Ercan Çifçi
( Yazının 1. Bölümü için tıklayınız )
Rafizi Terörü ve İran
İran, Devleti Ali Osmaniye’nin tarih sahnesinden çekilmesi ve yedi düvel küfrün İslâm coğrafyasına musallat olması ile birlikte kendini lider göstermeye ve Şii anlayışa dayalı siyasi ideolojisini kurtuluş anahtarı gibi lanse etmeye gayret eden, Ortadoğu’da İsrail’den sonra en büyük çıbanbaşı güçtür. ABD’nin Ortadoğu’da İsrail’den sonra en önemli müttefiki İran’dır. Malum olduğu üzere İran, Irak İşgali’nde ABD’den hiç bir yardımı esirgememişti. ABD’nin Irak’ı işgalinde ABD askerlerine erketelik yapan Şii askerler Saddam’ın devrilmesi için öncü kuvvet olmuştu. ABD Irak’tan kısmen çekilirken Irak Hükümeti ve bürokrasisini İran’a teslim etmişti.
Suriye’de Esed rejimini dört devlet ayakta tutuyordu; Rusya, İran, Amerika ve İsrail. Dördü de Esed yönetiminde ve kaostan beslenen bir Suriye’yi Sünni Müslümanlarca idare edilen bağımsız bir Suriye’ye tercih ediyordu. Yazılı olmayan yahut kamuoyuna resmen deklare edilmeyen bir paylaşım, görev dağılımı ve gelir bölüşümü söz konusu idi. Elbette Türkiye’nin organize ettiği ve devlet aklı ile kurguladığı plan sayesinde bütün bu yağma düzeni bozuldu. Mevzu bir anda farklı noktalara evrildi; Rusya’nın Esed üzerinden Ortadoğu’ya hâkimiyet projesi, İran Şii hilal planı, İsrail’in Arz-ı Mevud ideali, Amerika’nın YPG üzerinden taşeron bir Kürt Devleti hesabı suya düştü. İlk şaşıran İran oldu. Çünkü çekirge sürüsü gibi ortaya saldığı Rafizi terör örgütleri karşılarında sivil halk değil de düzenli birlikler görünce ağlaşarak kaçışmaya yahut esir düşünce yalvarmaya başladılar. Hakeza Esed birlikleri de… Fakat yine de İran’ın desteklediği terör örgütleri ve yapılanma biçimleri gözardı edilemez.
Suriye’de bir dönem Esed rejimiyle birlikte hareket eden Lübnan ve Suriye Hizbullah’ı, şii Afganlardan kurulan Fatimiyyun ve Pakistan kökenli şii Zeynebiyyun Tugayları diye anılan terör örgütleri öne çıkıyor. Bunlar Irak’taki Haşdi Şabi unsurlarıyla organik bağlara sahip Iraklı mezhepçi milis güçleri Halep, Deyrizor, Şam, Kuseyr, Tedmür gibi cephelerde muhaliflere karşı savaştı. Bu örgütlerin hiçbiri ne Amerika’ya ne de Rusya’ya Suriye’de iken bir kurşun sıkmadı. İçlerinde bolca şebbiha da barındıran bu örgütler sünni şehirlere ve halka nazileri aratmayan saldırılar gerçekleştirdiler. Yakaladıkları birçok sivil Sünni insanı çevirme şeklinde kızartarak köpeklere yedirdiler, testere ile başlarını kesti, sokak ortasında tecavüzler etti ve ateşte yaktılar.
Diğer taraftan Suriye irtibatlı ancak örgütsel olarak farklı organik yapıya sahip Irak merkezli Şii terör örgütleri de vardır. İran ile yakından bağı olan o örgütler şunlardır; Bedir Tugayları, Kudüs Tugayları, Irak Hizbullahı, Mehdi Ordusu ve Ölüm Tugayları. Bu terör gruplarına bağlı binlerce silahlı terörist, Bağdat başta olmak üzere tüm Irak’ta Sünni kesimlere yönelik eylemler yürütmektedir. Bunlardan El-Hekim grubunun kontrolünde olan Bedir Tugayları, Sünnilere son derece acımasız davranırken, Amerikalı işgalcilere tek kurşun sıkmadığı gibi işgal güçleriyle de hiç karşı karşıya gelmedi. Mehdi Ordusu ise camileri yakması ve Filistinlileri öldürmesi ile öne çıkmış bir Şii terör örgütüdür. 2003 Irak İşgali ile birlikte alenen Sünnileri hedef almaya başlayan Mehdi Ordusu, bir gün içinde onlarca Sünni camisini, içinde imamı, müezzini ve cemaati ile birlikte bombaladı, yaktı, yıktı. Binlerce müslüman bu Şii militanlar tarafından işkence merkezlerine götürüldü, cesetleri ıssız mekânlara, çöplere ve nehirlere atıldı. Aynı örgüt terör örgütü İsrail’in zulmünden kaçarak Irak’a sığınan Filistinli mültecileri, İsrail’i aratmayacak şiddette acımasızca katletmiştir. Irak’taki Filistinli mülteci kamplarında, Irak işgalinden bu yana, İsrail’in Filistin’de öldürdüğünden çok daha fazla Filistinlinin öldürüldüğü resmi Irak raporlarına yansımıştır. Son olarak Ölüm Tugayları adlı örgüt. “İranlı Kudüs Tugayları” olarak da isimlendirilen bu gizli örgüt, Iraklı Sünni liderlere, âlimlere suikast ile vatandaşların göçe zorlanması, kaçırılması ve katledilmesi eylemleriyle kendilerini öne çıkarmışlardır. ABD işgaline karşı tek bir kurşun sıkmayan bu katiller sürüsü masum silahsız halkı camide bombalayabilmiş, pazarda patlattıkları bombalar ile yüzlerce müslümanı öldürmüşlerdir. Bu örgütler vasıtası ile binlerce kadın tecavüze uğramış, şehirler harabeye çevrilip, sahabe kabirleri ve önemli Sünni camiler yıkılmış, Batı ve İsrail desteğinde Irak ve Suriye’de tam bir Sünni temizlik hareketi yapılmıştır.
Suriye ve Kürd’ün Meselesi
Yüz yıla yakındır Kürdler üzerine yazılan eserlere baktığınızda her biri farklı dünya görüşlerine sahip kimselerce yazılmış görünse de esasta birdirler. Batılılaşma faaliyetleri ile birlikte yürütülen bu husus Kürd’ü olduğu gibi değil, görmek istedikleri gibi anlatmayı beraberinde getirmiş ve Kürdü kendi istedikleri gibi şekillendirmeye çalışmışlardır. Bunda da başarısız oldukları söylenemez. Son yüzyılda İslam coğrafyasında estirilen kültürel kıyımla Türk, Kürt ve Arap Müslümanlar başta olmak üzere, inanç ve geleneklerinden uzaklaştırılmış, dil, hukuk, ticaret gibi alanlarda Batılılaşmış, ruh ve anlayışta seküler laik anlayışla yoğrulmuştur. Bu yeni insan tipi ne dünü ne bugünü yaşayan, yani ne kadim kültürünü yaşayan ne de yeni edindiği batıcı formu sindirebilen bir garip varlık olmuştur. Yaşanan tüm çatışmaların ve çelişkilerin kaynağı budur. Bu sebeple sürekli vurgulanan kurtarıcı fikir; ruh kökümüze geri dönmek ve bu şuurla ileri atılıp, çağın değişen eşya ve hadiselerine yeni insan yeni nizam mührünü vurmaktır. Bu sadece bir kavmin değil, Türk’ün, Kürd’ün Arab’ın, Boşnak’ın, Çeçen’in hakeza İslam coğrafyasında ki bütün kavimlerin ortak problemidir. Bu minvalde Mukaddesatçı Türk gibi Mukaddesatçı Kürt’te şu hakikati kalbinin en ulvî, beyninin en yakıcı, aklının en belirgin noktasına, en keskin bıçağın açacağı en derin ve acılı bir biçimde kazımalı ve her dem taze tutacak şekilde tuzlamalı, deşmelidir. O hakikat şudur ki; Türk ve Kürdlere Moğollardan sonra en büyük zararı Siyonist Haçlı üçlüsü “İsrail-Amerika-Avrupa” vermiştir. Bu üçlü, içte ve dışta kendilerine buldukları av köpekleri ve işbirlikçi hainler vasıtası ile Türk’ü Kürd’ü içte kıskıvrak yakalayıp ruhunu hallaç pamuğu gibi dağıtmaya uğraşırken, dışta işbirliği içerisinde olduğu hainler vasıtası ise törpületmekte, büsbütün keyfiyetsiz, kifâyetsiz, ehliyetsiz ve ehemmiyetsiz kılmanın yollarını açmaktadır. Yine bu üçlü, içte avladığı avlar vasıtası ile Türk’ü Kürd’ün ruh köküne son darbeyi indirebilmek için onu büsbütün kültüründen, ahlâkından, dininden, irfanından, izzet ve şerefinden uzaklaştırmak istemektedir. Türk’te Kürt’te bilmelidir ki, İslâm onun şerefi, izzeti ve haysiyetidir ve Batı’nın ona –özünden kopartmak üzere- gösterdiği dostluk sunidir ve İslam’ı yeryüzünde silme arzusundandır.
Irakta uzunca bir süredir bir dergi çıkıyor “İsrail-Kurd”. Bu dergi bir yandan İsrail’de ki Kürdistanlı Yahudileri Irak’a davet ederken bir yandan da siyasi ve askeri erkâna karşı “kültürel beyin yıkama” faaliyeti yapmaktadır. İstihbari ve işbirliği manasına denk düşecek bir oluşum sergileyen ve taraflar arasında köprü vazifesi de gören bu dergi Davud Bağıstani adlı Mardinli bir Yahudi tarafından çıkarılmaktadır. Kürtler üzerinde ki İsrail propagandasının “belge-bilgi- doküman” ayağı bu dergi gibidir. Bu kişinin “kimlik” panaromasını Erbil’de Kürtçe çıkan Rudaw Gazetesi’ne verdiği bir beyanatından rahatlıkla çıkarabiliriz; “1967’de İsrail Başbakanı Golda Meir ve İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile tanıştığını, İsrail’in şimdiki Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile 1970’te tanıştığını ve anılanla 34 yıllık dostluğunun bulunduğunu” belirtiyor. “Eşi Piyanka’nın da Yahudi asıllı bir Alman olduğunu” söyleyen Bağıstani, KCK Başkanı Murat Karayılan’la ilgili olarak da; “İsrail devletinin kuruluşunun 60. yıldönümü nedeniyle, İsrail’de düzenlenen törenlere resmi davetli olarak 08.05.2008’de katıldığını, bir hafta süren İsrail ziyareti sırasında görüştüğü Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Murat Karayılan’ın bir mektubunu elden teslim ettiğini ve aldığı cevabi mesajını Irak’a dönüşünde M. Karayılan’a ilettiğini, ayrıca MOSSAD yetkilileriyle de zaman zaman görüşmeler yaptığını” itiraf ediyor. (Rudaw Gazetesi, 19.05.2008)
Ayrıca kendini daha çok demokratik-sol tabiri içerisinde tanımlayıp Milliyetçi Kürt kimliği üzerinden hareket eden birçok kişide, bazı İsrail’li yazarlar ve işadamı kılıklı ajanlar vasıtasıyla İsrail-Kürt ilişkilerini olumlayan, Kürt zihninde Yahudi nefretini törpüleyen, Yahudileri neredeyse Kürtlerle akraba çıkaracak derecede kendini inkâr eden yazılar, eserler kaleme almışlardır. Müslüman Kürt Milletinin tertemiz dimağına bu pisliği akıtmak Kürtlerin özgürlüğünü mü istemektir, yoksa Yahudi’ye teslim olmasını mı? Kürtler Siyonizm’e ve Emperyalizme entegre edilmek isteniyor ki karşı çıktığımız nokta burasıdır. Diğer taraftan seküler Kürtlere bir parça özgürlük karşılığında ABD ve Siyonist terörün bölge işçiliği ve bekçiliğini yapma kabul edilirse, zaman içerisinde Kürtleri bölgede kim koruyacak? Hatta daha absürdü Müslüman Kürtler İsrail’e dost mu ki, Siyonist terör örgütü İsrail bölgede tutunabilsin. Yani terör örgütü İsrail’i Müslüman Kürtlerden kim koruyacak, ruhunu ve bedenini satmış seküler Marksist Kürtler mi? YPG’ye verilen sözler vardı, şimdi aynı YPG Suriye hükümetine yalvarıyor, biz size katılalım diye, Türkiye’den medet umuyor, biz aslında bağımsız bir devlet düşünmüyoruz” diye. Güçlerin değişimi ile söylemler, insanların korkularının gitmesi ile birlikte eylemler değişir. YPG/PKK her yer de halk tarafından taşlarla kovalandı, bir nevi fikirde ve aksiyonda recm edildi. Şimdi bu resme bakan Türkiye’li ve Iraklı Kürtler, Siyonist İsrail çeşnisi bu örgütü ya taşlayarak toprağın altına gömecek yahut vekalet savaşlarında bir grup azınlığın menfaati için kurban edilecektir.
Hakan Fidan’ın Suriye zaferi sonrası YPG’nin Suriye’den çekilmesi gerektiğini belirtirken yaptığı açıklama bu açıdan oldukça mühimdir: “Birinci aşamada bir an önce YPG-PKK içinde bulunan Suriyeli olmayan, uluslararası ‘terörist savaşçı’ statüsünde olan unsurların ülkeyi terk etmesi lazım. Türkiye’den, İran’dan, Irak’tan ve Avrupa’dan gelen PKK kadrolarının bugün itibarıyla ülkeyi terk etmeleri gerekiyor. İkinci aşamada, YPG’nin bütün komuta kademesinin, Suriyeli olanların da ülkeyi terk etmesi gerekiyor. Daha sonraki PKK’lı olmayan kadroların yeni yönetimle, anlayış birliği içinde silahlarını bırakarak, normal hayatlarına dönerek artık milli eşitlikçi, bütüncül Suriye içerisinde hayatlarını devam etmeleri gerekiyor. Onlara satılan rüya, kandırmacanın da kazasız belasız onlar açısından bitmesi gerekiyor.”
Sözün özü Suriye zaferi gösterdi ki, bugün “Kürd’ün Kurtuluşu”, “Türk’ün Kurtuluşu”, “Arab’ın Kurtuluşu”, “Laz’ın Kurtuluşu”, kısaca topyekûn “İnsan’ın Kurtuluşu”, Siyonist terör örgütü İsrail’e, ABD ve İngiliz aklıyla hareket eden işgalcilere karşı gerçekleştirilecek antiemperyalist taarruza bağlıdır.
Türkiye, Mekanın Sahibi!.. Beklenen!..
Son yaşananlar gösterdi ki Türkiye Devlet Aklı sadece profesyonel değil aynı zamanda inanılmaz bir stratejik akla ve savaşçı grupları idare etme yeteneğine sahip. Gazze mücahidleri dört saat içinde sınırlı bir bölgede terör örgütü İsrail asker-polis gücünü etkisiz hale getirdi. Benzerini Suriye Milli Ordusunun başını çektiği, içinde HTŞ’nin de olduğu Suriye rejimine muhalif örgütleri bir hafta içinde Suriye’de yaptı… Büyük hesaplamalar ve planlar var. Hibrit savaşın bütün unsurları profesyonel anlamda kullanılmış gibi. Askeri harekete geçmeden önce düşman kuvvetleri bölen görüşmeler, hedef şehir ve kasabalarda yaşayan aşiret yahut farklı etnik kökenli grupların liderleri ile anlaşmalar, siyasi güvence karşılığında bürokratları kendi safına çekmeler, medyayı “cambaza bak” türü bir oyuna getirerek dikkati başka yere yöneltmeler hepsi Türkiye/Devlet aklı sayesinde gerçekleşti. Bunda da elbette Başta Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Hakan Fidan olmak Yaşar Güler ve İbrahim Kalın’ın rolü çok fazla. Dikkat edilirse hem bürokraside hem de kitlelerde şuur seviyesi hızla yukarı trendde değişmektedir. Malum olduğu üzere şuur seviyesi değiştikçe idrakler ve işlerde değişir. Bugün yaşanılan bu tecrübeler ve şuur seviyesinin değişimi ile ortaya çıkan ufuk genişliği yarın terör örgütü İsrail’in yok oluşunu sağlayacak devlet çapında örgütlü savaşın kapısını açar.
İçteki ihanet şebekeleri ve hasetçi kesim anlamasa dünya Türkiye’nin Suriye zaferinin mimarı olduğunu ve aynı zamanda muazzam bir savaş stratejisi izleyip en az kayıpla ve çok kısa süre içerisinde Suriye rejimini devirdiğini ve Suriye halkını hürriyetine kavuşturduğunu gördü. Bu organizasyon bazı çevrelerce “Arkasında kim var?”, “İsrail Güdümü”, “Amerika Müsaade Etti” gibi manipülatif ifadelerle küçültülmeye kalkışılsa da ortaya çıkan fotoğraf her şeyi ele vermektedir. Suriye’de “Yaşasın Türkiye, Erdoğan Baba” sloganları atılır, yüzbinler sokaklarda Türk bayrakları altında zafer kutlaması yapar, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ında içinde olduğu Türk Heyeti Şam’a gider, Emevi Camisinde tekbirlerle karşılanır ve namaz kılar, HTŞ lideri şoför makamında İbrahim Kalın’a eşlik eder, onlarca aşiret Türkiye garantörlüğünü selamlar ve yeni hükümeti desteklediğini ilan eder. Bir başka fotoğrafta ise Suriye’de olan biteni panik halinde seyreden terör örgütü İsrail’in Esed zamanında karşılıklı oynadıkları tiyatronun sona ermesinden mütevellid, silah ve savunma sanayi bölgelerini hızla bombalar, yok etmeye çalışır. Nihayetinde yeni iktidarın hedefinin terör örgütü İsrail olması muhtemeldir ve bu çapta silahların onun eline geçmemesi gereklidir. Terör örgütü İsrail bunun korkusu ile bu saldırılara girişir ama unuttuğu şey Hamas Mücahidlerinin elinde de bu silahlar yoktu ama terör örgütü İsrail’i 13 ayda dünyaya rezil etti. Ve son fotoğraf Amerika Dışişleri Bakanı Blinken’in uçaktan inişte Dışişleri Protokol Genel Müdürü Büyükelçi Ahmet Cemil Miroğlu karşıladı. Bu üç fotoğrafın analizi aslında Suriye’de kimlerin başrolde olduğunu rahatlıkla göstermektedir.
Hibrit savaş usulleri uygulanmamış geleneksel savaş yöntemleri ile ilerlenecek olsaydı büyük çatışmalar ve katliamlar yaşanır, savaş belirsiz tarihe kadar uzardı. Bunda yerel savaşçıların topluluk belirten intikam duyguları ile hareketine izin verilmemesi ve bu yönde aylar süren bir kültür aktarımının yapılmasının oldukça fazladır. Ayrıca uluslararası konjöktür “Rusya – Ukrayna Savaşı”, “Amerika Seçimi ve Trump Belirsizliği”, “İran Hizbullah ve İsrail Gerilimi/antlaşması”, “Suudi Arabistan’da yaşanan Koordinasyon Boşluğu” ve sair gibi unusrlarda etkili oldu. Nihayetinde Beşar Esed’in ayakta kalması hep dış destek sayesinde olmuştu. Bugün de dış destek gelebilse muhaliflere direnebilirdi. Ancak konjöktör buna müsait olmadığı gibi bu defa muhaliflerin hamisi Türkiye idi. Kimse göze alamadı. Buradan şu çıkmamalı; yarınlar Türkiye için tozpembe. Hayır!.. Türkiye elbette gücüne güç kattı, elini daha da güçlendirdi. Ama Türkiye düşmanları bu defa daha büyük bir saldırıya geçebilir. Nihayetinde Türkiye sadece emperyalizmin değil Siyonist terör örgütü İsrail’inde Arz-ı Mevud idealine çomak soktu.
Diğer taraftan sosyal medyada HTŞ üzerinden Suriye Zaferini küçültmeye çalışanlar aslında yerli Şebbihalar, Rafiziler, terör örgütü PKK ve Siyonist İsrail beslemesi medyadır. Suriye hakkında bilgisi olmayanlar da bunların algı operasyonuna alet oluyorlar. Suriye’de asıl unsur Suriye Milli Ordusu’dur, HTŞ onlarca örgütten sadece biridir ve muhtemelen birkaç hafta içinde kendini diğer örgütler gibi feshedecektir. Nihayetinde Suriye’nin büyük bir bölümü Esed, Rusya ve ABD teröründen temizlendi. Bugün Suriye bir nevi Türkiye’nin parçası haline gelmiştir. Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle; “Devletlerin sınırlarını haklılık ve haksızlık durumu değil, fiili durumlar meydana getirir.”(Mirzabeyoğlu; 111)
Hakan Fidan Etkisi
İnsan iş içinde tanınır ve bir şeyin hakikati nihayetinde görünür. Hakan Fidan bu manada bir remz şahsiyet. MİT Başkanlığı sonrasında görev aldığı Dış İşleri Bakanlığı ile birlikte Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez bu kadar güçlü bir diyalekte ve istihbari birikime sahip birisi dünya gündemini belirleyici oldu.
Hakan Fidan 26 Mayıs 2010’da MİT Müsteşarlığına atandığında kamuoyu eski bir astsubay olan Fidan’ın yabancısı olsa da İsrail istihbarat makinesinin dikkatini çok daha önce çekti. 2008 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda Türkiye’yi temsil eden Fidan İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer program geliştirme hakkına sahip olduğunu söylemişti. Fidan, İsrailliler tarafından Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’a önerdiği “Uranyum Takası” projesinin de mimarı olarak görülüyordu. Fidan, MİT Müsteşarı olduğunda, İsrail’in Haaretz gazetesinde, Amir Oren imzalı yazı İsrail’in hoşnutsuzluğunu ifade etti. Yazıya göre İsrail güvenlik çevreleri Gazze’ye Yardım Operasyonu’nu Erdoğan ile birlikte MİT’in 42 yaşındaki yeni başkanı Hakan Fidan’ın da planladığını düşünüyordu. Göreve geldiği günden itibaren MOSSAD ve CIA’nın “MİT’in başında bu ismin olması bölgesel güvenliğimiz bakımından çok büyük risktir” diyerek MİT Başkanı Hakan Fidan’ı hedef gösteren Yahudi aslında MİT arşivindeki İsrail ve ABD’nin kirli çamaşırlarının telaşına düşmüştü. 1940’lı yıllardan başlayarak CIA ve MOSSAD’ın MİT üzerindeki etkisi, Türkiye ve bölgedeki çeşitli siyasi operasyonlar, askeri darbeler ABD ve terör örgütü İsrail’in güvenmediği bir kadronun elinde bulunuyordu. Hakan Fidan gibi bir ismin bu yapıyı çözebilecek bir konuma gelmesi söz konusu çevreleri tedirgin etmişti. Öylede oldu; hem iç güvenlikte hem dış güvenlikte bu birikim ve tecrübe dünya çapında hadiseler doğrucu işlere imza atmasını sağladı. Son Suriye zaferinde olduğu gibi, satıh bilgide değil perde gerisi bilgide de CIA ve MOSSAD gibi istihbari örgütlerin faaliyetlerini boşa çıkardı.
Suriye’de ki Akıl Filistin’de de Devrede
Bir ayniyetin iki kanadı misali İsrail Çetesi’nin Filistin’i boşaltması anlamına gelen “GERÇEK BİR BÜYÜK DOĞU PROJESİNDE İSRAİL DİYE BİR DEVLETE YER YOKTUR” hükmünün pratikte yansıması olan terör örgütü İsrail’in saldırıları karşısında Hamas’ın zaferlerle taçlandırdığı muhteşem savaş pratiği yaşananların nasıl bir ‘EL’ tarafından organize edildiğini göstermesi açısından mühimdir. Son İsrail saldırıları “yaşanılan onca Filistinli kayba rağmen” göstermiştir ki; ABD bitmiş, Yahudi Ortadoğu’da terk edilmiş, ideolojik olarak terör örgütü İsrail’in “Arz-ı Mevud’ ideali iflas etmiş ve İsrail Devlet olarak otoritesini yitirmiştir. Çanlar artık İsrail için çalmaktadır ve çöküş çok hızlı bir şekilde ilerleyecek, topyekûn Filistin toprakları Yahudilerden arındırılmadan da durmayacaktır. Düne kadar orada bulunan Esed İsrail için bir güvence idi, istediği zaman dilediği yere ve kişiye operasyon yapıyor, dilediği yerleri havaya uçuruyordu. Esed’in ülkesinde Siyonist terör örgütü İsrail karşıtı olanlar zindanlara atılıyor, Yahudi zulmünden kaçan birçok Filistinli mülteci Esed’in zulmüne uğruyordu. Terör örgütü İsrail 1967’den beri işgal ettiği Golan tepelerinden tek bir yardımın dahi Filistin topraklarına geçiş izini vermiyordu. Esed ne buna karşı çıkıyor ne de kendi ülkesinde yapılan suikastların hesabını sormak gibi bir yola giriyordu. Suriye zaferi ile mevzu değişti. Hem artık bölgede Türkiye/Devlet aklı var hem de Siyonizm’i hedefe oturtmuş SMO ve HTŞ gibi düzenli birlikler var. Misal, 14 Aralık Cumartesi itibari ile SMO birliklerinden bir bölümün Golan tepelerine vardığı ise son dakika bilgisi olarak basına yansıdı.
Kara propagandayı alışkanlık haline getirmiş kimi İran beslemesi kimi Siyonist İsrail beslemesi partiler ve mensupları sanki samimiyetle Kudüs-Gazze dertleri varmış gibi Suriye zaferinde imzası olan iktidara ve güdümündeki Suriye muhalefetine “İsrail’e neden şunu yapmıyorsunuz?” gibi suçlamalarda bulunuyorlar. Bunların dindar görüneni, İslam’ı içten yıkmaya memur tipleri Ayasofya’nın açılışına da çemkirmiş, Ayasofya zaferini gölgelemek istemişlerdi. Yine aynı dindar profilli, şebbiha ruhlu siyasiler Esed ile fotoğraflar çektirip, on binlerce insanın hemen yanıbaşlarında ki zindanda çığlıklarını duymamazlıktan gelerek, bakın Suriye ne kadar müreffeh bir yer deyip, Suriye mücahidlerini suçlamışlardı. Bugünde yine aynı, Kudüs yahut Gazze terör örgütü İsrail’den temizlense, bu rafizi şebbiha karışımı sağ sol fark etmez partili örgütlü kimseler, Kudüs’ü fetheden ruha karşı çıkar, zaferi baltalamak için ellerinden geleni yaparlar. Nihayetinde düzenli olarak itibar suikastı yapan ve şebbiha ruhlu rafiziler iflah olmaz bir ideolojik kine ve ahlaka sahiptirler.
Suriye Zaferinin Diğer Ülkelere Etkisi
Suriye zaferi sonrası Ortadoğu’da olağanüstü bir hareketlilik oluştu. Başta Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere kitlelerde büyük bir heyecan gözleniyor. Bu heyecana binaen o ülkelerin darbe ile gelmiş liderleri ile halkının üzerinde yaydığı korku ile 60-70 yıldır diktatörlük kurmuş yöneticiler panik halinde. Çin, Rusya, İngiltere ve ABD bölgeye geniş bir projeksiyon tutmuşlar. Ancak farklı bir duruş algılama biçimi var. Çıfıt İsrail’in soykırımına hem fiili hem fikri olarak kimse ortak olmak istemiyor. Çünkü Ortadoğu’dan büyük bir ateş yükseliyor ve bu ateş sadece İsrail’i değil bütün dünyayı etkisi altına alacaktır, bunu biliyorlar. Bu sebeple ABD dünya kamuoyuna sanki savaşa müdahilmiş hissi vererek, Ortadoğu’da uzun süredir Batı ve Yahudi memuriyetini vazife bilen Esed diktatörünün yıkılışını kendine bağlamaya çalışmaktadır. Oysa isyanı harekete geçiren şuur sadece Baas/Esed rejimine değil, “ABD-İsrail ve Batıya artan öfke”dir. Birçok ülkede de var olan bu öfke fiilen patlamak üzeredir. Bazı ülkelerde bu durum geçici olarak, işbirlikçi sahte kahramanlar vasıtası ile bir müddet kontrol altına alınsa bile bir sonraki kıvılcım ve patlama topyekûn dünyayı içine katacak şekilde zuhur edecektir. Afrika ülkelerinden Kuzey Amerika kıtasına, Orta Asya’dan Uzak Doğuya kadar bütün dünyayı bu isyan ateşi saracaktır. İsyan bir an durulur gibi olabilir fakat bir başka yerden öyle bir patlar ki isyanın içinde bulunan kitle bile sebep oldukları bu olağanüstü durum karşısında şaşkınlığa düşebilir. Malum olduğu üzere hadiselerin sırrı en az mantığındadır. Mantık bilmeyenin ilmine itibar edilmez. Ve en üst dilim, idrakin idraki… Birbirlerine zıt gibi görünse de bu üç önermenin hepsini toplayıcı hakikat; Kendinden Zuhur Diyalektiği… Her şeyin her şeyle ilgisi çerçevesinde vakti gelen fikri/gücü/eylemi engelleyecek hiçbir güç yoktur. Bir şeyler bazen öylesine kolay ve hızlı olur ki, bir önceki gün yapılan zorlu planlar bile refleks üretemez hale gelir, sadece tarih değil kitle şuuru ve rengi de değişiverir.
Meselenin bir yüzü bu, diğer yüzü “Bayrak düştüğü yerden kalkacak hakikatidir.” “Bayrağın düştüğü yer” Osmanlı Coğrafyası, Merkez Anadolu ve dahası İstanbul… Bu sebeple Ortadoğu ekseninde yaşanmakta olan gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinden itibaren başlayan etnik ve dini ayrışmaların körüklendiği Batıcı saldırılardan bağımsız değerlendirilmemelidir. Nihayetinde bugün mevcut sınırların etnik olarak tanımlanması ve bölgesel unsurların ayrışması üzerine politik hesaplar yapılması fos çıkmıştır. Bu açıdan insanları bölmeyen, aşağılamayan Mutlak Değerler etrafında birleştiren ve yepyeni bir nizam içinde harmanlayıp terkip eden bir sistem ihtiyacı doğmuştur.
Silahlar Susunca Ne Konuşulacak?
Son yarım asırdır İslam coğrafyası başta Suriye, Irak, Mısır ve Tunus olmak üzere bir takım örgütler ve dikta rejimler vasıtası ile ülke üzerine çöken Batıcı Rejimlere isyan ediyor, bir şeyler istiyor, bir şeyler yapıyor ama Batı tefekkürünün tuzaklarından, süslü püslü demokratik rejim safsatalarından kendisini-kafasını kurtaramıyor. Bir fikre-ideolojiye dayanmadığı ve apaçık bir kadro(gizli ajandası olmayan) tarafından idare edilmediği müddetçe birçok masum direniş ve halk hareketi bu sebepten, çoğu zaman sonuçsuz kalmaktadır. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in tesbiti ile “İlk iş bir dünya görüşüne sahip olmaktadır. Ve bu görüş, dünyanın ötesine, kâinatın muhasebesine vardığı zamandır ki, dünyayı sımsıkı eline alır (dünya âhiretin tarlası) ve dünyanın gerçek görünüşünü ve gösterilişini temsil eder. İnsanoğluna, kâinatın hesabını, ferdiyetinin encamım ve didinişlerinin hâsılasını, neye vardığını, nerede karar kıldığını haber vermeyen hiçbir ideal, aslında ideal olmaya lâyık değildir.(…) Fikirsiz ve meselesiz, kafasında bir mimarî hayali olmadan, sırf yıkmak için yıkma yahut da bir şey yapabileceğini sanıp da, yıkmış olmaktan ibaret kalma davranışlarıysa ne üzerlerinde fazla konuşmaya, ne de sivri sineklere sıkılacak flit ilâçlarından başka bir mukabeleye değer şeyler…”(Kısakürek,1992) İşte tamda bu sebepten son dönem ihtilallerinin makûs talihi “demokrasi tuzağı” ile bir anda tersine dönmekte ve ihtilali-isyanı yapanlar farkına bile varmadan kendiliğinden Batı’nın kucağına yeniden oturmaktadırlar. Bu yüzden ideolocya ve fikir en başa alınması gereken ve ihtilali yöneten ve yönlendirenlerce her şeyden önce özümsenmesi ve bünyeleştirilmesi gereken zaruri bir olgudur. Suriye zaferinde de böylesi nihayet yaşanmaması için kuşanılması gereken fikir, ahlak rejim ve anlayış batıcı norm ve kültürden uzak olmalıdır. Hele bir takım darbelerin üç yılda bir kolayca yapıldı bir Ortadoğu’da kazanılmış zaferler kültürel iktidar kurulmadığı takdirde çok kolay kaybedilebilir.
Şurası malumdur ki; en küçük hareketlilikte bile fikir niyetine bazı ifadeler, sloganlar ve görüşler olabilir. Ve yine aynı zamanda tabi oldukları rejime karşı isyanları-reddedişleri esnasında geliştirdikleri heyecan ve aksiyonlar, içtimai bağları güçlendirip duygusal hale dönüştürebilir. Bu duygusal bağlılık isyanın ilk günlerinde muhteşem bir oluşu sergiler ve ne istediğini bilen topluluk izlenimi verirken ilerleyen günlerde fikirsiz-lidersiz-kadrosuz oluşun acziyeti hissedilmeye başlar. Diğer taraftan Siyonist Batı kendi güç ve çıkarlarını koruma adına sürekli hiç ihmal etmeden yetiştirdiği-edindiği işbirlikçileri vasıtası ile isyanın istikametini değiştirmeye, liderini, kadrosunu kendi tedarik edip sanki isyan edilen değil de isyan eden oymuş gibi Milletin isyanının-ihtilalin üstüne konarlar. Teklif ettikleri sistem ise barbarlığın ve sömürünün rejimi, demokrasidir.
Eski Yunan şehir-devletlerinde “tek adam” idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği tezinden hareketle ortaya çıkan demokrasi daha doğduğu yerde bile farklı şekil ve uygulamalar ile nidüğü belirsiz bir havadadır. Öyle ki, dönemin meşhur filozoflarından Aristo’nun ifadesiyle, demokrasi kısa zamanda “demagoji”ye dönüşmüştür. Politika gibi Batı Fikir dünyasında özel bir yere sahip eserin müellifi olan Aristo’ya göre demagoji, “bir toplumun duygularını çelerek kendi çıkarlarını yürütme yoludur.” Bir nevi Demokrasi toplumun duygularını çelme yani aldatma ile iktidarı ele geçirme rejimidir. Hatta Aristo ve Eflatun ileri derecede demokrasiyi tenkit etmiş ve “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlarla ifade etmiştir. Pekte haksız sayılmayan bu tenkide kaynaklık teşkil eden özelliklere gelince; her diktatör kendi yapıp etmelerine demokrasi kılıfı bulabilir ve göstermelik düzenlediği “seçim”(ki üzerinde ayrıca duracağız) ile halkı aldatarak, kandırarak iktidarını demokratik bir nizam olarak gösterebilir. Sermaye sahipleri, gelir ve gider dengesini muhafaza etmek ve hammadde kaynaklarından emeğin kullanımına kadar kesintisiz sömürebilmek için liberal demokrasi masalı anlatabilir ya da her gün kendini binlerce insanı öldürmeye memur addetmiş devletler -Esed rejimi ve terör örgütü İsrail örneğinde olduğu gibi- kendilerine çok demokratik bir izlenim verebilir. Nihayetinde her şey bir imajdan, sanal bir katılımdan ibaret kalacağı için demokrasi rejimi, tüm barbar ve sömürgeci topluluklar-azınlıklar-şahsiyetler için bulunmaz ilaçtır… Misaller; Hitler, Nazizmi; bu günün sosyalist ülkeleri gibi “gerçek demokrasi” olarak isimlendirmiş; Mussolini de Faşizmi “organize, merkezi ve otoriter demokrasi” şeklinde tarif etmiştir. Lenin ve Stalin bile “devlet teokrasisi”ne inanmış ve mutlak iktidar pozisyonunda biri bile kendi yönetim biçimini demokrasilerin en olgunlaşmış, en iyisi olduğunu iddia etmiştir.
Demokrasi rejimi içinde bir ahlak sistemi barındırmaz, bir iktisat sistemi barındırmaz, bir hukuk sistemi barındırmaz, bir içtimai sistem barındırmaz. Bu rejimin içi batıcı norm ve ahlakla doludur. Yani demokrasi aslında batı emperyalizmin ideolojik misyoneridir. Batının elinde engizisyon bıçağı gibi işlemekte ve farklı farklı millet ve devletleri sömürmek için kullanılmaktadır. Batının bu hususta ortaya koyduğu eserler, fikirler, görüşler yetiştirdiği aydınlar, ideologlar, toplum mühendisleri, sosyologlar, filozoflar Batı sermaye ve gücünün hükümranlığını doğrulamak, açıklamak, ideolojileştirmek ve ilmi kanıtlarla desteklemek zorundadır ve görünende budur. Ve gaye yukarıda da belirttiğim gibi “petrolün, madenlerin, hammadde kaynaklarının, ticari yol güvenliğinin, uluslararası çıkar ilişkilerinin sağladığı pazar ve üretim payının” kendi kontrollerinde olmasını sağlamaktır.
Batı Demokrasi konusunda oldukça mahirdir. Amerikalılar ve İngilizler 1.Dünya Savaşında Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine üç gün süreyle havadan bomba yağdırır ve bu aşağılık saldırılarda çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi ölür. Katliam ve kan’dan başka bir geçmişi olmayan ve katliamlar üzerine devlet kuran Amerika kana doymaz, demokrasi aşkıyla Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları sonucu 135 bin kişiyi öldürür. Vietnam’ı işgalinde ise 70 bin kişinin ölümüne sebep olur. Hali hazırda Suriye ve Irak’ta ABD işgali dolayısıyla ölen sivillerin toplam sayısı 3 milyondur. Avrupa demokrasisi ise olgunlukta! Zirveye oynar. I.Dünya Savaşı’nın ardından Ruanda’nın yönetimi Belçikalılara verilir ancak Belçika’nın sömürgesi altındaki Ruanda ve Kongo’da 10 milyondan fazla insan Belçikalı soykırım ustaları tarafından katliama uğrar. İtalya, Libya’da 1911’den 1940’lı yıllara kadar uyguladığı imha operasyonları ve çölün ortasına kurduğu toplama kamplarında yüz binlerce Afrikalı Müslümanı katleder. Ve yine aynı İtalya’nın demokrat lideri Mussolini, Etiyopya’da ve Yugoslavya’da 300 bin insanı katletmekten geri durmaz. 1830 yılından itibaren 132 yıl boyunca Cezayir’i işgal altında tutan Fransa, 1954-1962 yılları arasında 1.5 milyon Cezayirliyi katleder. Dahası aynı Fransa, 1.Dünya Savaşı’nda da 900 bin Afrikalının ölümüne sebep olur. İngiltere, 1788-1938 tarihleri arasında sömürgeleştirmek amacıyla gittiği Avustralya’da yerleşik yerli halk Aborjinleri sistematik olarak yok eder. Öyle ki, İngilizlerin aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin Avustralya yerlisinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalır. İngilizler yüzbinlerce insanı katlettikleri Hindistan’da bir başka demokratik faaliyete imza atar ve İngiliz kumaşının değerini düşürür diye 20 bin Hintli terzinin ellerini bileklerinden keser.
Netice-i Kelam
İnkılâb bir sanatçı işidir ve ancak bir ihtilal-inkılâb sanatçısı dünyayı değiştirip dönüştürebilir. Bir hesaplaşma olmalı sadece Batı ile değil, Batı’nın temsil ettiği tüm mana ve madde ile. Yani Siyonizm ile emperyalizm ile komünizm ve uşakları ile… Ve bunu yaparken “Allahsız iş yapılmaz” hükmü yerine “Amerikasız iş yapılmaz”, “İsrail’e kimsenin gücü yetmez”, Rusya’dan habersiz kuş uçmaz” şirk ifadelerini koyanları yerle yeksan ederek.
Son söz Salih Mirzabeyoğlu’ndan; “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!..”
Kaynakça
Lesch, David W. (2024). Suriye. Çev. Serkan Toy. Liberus Kitap, İstanbul.
Yeşiltaş, Murat. Duran, Burhanettin. (2019). Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler. Seta Yayınları, İstanbul. Mirzabeyoğlu, Salih. (1996). Adımlar. İbda yayınları, İstanbul.
Kor, Zahide Tuba. (2023). Tuz ve Taş Üstünde. Küre Yayınları, İstanbul.
Karaoğlu, Orhan. Elhan, Nail. (2022). İran; Bir Ülkenin Akademik Anatomisi. İnkılap Yayınları, İstanbul. Kısakürek, Necip Fazıl. (1992). İhtilal. Büyük Doğu Yayınları, İstanbul.









