“Özgürlüğün tahakkümü” (özgürlüğün egemenliği veya baskısı), ilk bakışta çelişkili (oksimoron) görünen ama felsefe, siyaset bilimi ve sosyolojide derin karşılıkları olan çok güçlü bir kavramdır. Özgürlüğün kendisinin nasıl bir baskı unsuruna dönüşebileceğini ya da bireyin üzerinde nasıl bir otorite kurabileceğini anlatır. Modern dünyada birey “özgür” olmaya mahkumdur. Jean-Paul Sartre’ın ünlü “İnsan özgürlüğe mahkumdur” sözü bu durumu özetler. Her an, her konuda seçim yapmak zorunda olmak ve bu seçimlerin tüm sorumluluğunu tek başına üstlenmek, birey üzerinde muazzam bir psikolojik baskı (tahakküm) yaratır. Seçme özgürlüğü, bir süre sonra bir zorunluluğa ve kaygı kaynağına dönüşür. Şunu da unutmamak lazım: Özgürlük, her şeyi istediğin gibi yapabilmek değildir… Hayvanlaşmak, başkalaşmak veya menfi nisbette kendini aşmaktan ziyade, insanın kendi özünü isteyişidir.
Sosyolog Byung-Chul Han’ın analizlerinde bu durum çok net görülür. Modern tahakküm, dışarıdan bir baskıcı (kral, diktatör, patron) tarafından uygulanmaz. Sistem bireye “Özgürsün, yapabilirsin!” der. Birey, özgür olduğunu düşünerek daha çok çalışır, kendini geliştirir, sınırlarını zorlar. Ancak bu süreçte kendi kendini tüketir (tükenmişlik sendromu). Burada özgürlük illüzyonu, en kusursuz tahakküm aracına dönüşmüştür; çünkü insan köleleştirildiğini fark etmez, aksine kendini gerçekleştirdiğini sanır. Modern iktidar bireyi zorla hizaya getirmez; ona kendi kendini yönetme, kendi kararlarını alma özgürlüğü verir. Ancak bu özgürlüğün sınırları ve rasyonelliği, iktidarın söylemleri (tıp, hukuk, ekonomi, psikoloji) tarafından önceden çizilmiştir. Birey, tamamen özgür iradesiyle hareket ettiğini düşünürken, aslında sistemin ondan beklediği “makbul ve üretken” öznelliği yeniden üretir.
Zygmunt Bauman, “Akışkan Modernite” kavramıyla toplumsal yapıların kalıcılığını yitirdiğini ve her şeyin geçici hale geldiğini belirtir. Geleneksel toplumda bireyin kimliği (mesleği, sınıfı, evliliği) büyük oranda doğumla belirlenirdi. Bugün ise kimlik, sürekli inşa edilmesi ve güncellenmesi gereken bir “proje”dir. Bu akışkanlık içinde beliren “seçim tiranlığı”, özgürlüğün bir başka tahakküm biçimidir. Tüketim kültürünün sunduğu sonsuz seçenekler (hangi kariyer, hangi eş, hangi beslenme modeli, hangi dijital kimlik) özgürlük gibi pazarlanır. Ancak bu durum, bireyi sürekli “en doğru seçimi yapma” kaygısıyla felç eder. Barry Schwartz’ın Seçim Paradoksu çalışmasında gösterdiği gibi, seçeneklerin artması özgürlük değil, tatminsizlik ve suçluluk duygusu üretir.
Rousseau’da bu minvalde «İnsanın başına gelen belaların müsebbibi mal mülk arayışıdır.» diyerek mal mülk isteğinin karşılanması için potansiyel makyavelist tavırların teşhisini gerçekleştirir. Kendini aşmak amaçlı kullanılan makyavelizm, gerekirse -Aristo mantığıyla- efendi ruhlu birinin köle olarak dahi iş görebileceğini ifade eder. Özgürlüğünden vazgeçmeyi ise insanın sorumluluklarından vazgeçmesi ve bir “ahlak” düşüncesi olmayışı olarak açıklar. Özellikle günümüzde ahlak teftişi olan ahlaksızlıklardan «özgürlüğü» anlayabilirsiniz.
Özgürlüğün zıttı olan tahakküm ve dominasyon süreci, modern dünyada yerini gösteri ve acının gösterilmesinden arındırmıştır. Artık tahakküm ve dominasyon, iz bırakan değil bir parça değil; yaşamın kendisini hedef alan bir bütün haline gelmiştir. Tanımı gereği Ceza, fazladan fiziksel acıdan pek ayrı düşünülemez. Maddi olmayan bir ceza ne olurdu ki? Dolayısıyla, modern ceza adaleti mekanizmalarında “işkenceci” bir öz kalmaktadır – tam olarak kontrol altına alınamayan, ancak giderek daha geniş ölçüde maddi olmayan bir ceza ile örtülmüş olan bir öz. Günümüzün özgürlük mekanizması, bireyin mantığını ve muhakemesini; ele geçirilmiş bir posa halinde kendisine sunuyor. Su ise onlarda… Özellikle cezada amaç ıslah etmek değil, ruhu istismar ve köle etmektir. Adalet sistemindeki felç, sistemin zayıflamasından ziyade, yetkinin düzensiz dağılımından, yetkinin belirli bir sayıda noktada yoğunlaşmasından ve bunun sonucunda ortaya çıkan çatışmalardan ve kesintilerden kaynaklanmaktadır. Devletteki mekanizmalarda yetkinin getirdiği orantısız tepkide denebilir.
Suç ve cezanın varlığı ise kökünde yatan kibir veya diğer nefsani arzulardan kaynaklanır ve bu suçun cezası ise günümüzde -ezcümle- zamandır. Kanunlar, belirli bir suça belirli bir cezayı eşleştirmişti. Suç işlendiği anda ve hiç vakit kaybetmeden ceza gelecek, kanunun söylemini hayata geçirecek ve fikirleri birbirine bağlayan Kanunun, gerçekleri de birbirine bağladığını gösterecektir. Fransız avukat J.M. Servan’a göre metinde anında gerçekleşen bu bağlantı, eylemlerde de anında gerçekleşmelidir. “Şu ilk anları düşünün: bir vahşet eyleminin haberi şehirlerimizde ve kırsalda yayılırken; vatandaşlar, yanlarına yıldırım düştüğünü gören insanlara benzer, herkes öfke ve dehşetle doludur… İşte suçu cezalandırmanın tam zamanıdır: bu fırsatı kaçırmayın; acele edin, suçluyu suçlu bulup yargılayın. İşkence mekanizmalarınızı kurun, suçluyu kamuya açık meydanlara sürükleyin, halkı yüksek sesle çağırın; o zaman halkın, barış ve özgürlük ilanında olduğu gibi, kararlarınızın ilanına da alkış tuttuğunu duyacaksınız; bu korkunç manzaralara, sanki kanunların zaferine koşar gibi koştuklarını göreceksiniz. ¹ (J. M. Servan, Discours sur l’administration de la justice criminelle, 1767, p. 35-36.)
Foucault’un sözü tekrar hatırlanmalı:
«Le temps, opérateur de la peine.»
(Zaman, cezanın -asıl- uygulayıcısıdır.) Çünkü maddi olmayan bir ceza, ne olabilir ki? Bunu kamuda, özellikle «anma»larda görebiliriz… Hepimiz Hrant’ın diyen insanların arasında Hrant’ın katline o dönem cevaz veren, sevinen acımasızların olamayacağını bilemeyiz… Kelepçe, hep ruhumuzda. Öznenin gözleri hep bize dönük ama biz farkedemiyoruz… O yüzden demek lazımdır ki «Hürriyet, belirsizlikte veya “kesin sebep-sonuç” şuurunda değil, irade, zekâ ve sevginin birlikte çalıştıkları ruhun çabasındadır… » Tiranların hukukunda olan bir yöntemdir: «Aynı cezaları uygulamaktan kaçının.» Zaman geçtikçe yaşadıklarımız, bilincimize (qualia) yerleşir ve bağışıklık kazanmış oluruz. Bu ister ödül, ister ceza olsun… Ruhumuzda, olana karşı bir meşruiyet krizi içerisinde adapte süreci yaşarız. Hapishane ise o meşruiyet krizi ve sürecinin donuklaştığı yerdir. Hapishane, genel olarak, “etkili ceza”, “temsili ceza”, “genel işlevsel ceza”, “sembolik ceza” ve “söylem” gibi tüm bu ceza teknikleriyle/retorikleriyle bağdaşmaz. Hapishane karanlık, şiddet ve şüphedir. «Burası, vatandaşın gözünün kurbanların sayısını sayamadığı, dolayısıyla sayının ibret için kaybolduğu bir karanlık yerdir… Oysa, suçları çoğaltmadan cezaların ibret niteliğini çoğaltabilirsek, sonunda cezaları daha az gerekli hale getirebiliriz; ayrıca hapishanelerin karanlığı vatandaşlar için bir güvensizlik kaynağı haline gelir, orada büyük adaletsizliklerin işlendiğini kolayca varsayarlar… Halkın iyiliği için çıkarılan yasanın, halkın minnettarlığını uyandırmak yerine sürekli olarak mırıldanmalarına yol açması durumunda, kesinlikle bir şeyler yanlış gidiyor demektir. »
Hürriyet için hürriyete talip milletler, kendi kendilerinin esiri olmaktan kaçarken, başkalarının esiri olmaya mahkumdur. Yargı ve hukuk mekanizmalarının vatandaşa karşı «başkalaşması» ile temaşa edilebilecek bu hususa dikkat etmek gerekiyor. Fransız halkının mutlak hürriyet ve eşitlik aşkıyla yola çıktığını, fakat bir üst ahlaki/toplumsal çıpa (hakikat) veya güçlü sivil kurumlar olmadan sadece soyut bir hürriyet peşinde koştukları için, çok geçmeden Robespierre’in terör rejimine ve ardından Napolyon’un diktatörlüğüne (başkalarının esaretine) razı olduklarını savunur. Çünkü insana rehberlik edecek bir “hakikat esareti” olmadığında, ortaya çıkan kaos insanları ilk güçlü otoriteye teslim olmaya zorlar. Adorno ve Horkheimer’ın tüm felsefesi tam olarak bu cümlenin kanıtlanması üzerine kuruludur. Onlara göre insanlık, Orta Çağ’ın dogmalarından, kilisenin tahakkümünden ve doğanın baskısından (kendi kendinin esiri olmaktan) kurtulmak için aklı ve hürriyeti seçti (Aydınlanma Çağı). Ancak insanlık özgürleşeceğine; faşizme, bürokrasiye, modern fabrikalara ve kapitalizmin yeni kölelik biçimlerine yakalandı. Yani özgürlük vaadiyle yola çıkan akıl, insanlığı daha rafine bir esarete götürdü. O yüzdendir ki «Hürriyet yok, hakikat var… Gerisi göz bağcılığı…» Hakiki hürriyet, hakikate esarettir ölçüsü mucibince insan, güvendiğinin; teslim olduğunun yanında özgürdür. Gerisinde ruhunda bir tutukluk, ya da ellerinde bir kelepçe olması kaçınılmaz… Aslında özgürlüğe kavuşma noktasında diktatör rejimlerde hapishanenin tahakkümü de başta dediğim o «hayvanlaşma, başkalaşma ve yabancılaşma»ları meşru hatta insâni bir halmiş gibi göstermektir. Tam bir eşek hürriyeti! Bu insanlar, «kendi yapar, kendi tapar» yaşayışında olurlar devamında… Adorno ve Horkheimer buna “Araçsal Akıl” (Instrumental Reason) derler. Modern insan kendi eliyle devasa hukuk sistemleri, bürokrasiler, piyasalar ve teknolojiler üretmiştir. Fakat bir süre sonra kendi ürettiği bu mekanizmaların karşısında ezilmeye başlar. Kurallar, hukukun vatandaşa “başkalaşması” ile insanı yutan birer canavara dönüşür. İnsan kendi yarattığı sisteme tapınan, onun içinde sadece “işlevsel” olmaya çalışan bir dişli haline gelir.

