
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından Haziran 2024'te yayınlanan bir rapor, Çin'in işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar için tarihi ve dini-kültürel öneme sahip yaklaşık 630 köyün ismini sistematik olarak değiştirdiğini ortaya koyuyor.
Her ne kadar köy isimlerinin değiştirilmesi 2009 yılından bu yana yürürlükte olan ve bugüne kadar yaklaşık 3.600 köyü etkileyen bir süreç olsa da, yakından incelendiğinde, çoğunlukla 2017-2019 yılları arasında gerçekleşen bu değişikliklerin beşte birinin kasıtlı bir kültürel silme girişimine işaret ettiği ortaya çıktı.
Resmi adı Sincan Uygur Özerk Bölgesi olan ve aynı zamanda Çin'in en büyük eyaleti olan sınır bölgesindeki Çin faaliyetleri göz önüne alındığında bu ifşaat anormal olmaktan çok uzaktır.
Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, uluslararası insan hakları örgütleri, gazeteciler ve araştırma grupları tarafından hazırlanan çeşitli raporlar, çoğunluğu Müslüman olan Uygurların Çin devleti tarafından maruz bırakıldığı korkunç kültürel yeniden mühendislik ve acımasız insan hakları ihlallerine giderek daha fazla işaret etmektedir.
Uygurlar, Doğu Türkistan’ın nüfusunun yarısını (yaklaşık 12 milyon) oluşturan bölgenin kadim halkıdır. Uygurların yanı sıra Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Moğollar, Özbekler, Tatarlar ve sonradan ÇKP rejiminin asimilasyon aracı olarak kullandığı göç politikaları nedeniyle Han Çinlilerine de ev sahipliği yapmaktadır.
BM'nin Çin'in en az bir milyon Uygur'u "aşırılıkla mücadele" merkezleri olarak adlandırdığı yerlerde alıkoyduğunu belgelediği 2018'den bu yana, eyalet uluslararası ilgi odağı haline geldi. Ancak Çin devletinin Doğu Türkistan'la olan mücadelesi çok daha eskilere, en azından 20. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanıyor. Bölgede 1933 ve 1944 yıllarında bağımsız bir Doğu Türkistan ilan edilmiş, ancak 1949 yılında bölge işgal edilince hareket Çin'in boyunduruğu altına girmiştir.
ÇHC, Doğu Türkistan’ın M.Ö. 206 yılından beri Çin'in ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia etmektedir.
11 Eylül sonrası Teröre Karşı Küresel Savaş, Çin'in Uygur toplumuna karşı eylemlerini ayrılıkçılık, dini aşırılıkçılık ve uluslararası terörizm gibi 'üç kötülüğe' karşı savaş olarak gerekçelendirmesini sağladı.
Dini-kültürel baskıların ve etnik ayrımcılığın sona erdirilmesi Uygurların uzun süredir devam eden talepleridir, ancak Çin devleti protestolarını her zaman acımasız baskılarla karşılamıştır. 1997'deki Gulca katliamı bunun en iyi örneğidir.
2009 yılı aynı zamanda bölgenin başkenti Urumçi'de Uygur göstericilerin devlet güdümlü Han Çinlisi göçüne karşı öfkelenmesi ve devletin kanlı bir şekilde karşılık vermesiyle ayaklanmalara sahne oldu.
Bu bir dönüm noktası oldu ve ÇKP daha sonra devletin tüm gücünü aşırılıkla mücadele adına Uygur halkını topluca cezalandırmaya yöneltti.
ÇHC'nin Uygurlara yönelik baskıcı eylemlerinin en göze çarpanı, resmi olarak Mesleki Eğitim ve Öğretim Merkezleri (VETC) olarak adlandırılan kitlesel keyfi gözaltı ve telkin programı olmuştur.
Çok sayıda rapora göre, 2014 yılında başlatılan ve 2017 yılında genişletilen bu sıkı korunan 'yeniden eğitim' kampları sistematik işkence, zorla çalıştırma ve cinsel istismar için zemin oluşturmuştur.
2019'da Çin hükümeti bu VETC'lerin çoğunu kapattığını iddia etti, ancak Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI) gibi uluslararası araştırma enstitülerinin raporları, ÇHC'nin Uygurları bastırmak için resmi cezaevi sistemini giderek daha fazla kullanıyor olabileceğine dair endişeleri artırıyor. HRW'nin 2022 tarihli bir raporu, 2017 yılından bu yana Doğu Türkistan’da yarım milyon kişinin yargılandığını ortaya koymuştur.
Dahası, devlet tarafından teşvik edilen Han Çinlilerinin Doğu Türkistan’a göçü ile birlikte Uygurlar, birçoklarının 'demografik soykırım' olarak adlandırdığı zorla kısırlaştırma, kürtaj ve RİA uygulamalarına maruz kalmaktadır.
2015 ve 2018 yılları arasında Hotan ve Kaşgar'ın Uygur bölgelerindeki doğum oranları, ülke genelindeki yüzde 4,2'lik istatistiğe kıyasla yüzde 60'ın üzerinde düşmüştür. Bununla birlikte, sık sık kontrol noktaları, biyometrik verilerin toplanması ve yüz tanıma kameralarını içeren kitlesel gözetim programı da uygulanmaktadır. Bu Panoptik polislik rejimi, Tibet'te sosyal kontrol yöntemlerini uygulamakla ünlenen Sincan Komünist Parti Sekreteri Chen Quanguo döneminde belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bu yüksek teknolojili gözetim sistemi daha sonra peçe taktıkları, sakal bıraktıkları, Kuran okudukları, camileri ziyaret ettikleri, yani esasen dinlerinin gereklerini yerine getirdikleri için rutin olarak gözaltına alınan Uygurların toplu olarak hapsedilmelerinin hizmetine sunuluyor.
Buna ek olarak, Çin'in 'hassas' olarak gördüğü ülkelerden seyahat etmek ve hatta bu ülkelerden insanlarla temas kurmak konusunda yoğun kısıtlamalar var. Hatta Çin gözetim devleti zaman zaman parti yetkililerini Uygurların evlerinde kalmaları ve davranışlarını kontrol etmeleri için gönderiyor. Çin devletinin son yıllarda bölgedeki birçok caminin tadilatını ya da yıkımını gerçekleştirdiğinden bahsetmeye bile gerek yok.
Bazı ülkeler Çin'in Doğu Türkistan’daki faaliyetlerini 'soykırım' olarak nitelendirirken, 2022 tarihli bir BM raporunda bu faaliyetlerin 'insanlığa karşı suç' kapsamına girebileceği belirtilmiştir.
ABD, Kanada gibi az sayıda ülkenin yanı sıra AB de bu konuyu sürekli olarak gündeme getirmiş ve hatta Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlalleriyle bağlantılı Çinli yetkililere ve kuruluşlara yaptırım uygulama yoluna gitmiştir.
Ancak Çin, ekonomik ve stratejik gücünü kullanarak pek çok ülkenin kendi resmi çizgisine boyun eğmesini sağlayabilmiştir. Bunlar arasında en kötü şöhrete sahip olanlar Suudi Arabistan, Pakistan, BAE, İran, OAC, Türkiye gibi Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdir ve bu ülkeler sadece sessiz kalmakla kalmayıp uluslararası toplumun 'Çin'in işlerine karışmamasını' savunmak için ellerinden gelenin ötesine geçmiştir.
