an, bir devlet için gurur günü olabilir. Ama unutulmamalı ki; bir halk için de acının, adaletsizliğin ve sessizliğin başlangıcını simgeliyordu.

