Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar
Türkiye’de din ve devlet ilişkileri, 1900’lü yıllardan itibaren dindar kitlelerin inanç, ibadet ve teşkilatlanma özgürlüklerinin sistemli bir şekilde baskı altına alındığı sancılı bir tarihe sahiptir. Osmanlı’nın yıkılışının ardından kurulan yeni yapıda, Batılılaşma adına radikal bir laiklik anlayışı benimsenmiş; hilafetin kaldırılması, tekkelerin kapatılması ve ezanın Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalarla dindarlar kamusal alanın dışına itilmiştir. Özellikle İnönü Dönemi’nin (Milli Şef Dönemi) ceberut devlet politikaları altında Kur’an eğitiminin yasaklanması, gizlice din öğrenmeye çalışan insanların takibata uğraması, toplumsal bellekte silinmez yaralar açmıştır. Çok partili hayata geçişle birlikte nefes almak isteyen muhafazakâr taban, bu kez de askeri vesayetin kanlı yüzüyle karşılaşmıştır. 27 Mayıs 1960 Darbesi, dindar kitlelerin siyasi temsilcilerini ipe gönderirken dini uyanışı bir tehdit olarak kodlamış; 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ise toplumu sol ideolojilere karşı dinle dizayn etmeye çalışırken, aslında dini yapıları kontrol edilebilir ve güdümlü hale getirmeyi amaçlamıştır. Bu kronik baskı sarmalı, 28 Şubat postmodern darbesiyle zirveye ulaşmış; başörtüsü yasakları, ikna odaları ve kesintisiz eğitim dayatmalarıyla İslamî kimlik kamusal alandan tamamen silinmek istenmiştir.
Devlet eliyle yürütülen bu bir asırlık sistemli dışlama ve tecrit politikası, dinî hassasiyetleri olan samimi insanları bir varoluş mücadelesine itmiştir. İslam’ın en temel rükunlarından ve toplumsal dinamiklerinden biri olan cemaatleşme (bir araya gelme ve dayanışma) refleksi, bu ağır baskı ortamlarında dindarlar için keyfi bir tercih olmaktan çıkıp, dinî kimliği ve inancı koruma adına kaçınılmaz bir sığınak ve sosyolojik zorunluluk haline gelmiştir.
Ancak laik, Batıcı ve darbeci rejimlerin oluşturduğu bu olağanüstü, güvensiz ve şeffaflıktan uzak ortam, kendi içinde trajik bir paradoksu doğurmuştur. Devletin meşru dinî eğitimi yasaklayıp merdiven altına itmesi, yapılara yönelik denetimi imkânsız kılmış; bu kör nokta ise istismarcı odakların, holdingleşen yapıların ve sahte liderlerin türemesi için en elverişli zemini hazırlamıştır. Bir başka ifadeyle; bugün toplumsal bünyede birer ur haline gelen sahte cemaatlerin ve her türlü kutsal değeri güce, paraya ya da siyasi ranta tahvil eden türedi liderlerin ezici bir çoğunluğu, aslında 1900’lü yıllardan 28 Şubat’a uzanan o baskıcı ve darbeci rejimlerin doğrudan birer sonucudur. Bu yapılar, Müslümanların uğradığı zulümleri, travmaları ve saflıklarını istismar ederek büyümüş; zamanla dinî birer irşad hareketi olmak yerine küresel projelerin veya kişisel ihtirasların aparatı haline gelmişlerdir. İşte geçmişin bu karanlık sosyolojik ikliminden süzülerek çıkan, tevhidi davet maskesi altında toplumsal fitne üretmeye odaklanan güncel figürlerden, sahte cemaatlerden biri de Alparslan Kuytul ve liderlik ettiği Furkan Hareketidir.
Alparslan Kuytul 1965 Adana doğumlu. Lisans eğitimini Çukurova Üniversitesi MimarlıkMühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği bölümünde tamamlayan Kuytul daha sonra Mısır’a gitti ve 1993-1997 yılları arasında El-Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi İslam Hukuku bölümünden mezun oldu. Kuytul buradan döndükten sonra akademik bir derinleşme (yüksek lisans, doktora) yoluna gitmemiştir. Klasik ulema silsilesinde yer alan icazet (hocalardan alınan yeterlilik belgesi de yoktur) geleneğine ve derinlemesine hadis-tefsir usulüne sahip olmadığı, yazdığı özgün akademik veya ilmi bir eserin bulunmamasından da anlaşılmaktadır.
1988’de Kardeşler Kitabevi’ni kuran Kuytul, 1994’te Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nı hayata geçirdi. 2002 yılında Semra Kuytul ile evlenen Kuytul’un 5 çocuğu vardır. Semra Kuytul’da Furkan Vakfı organizasyonlarında ve eşinin hukuki süreçlerinde medyada sıklıkla adı geçen, vakfın önde gelen isimlerinden biridir.
Metodolojik Sığlık ve Usul Bilgisi Eksikliği
Kuytul’un en büyük paradokslarından biri, kendisini geleneksel ve modern İslami ilimlerde bir otorite gibi konumlandırmasına rağmen, söylemlerindeki metodolojik sığlıktır.
İslam ilimlerinde bir kişinin dini hüküm verebilmesi için “Usul” (metodoloji) bilmesi şarttır. Kuytul’un en çok eleştirilen yönü, tefsir ve fıkıh usulünü hiçe sayan düz yaklaşımlarıdır. Ayet ve hadisleri, tarihsel bağlamından ve fıkhi usullerden kopararak tamamen kendi siyasi amaçlarına ve güncel olaylara uyarlamaktadır. Bu durum, İslam hukukunu evrensel bir adalet arayışından çıkarıp, günlük siyasete malzeme edilen sığ bir slogana dönüştürmektedir. Klasik İslam âlimleri fetva verirken kılı kırk yararken, Kuytul’un karmaşık fıkhi veya jeopolitik konularda son derece cüretkâr, kesin ve keskin hükümler vermesi, ilmi vakarla bağdaşmayan bir “her şeyi bilme” yanılgısının göstergesidir.
Alparslan Kuytul’un itikadi (inançla ilgili) söylemleri, geleneksel Ehl-i Sünnet akidesi (inanç esasları) ve klasik İslam uleması tarafından çok ciddi şekilde eleştirilmektedir. Kuytul, her ne kadar kendisini Selefi veya radikal olarak tanımlamasa da, geliştirdiği bazı teoriler İslam hukukçuları ve kelamcıları tarafından itikadi birer sapma veya yanlışlık olarak nitelendirilir.
Kuytul’un en çok eleştirilen ve İslam akidesine aykırı bulunan başlıca itikadi yanlışları şunlardır:
İslam akidesinde Tevhid; Allah’ın varlığı, birliği, isimleri, sıfatları ve ibadete layık tek ilah olmasıdır. Kuytul ise Tevhid kavramını neredeyse tamamen siyasi bir zemine çekerek Tevhid’i tamamen “hâkimiyet” (yönetim/egemenlik) kavramı üzerinden açıklar. Ona göre Allah’ın kanunlarıyla yönetilmeyen devletler ve buna sessiz kalan bireyler doğrudan şirke (Allah’a ortak koşmaya) düşmektedir. Bu yaklaşım, Haricilik ve radikal Selefilik gibi kollardan beslenen akımların yoğun olarak düştükleri itikadi hatasıdır. İslam uleması, günah işlemek veya beşeri kanunlara uymak ile dinden çıkmak (tekfir) arasında net bir çizgi çizer. Kuytul bu çizgiyi flulaştırmaktadır.
Kuytul, kendi izlediği metodu “Rabbani” (doğrudan Allah’ın muradına uygun) olarak ilan etmiştir. O kendi metodunu mutlak doğru, diğer cemaat, tarikat ve Diyanet gibi yapıların yollarını ise “batıl” veya “saray uleması” olarak nitelemektedir. Oysa İslam akidesinde hatasızlık (ismet sıfatı) sadece peygamberlere aittir. Bir fani veya bir cemaat lideri, kendi siyasi stratejisini “Allah’ın kesin emri” gibi sunarak takipçilerinden mutlak itaat bekleyemez. Bu durum, lideri kutsallaştırma sapmasına (sufi hareketlerde ki aşırılıkları eleştirirken kendisinin aynı hataya düşmesine) yol açar.
Sünni İslam akidesi, Şia’nın (özellikle sahabeye hakaret, Hz. Ayşe’ye iftira ve imamların masumiyeti gibi) itikadi sapmalarına karşı nettir. Kuytul, “İran İslam Cumhuriyeti’nin sahibi Allah’tır” veya yüzlerce masum kadın ve çocuğun katili Kasım Süleymani gibi figürleri öven açıklamalarıyla, Şii rejiminin bölgedeki yayılmacı ve Sünni dünyayı tehdit eden politikalarına manevi bir kalkan oluşturmuştur. Sırf Türkiye’deki mevcut hükümete muhalefet etmek uğruna, Suriye ve Irak’ta Ehl-i Sünnet akidesine bağlı müslümanları soykırıma tabi tutan Şii- Rafizi yapıyı sahiplenmesi, itikadi bir omurgasızlığa ve savrukluğa sahip olduğunu göstermiştir. Ayrıca Suriye’de Ahmed eş-Şara öncülüğündeki güçlerin iktidarı devralmasını, Suriye’de sivillere zulmeden Beşar Esed’in devrilmesini “İsrail’in güvenliği daha çok sağlanmış olacak” diye yorumlayan Kuytul aynı konuşmada Türkiye’ye “İran” üzerinden tehditte bulunuyordu: “Bugün İran’dan bir açıklama var. ‘Türkiye Siyonistlerin tuzağına düştü’ diyorlar.” Zavallının bir öngörüsü bile tutmaz mı? Olmuyor!. Kuytul’un bütün öngörüleri karikatür olarak kalıyor.
Esedin devrilişi bile Kuytul için derttir. 20 Ekim 2025’teki bir yayınında açıkça Ahmed eş- Şara’yı “CIA” bağlantılı olmakla suçlar: “Bir terörist yani bu adam aslında. Suçları çok olan bir adamı getirip Suriye’ye başkan yaptılar. Zaten Amerika’nın adamı olmadan, sadece Türkiye’nin desteğiyle orada devlet başkanı olabilir mi? Demek ki iki ülkenin desteklediği bir isim. Amerika’nın adamı ve Amerika tarafından eğitilmiş bir isim.” Sonuç? Esed yıkıldı. Ağıt yakmak Kuytul’a düştü.
Diğer taraftan vakıfta “müfredat” denilebilecek eğitim programında Türkiye’deki saygın İslam âlimlerinin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın veya birçok klasik ehlisünnet ulemasının eserlerine yer verilmemesinden ve öğrencilerin sadece Kuytul’un masabaşı yorumlarıyla beslenmesi sebebiyle derin bir entelektüel cehalet ve bağnazlık meydana getirmektedir..
Komik ve Çelişkili Fetvalar
Kuytul, sosyal medyaya yansıyan “Cuma namazının kurban bayramına denk gelmesi” tartışması, günlerin ve ibadetlerin çakışması gibi teknik fıkhi konularda, İslam fıkhının yerleşik kurallarını hiçe sayarak yaptığı absürt yorumlar ilim çevrelerinde alay konusu olmuştur.
Kadınların sosyal yaşamdaki yeri, internet kullanımı veya izlenecek diziler/filmler hakkında veya günlük aktüel olaylara getirdiği fıkhi yorumlar, İslam hukuku (fıkıh) ve usul ilkelerinden ziyade, popülist bir retorikten ibarettir. Bu tavır yani derinlikli ilmi eserler üretmek yerine, video kesitleri üzerinden kitleleri manüpüle etmeye çalışması Kuytul’un akli ve ilmi birikim zayıflığının en net göstergesidir. Çevresinde topladığı kitle, eleştirel süzgeçten yoksun, lidere mutlak itaat esasına dayalı heterojen bir yapı görünümündedir. Kuytul’un sosyolojik, jeopolitik ve ekonomik gerçeklerden kopuk teorileri, bu dar çevre tarafından sorgulanmaksızın kabul edilmekte, bu da hareketi toplumsal bir taban yerine marjinal bir gettoya dönüştürmektedir.
Bir konuşmasında “Bir Müslüman devletten büyük güç yoktur diyemez, Allah vardır” diyerek güce biat etmeyeceğini haykıran Kuytul, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınır güvenliğini korumak adına terör örgütlerine (PKK/YPG) karşı yaptığı operasyonlarda, “Senin karşında Amerika var, Amerika” diyerek emperyalist bir gücü Müslüman bir toplumun önüne aşılmaz bir duvar gibi dikmeye çalışmıştır. Bu teslimiyetçi ve yılgınlık yayan dil, güce tapmayı reddeden “… Allah vardır” iddiasıyla doğrudan çelişmektedir.
Kuytul, çocukluk yıllarından beri “Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği olmalı” ilkesini savunarak seküler ideolojileri ve beşeri sistemleri kökten reddettiğini beyan etmektedir. Ancak Ak Parti hükümetinin dini değerleri istismar ettiğini iddia ederek en sert fıkhi eleştirileri yöneltirken; tarihsel olarak İslam’a ve dindarlara mesafeli duran Batıcı, Kemalist çizgideki seküler muhalefete veya sol yapılara karşı hiçbir sistemli fıkhi eleştiri getirmemektedir. Hükümeti yıpratma ortak paydasında, ideolojik olarak taban tabana zıt olduğu seküler yapılarla zımni bir ittifak görüntüsü vermesi en büyük samimiyet krizidir.
Kuytul’un hem sığlık ve hem de seviyesizlik örneği bir konuşması; “Farz olanlarda ve haramlarda geri vites yoktur. Geri vitese takılamaz. Bizim bilmiş olduğumuz Kur’an
Mercedes’inin geri vitesi yoktur. Kur’an Mercedes’inde geri vitesi Allah sökmüş, atmıştır. Geri vitesi olmayan bir arabaya, geri vites olmayan bir uçağa binmiş gibidirler. Uçakların geri vitesi yoktur. Çünkü onlar daima ileri gitmek için yapılmışlardır. Kur’an Mercedes’inin, Kur’an füzesinin, Kur’an uçağının geri vitesi yoktur.” Bu entelektüel sefalet ve provokatif üslup, ana akım medyada köpürtülerek İslam düşmanlarına benzersiz bir propaganda malzemesi sağlar. Dinî değerler, bu sığlık ve marjinallik üzerinden bilinçli olarak toplum nezdinde itibarsızlaştırılır ve karikatürize edilir.
Kuytul’un İdeolojisi anti-Erdoğanizm
Furkan Vakfı’nın 1990’lardan 2010’lu yılların ortalarına kadar Adana başta olmak üzere Türkiye genelinde vakıf şubeleri açması, konferanslar ve kitlesel mitingler düzenleyebilmesi, AK Parti hükümetinin vesayet odaklarını gerileterek açtığı geniş dindarlık ve özgürlük alanı sayesinde mümkün olmuştur. Ancak Kuytul, devletin dindar kesim üzerindeki baskıları kaldırdığı bu dönemi kendi çıkar odaklı büyümesi için kullanmış; güç kazandıktan sonra ise bu alanı açan iradeyi “İslam’a ihanet etmekle” suçlamıştır. Müslüman Anadolu insanı bu tavrı, elde edilen kazanımlara karşı açık bir hukuki ve ahlaki nankörlük olarak okumuştur.
Kuytul’un gizli ajandasının deşifre olduğu ve az buçuk mevcut olan meşruiyetini yitirdiği kırılma noktası 15 Temmuz hain darbe girişimidir. Darbeden kısa bir süre önce yaptığı bir konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kastederek, “Erdoğan’ın kalemi kırılmıştır, yakında işi bitirilecektir” tarzındaki kehanetvari ifadeleri, darbe mekanizmasından önceden haberdar olduğu ya da o değirmene su taşıdığı şüphelerini doğurmuştur.15 Temmuz gecesi millet sokaklarda tanklara karşı direnirken, Kuytul’un ilk saatlerde “Hükümetin işini bitirdiler, hayırlı olsun” minvalinde açıklamalar yapması hafızalara kazınmıştır. Darbe başarısız olunca tornistan eden söylemleri, onun milli iradeye karşı olan mesafesini tescillemiştir.
Kuytul, hükümet karşıtlığı gözünü kör ettiği için Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden yapılarla yan yana gelmekten çekinmemiştir. 15 Temmuz sonrası FETÖ’ye yönelik adli operasyonları “zulüm” olarak nitelendirmiş, kamudan ihraç edilen örgüt militanlarının haklarını savunma adı altında FETÖ’nün mağduriyet argümanlarını dillendirmiştir. Benzer şekilde Süleymancılar gibi kapalı ve küresel güçlerin etkisi altındaki grupların (Ali Han Kuriş Suç örgütünün) avukatlığına soyunmuştur. Diğer taraftan hayatı boyunca sekülerizme ve sol ideolojiye düşmanlık beslediğini iddia eden Kuytul, cezaevinden çıktıktan sonra ve süreç içerisinde DW Türkçe, Gazete Duvar, Medyascope gibi sol, liberal veya Batı fonlu mecralara boy boy röportajlar vermiştir. Sırf hükümete vurabilmek adına, kendisini normal şartlarda bir kaşık suda boğmak isteyecek Batıcı odakların kullanışlı bir aparatı haline gelmeyi kabul etmiştir.
Kuytul’un turnusol kâğıtlarından biri de 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze soykırımı olmuştur. Yıllarca “Mavi Marmara” ve “Kudüs” edebiyatı yapan Kuytul ve hareketi, 7 Ekim sonrasında Türkiye genelinde düzenlenen devasa İsrail karşıtı kitlesel eylemlere ve mitinglere sistematik olarak katılmamıştır. Nedeni ise oldukça ironiktir: O mitinglerin organizasyonunda hükümetin veya hükümete yakın sivil toplum kuruluşlarının yer alması. Sırf iktidarla aynı karede görünmemek adına Filistin davasına ve Gazze’deki mazlumlara karşı sessiz kalmış, eylemleri sabote etmiştir.
Objektif bir gözle bakıldığında Alparslan Kuytul; ilmi derinlikten yoksun, stratejik öngörüsü zayıf ve tamamen “anti-Erdoğanizm” üzerine kurulu bir nefret aksına sıkışmış bir figürdür.
İktidarın açtığı dindarlık alanında palazlanıp, ülkenin en zor zamanlarında (Suriye Devrimi, 15 Temmuz, 7 Ekim) ya darbecilerin dilini kullanmış ya da Batıcı/sol blokla pragmatik ortaklıklar kurmuştur. Bu durum, onun “olmayan dini cemaat lideri kimliğini” tüketmiş ve geriye yalnızca marjinal bir ham yobaz kaba softa kullanışlı aparat bırakmıştır. Kuytul’u eleştirenler, “Eğer mesele gerçekten din ve İslam ise, İslam’a ve dindarlara tarihsel olarak mesafeli olan Batıcı Kemalist çizgiye veya ideolojilere neden sessiz kalınıyor?” sorusunu sormaktadır. Bu sessizlik, Furkan Hareketi’nin dini bir cemaatten ziyade, tamamen mevcut siyasi iktidarı yıpratmaya odaklanmış siyasi bir muhalefet hareketine dönüştüğü argümanını güçlendirmektedir.
Cemaat İçindeki Mutlak İtaat Kültürü ve “Açık Cezaevi” İllüzyonu
Kuytul’un diğer cemaatleri “dünyevileşmekle”, partileri ise “batılla uzlaşmakla” suçlaması, kendi tabanını dış dünyadan tamamen izole etmek için kullandığı psikolojik bir araçtır.
Cemaatte sürekli olarak Furkan Hareketi’nin “Rabbani” (doğrudan Allah’ın murat ettiği) tek hareket olduğu işlenir. Bu durum, takipçilerde “Eğer buradan ayrılırsam İslam davasından uzaklaşırım, diğer yapılar zaten yozlaşmış” korkusu yaratır. Kuytul, haksızlıklara karşı çıktığını iddia etse de cemaat içinde tam bir “tek adamlık” düzeni kurmuştur. Diğer cemaatleri eleştiren taban, kendi içlerindeki kararları, mali harcamaları veya Kuytul’un çelişkili siyasi savrulmalarını sorgulayamaz. Eleştiren veya sorgulayanlar anında “davanın ciddiyetini anlamamakla” suçlanarak yapıdan dışlanır. Cemaat mensupları, polisle girilen arbedeler veya mahkeme süreçleri üzerinden sürekli bir “mazlumiyet” psikolojisiyle diri tutulur. Dış dünya “cahiliye ve düşman” olarak kodlandığı için, müritler zamanla sosyal çevrelerinden, hatta ailelerinden koparak tamamen vakıf evlerine ve hücre tipi yapılara bağımlı hale gelir.
Bu yapılar ve topluluklar için tartışmasız bir motivasyon aracı daha vardır; rüya. Ama teslimiyete ve itaate davet eden bir rüya. Kuytul bir konuşmasında diyor; “Cematimizden iki kardeşimizin gördüğü sadık rüyaya göre Peygamber şu anda aramızda! Allah Melekleriyle ve Peygamberiyle bizi destekliyor.” diyor. Ve bir başka rüya anlatımı ve kitleye “Siz Alpaslan Kuytul’un kim olduğunu biliyor musunuz?”un sorusunun eşi Semra Kuytul üzerinden cevaplanması.
Semra Kuytul, eşinin gördüğünü iddia ettiği rüyayı şu ifadelerle anlattı: “Hocamız rüyasında Hz. İsa’yı gördü. ‘Hz. İsa gelmiş’ diyorlar. Hocamızı birisi alıyor oraya götürüyor. Halktan kadınlar, yaşlıların olduğu odaya giriyorlar. Herkes ayağa kalkıyor hocamız gelince. Hocamız diyor ki ‘bunlar neden ayağa kalkıyor’ diyorlar. Diyorlar ki ‘Senin İsa’nın yanında değerin var ondan.’ Sonra bir çeşmeden su içiyor ‘onun tadını hiç unutamıyorum Kevser Havzı gibiydi’ diyor. Hocamız çok kıymetli bir insan, ona ne kadar değer versek az. Allah onu bu davanın selameti ve muzafferiyeti için yaratmış. O vasıfları vermiş.
Aslında gerçek tamamen meccani bir lider oluşudur. Meccanî Lider, Arapça kökenli meccanî (parasız, bedava, karşılıksız) ve lider kelimelerinin birleşimiyle oluşan, kendi kişisel çabası, büyük bir emeği veya olağanüstü bir liyakati olmadan; tamamen dış şartların, tesadüflerin veya dönemin sağladığı elverişli fırsatların yardımıyla hak etmediği bir konuma veya şöhrete gelen kişiyi ifade eder. Hukuk ise suç örgütü lideri dedi. Bu ifade onun meccaniliğini değiştirmez hatta kuvvetlendirir.
Nihai Olarak;
Geçmişin baskıcı rejimlerinin ürettiği güvensizlik ortamından beslenen Alparslan Kuytul, “tevhidi davet” ve “tavizsiz dindarlık” maskesi altında aslında siyasi bir ajandayı yürütmektedir. Kendisini sistemin ve haksızlıkların karşısında bir adalet savaşçısı gibi sunmaya çalışsa da, pratik eylemleri ve söylemleri derin bir zihni omurgasızlığı ve amansız çelişkileri gözler önüne sermektedir. İslami kavramları adeta birer kalkan olarak kullanan Kuytul’un, Türkiye’nin milli güvenliği, toplumsal huzuru ve dış politikası söz konusu olduğunda takındığı tavır, dini bir samimiyetten ziyade sistematik bir fitne operasyonuna işaret etmektedir.
Kuytul, adalet ve İslam hukuku söylemlerini yalnızca mevcut hükümete ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırmak için bir silah olarak kullanmaktadır. İşin asıl düşündürücü kısmı; konu seküler muhalefet, CHP’li belediyelerdeki usulsüzlük iddiaları veya Ekrem İmamoğlu gibi figürlerin politikaları olduğunda Kuytul’un derin bir sessizliğe gömülmesidir. Dini değerlerin seküler siyasetçiler tarafından istismar edilmesine tek kelime etmeyen bu yapı, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla hareket etmektedir. Muhafazakâr tabanı hükümete karşı kışkırtırken, laik, batıcı, kemalist sol blokla “hükümet karşıtlığı” paydasında gizli bir ittifak yürütmesi, adalet iddialarındaki samimiyetsizliği ve omurgasızlığı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kuytul destekçileri de genellikle İslam ve Anadolu düşmanlığında ittifak eden legal veya illegal siyasi örgütler, Ak Parti iktidarı ve Erdoğan politikaları ile problemi olan gruplar ve Erdoğan düşmanlığı bütün damarlarına kin öfke, haset olarak yerleşen kimselerdir.




















