
Rabia Kadir - Kök Bayrak
24 Eylül'de, uzun bir sessizliğin ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 79. BM Genel Kurulu'nda Uygurlardan bahsetti. "Çin'in egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde, güçlü tarihi, kültürel ve beşeri bağlara sahip olduğumuz Uygur Türklerinin temel hak ve özgürlüklerinin korunması için Çin ile yakın bir diyalog yürütüyoruz" dedi.
Erdoğan'ın Uygur davasından bahsetmesi biz sürgündeki Uygurları mutlu etti.
Evet, Erdoğan'ın konuşmasında 3 milyondan fazla Uygur'un kamplarda yaşıyor olması, yurtdışındaki Uygur gurbetçilere yedi yıldır anavatanlarındaki aileleriyle telefonda bile konuşma fırsatı verilmemesi, son üç yılda Uygur nüfusunun doğum oranının dikey olarak düşmesi gibi en üzücü durumlarımızdan bahsedilmese de adımızın geçmesi bizi yine de mutlu etti.
Çünkü Çin'in mevcut Uygur politikası -ister dış ilişkiler ister iç politika olsun- dünyaya Uygur meselesini unutturmak ve gerçekleştirdiği Uygur katliamını dünyanın gözünden saklamak istiyor. Çin'in geçen yıl tüm diplomatik gücünü kullanarak BM uzmanları tarafından hazırlanan Uygur raporunun yayınlanmasını bir yıl geciktirmesinin ve Uygur meselesinin BM İnsan Hakları Konseyi'nde görüşülmesini engellemesinin nedeni de budur. Aynı amaçla Çin, her yıl her ay komşu ve Müslüman ülke ve kuruluşlardan "Sincan ziyaretleri" düzenlemekte, sahte sahneler göstermekte, soykırım suçunu örtbas etmekte ve hatta Müslüman kardeşlerimizi ve komşu ülkeleri suçlarını övmeye teşvik etmektedir. Bu nedenle, Erdoğan'ın BM'de adımızı anması tarihi bir olaydır, bize ilham ve umut veren bir şeydir.
Evet, mutluyuz ama Filistin, Ukrayna, Suriye ve Rohingya sorunlarından sonra anıldığımız için sevincimiz dorukta değil. Erdoğan'a minnettarız ancak bu yeterli değil çünkü Çin'e karşı güçlü bir ton, uluslararası topluma acil bir çağrı ve durumumuzun iyileştirilmesi için bir cümleyle sınırlı da olsa somut bir talep ve girişim duymadık.
Ancak Erdoğan'ın Uygur meselesini unutmaması ve birçok uluslararası arenada müttefiki olan Çin'in dinlemek istemediği bir konuyu gündeme getirmesi sadece bizleri değil, dünyada adalet ve insan haklarından yana olan, özellikle de mazlumlar için sesini yükseltecek kadar cesur olan devlet ve kuruluşları da memnun etmiştir. Bu adalet ve hak çağrısında dürüstlük ve cesaret buluyoruz.
Bugün dünyada savaş ve çatışma bölgelerinde kan akarken, Doğu Türkistan'daki kamplarda ve hapishanelerde kanın irine dönüştüğü, bedenlerin çürüdüğü Uygur meselesine dikkat kesilen, aklı ve vicdanı uyanık herkes tarafından bilinmektedir. Başka anneler savaş meydanlarında çocuklarının cesetlerine sarılarak ağlarken, Uygur anneler çocuklarının cesetlerine, hatta ölümlerine ilişkin bilgilere dahi ulaşamıyor, sırf ağladıkları ve şikâyet ettikleri için cezaevlerine atılıyorlar. Savaş meydanlarında cesetler sayılıyor ama Uygur soykırımında cesetler sayılmıyor bile. Çin onların sayılmasına izin vermiyor.
İçinde bulunduğumuz durum, mevcut savaş bölgelerinde yaşananlardan çok daha kötüdür. Sorunumuz daha yüksek sesle dile getirilmeli ve acil çağrılar yapılmalıdır. Umuyoruz ki kardeş milletimiz Türkiye'nin uluslararası arenadaki rolü daha da aktif, duruşu daha da güçlü, safı her zaman zalimlerin safından ayrı olacaktır.
