“Kurtuluş Savaşıyla kurtardıklarımız
birlik oldu birlikte savaştıklarımızla
-bedeli ihanet oldu kanımızın-
kara bir bulut gibi
kapkara düşünceyle
-kiralık düşünceleriyle-
“giydiler çıkardıkları çizmeleri”
emperyalistlerin.
-efendi olma hevesiyle
silahları bize döndü-
(gözardı olurken
çürüten, iyiyi, doğruyu, güzeli
çelik örgülü canavar çenesi.)”
İBDA Mimarı Şehid Salih Mirzabeyoğlu “Aydınlık Savaşçıları” isimli destansı şiirinde böyle anlatıyordu cumhuriyetin kuruluş hikayesini.
Cumhuriyet 1923’te ilan edildi. Ama o gün ilan edilen, gerçekten “halkın hâkimiyeti” miydi, yoksa “halka rağmen halkçılık” adıyla dayatılan bir zihniyet devrimi mi? Kâğıt üzerinde millet egemenliği vardı; ama fiiliyatta millet, kendi iradesinden mahrum bırakılmış, kendi inancına yabancı bir rejimin seyircisine çevrilmişti.
Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Ruh kökünden kopmuş fikir, gövdesiz baş gibidir; devrimler birer başsız beden oldu.” 1923 sonrası kurulan nizam, bu toprakların ruhuna değil, Batı’nın kalıbına göre şekillendi. Milletin alnındaki secde izi “gerilik” sayıldı, minaredeki ezan “çağdışı” ilan edildi, iman “irtica” damgası yedi.
Anadolu insanı, “cumhuriyetin sahibi sensin” denilerek kandırıldı, sonra da kendi evinde misafir muamelesi gördü. Latin harfleriyle yeni bir dil, şapka ile yeni bir kafa, kanunlarla yeni bir ahlak inşa edilmek istendi. İBDA’nın tabiriyle, bu bir “zihin işgali”ydi.
1950’de millet nihayet “Yeter! Söz milletindir!” dedi. O söz, sadece bir seçim sloganı değil, asırlık bir hesaplaşmanın yankısıydı. Adnan Menderes, sandıkta yeniden doğan cumhurun sesiydi. Ama vesayetçiler bunu hazmedemedi. 1960’ta, o ses darağacına çekildi. “Milletin adamı” idam sehpasında can verdi, ama milletin iradesi toprağa gömülmedi — aksine, orada kök saldı.
Her on yılda bir yapılan darbeler, aslında bu milletin imanına, iradesine, kimliğine atılmış zincirlerdi. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat… Her biri aynı zihniyetin farklı maskeleriydi. Halkın inancı “tehlike” sayıldı; dindar insan, kendi ülkesinde potansiyel suçlu ilan edildi.
Ve 2002’de, yüzyılın tortusu altından bir başka kıpırdanma yükseldi. AK Parti’nin iktidara gelişi, sadece bir partinin başarısı değil, “cumhurun yeniden dirilişi”ydi. Asırlık “yasaklı kelimeler” bir bir telaffuz edilmeye başlandı. Millet, devletle barışmanın eşiğine geldi. Elbette bu uyanışa tahammül edemediler. 2007’de muhtıra, 2013’te sokak kalkışması, 2016’da tankların gölgesi… Her seferinde aynı eller, farklı eldivenlerle devreye girdi.
Fakat artık başka bir çağdayız. Bu millet, o tankların önüne yatan iradeyle, kendi tarihinin öznesi olduğunu ilan etti. İBDA’nın “Ruh devrimi” dediği şey, belki de şimdi yaşanıyor: şekli bir cumhuriyetin değil, ruhu olan bir ümmet bilincinin yeniden doğuşu.
Cumhuriyet 1923’te kuruldu ama cumhur, yani bu toprakların imanlı evladı, asıl iktidarını ancak kalbini hatırladığı gün kazandı. Bugün hâlâ o mücadelenin içindeyiz. Devlet milletine, millet ruhuna döndükçe bu ülke gerçek istiklâline kavuşacaktır. Çünkü hakikat bellidir: İnsan, imanının ölçüsünde insandır; devlet, imanının ölçüsünde devlettir.








YORUMLAR