Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Kasten Tarihe Gömdürülen Özgürlük Lideri: “Netaji” Subhas Chandra Bose ve Kıssadan Uygurlara Hisseler – Bölüm 2

Mir Kamil Kaşgarlı 1. Bölümü okumak için tıklayınız… 2. Bölüm:

Mir Kamil Kaşgarlı

1. Bölümü okumak için tıklayınız…

2. Bölüm: Zindanları Yırtan İrade ve Ölümcül Yollara Atılış

Hindistan Ulusal Kongresi’nden istifa ettikten sonra Subhas Chandra Bose, Britanya İmparatorluğu’nun gözündeki en tehlikeli diken, onların tatlı rüyalarını bozan korkunç bir kabus haline geldi. Her nefesi, her adımı yüzlerce casusun gözetimi altındaydı. Onu 11. kez hapse attılar, fakat hapishanenin soğuk, alaycı taş duvarları onun çelik iradesini boğamadı; aksine onu daha da tavlayıp keskinleştirdi, her türlü zinciri kırıp atabilecek bir kılıca dönüştürdü.

Sonunda onu Kalküta’daki evinde ev hapsine aldılar. Bu, dışarıdan bir “lütüf” gibi görünse de aslında ruhu yavaş yavaş öldüren bir altın kafesti. En güvendiği kişi olan Gandhi tarafından “disiplinsiz” olarak görülüp siyaseten yetim bırakıldığı bu günlerde, kulağında Rabindranath Tagore’un hüzünlü ama irade dolu şu mısraları çınlıyordu: “Eğer çağrına kimse ses vermezse, o zaman yalnız yürü!”

Evinin etrafında gece gündüz nöbet tutan İngiliz casusları, Bose’un sakalını bıyığını uzatıp günlerce evinden çıkmayarak “ibadete daldığını” görünce, iradesinin sonunda kırıldığına inanmaya başlamışlardı. Gerçekte ise bu sessiz ev hapsinin altında, Bose’un kalbinde tarihin en cesur, en mükemmel kaçış planının tohumları yeşermeye başlamıştı. Çünkü o, Hindistan’ın içinde kalarak İngiliz hükümetini deviremeyeceğini, Gandhi gibi kendisine mutlak itaat eden bir teşkilatının olmadığını ve tek silahı olan halk desteğinin de bu emperyalisti yenmeye yetmeyeceğini derinden hissetmişti. Bose için evi, ruhunu çürüten bir zindan değil, mücadelenin yeni sahnesini planlayacağı bir fırsattı. Bu plan için aylarca hazırlık yaptı. Çünkü kalbinde çelik gibi bir karar olgunlaşmıştı: “Eğer Hindistan toprağında düşmana karşı savaşma imkânı kalmazsa, ben dünyanın neresinde olursa olsun, düşmanın düşmanıyla birleşip bir özgürlük ordusu kurarak, mutlaka ana vatanı kurtarmak için geri döneceğim!”

Bu, tarihin en cesur ve en tehlikeli kaçış planının başlangıcıydı. Planın her halkası incelikle tasarlandı. 16 Aralık’ta, sırf bu iş için sınırdan gelen Mian Ekber Şah ile görüşerek Peşaver üzerinden Kabil’e kaçış yollarını kesinleştirdi. Bengal Gönüllüleri’nden Binbaşı Satya Gupta ve Satya Ranjan Bakshi para ve gerekli eşyaları hazırlamaya girişti. Bose’un sadık yeğenleri Ila, Aurobindo ve Dwijendra gibi isimler bu gizli planın uygulanmasında canla başla yardım ettiler.

1941 yılı 16 Ocak’ının buz gibi bir gecesinde, bütün Kalküta şehri karanlık bir uykuya dalmışken, Bose planı uyarınca Müslüman bir Peştun dostu olan “Muhammed Ziyaüddin” kılığına büründü; sağır ve dilsiz, uzun sakallı bir Müslüman ihtiyara dönüştü. Bose, bilinen kimliğini, meşhur ismini, bütün benliğini o karanlık odaya defnetti. Planını kendisinden başka kimse bilmiyordu. Vatanını ve ailesini terk edeceğini ailesinden ve hatta sevgili annesinden bile gizli tutmuştu. 17 Ocak sabah saat 1:30’da, daha önce hiçbir siyasi faaliyete karışmamış olması ve usta şoförlüğü sebebiyle özellikle seçilmiş olan sadık yeğeni Sisir Bose’un kullandığı arabaya binerek, evini her yandan kuşatmış 62 casusun gözünü boyayarak kendi evinden sırra kadem bastı. Yeğeni Sisir Bose’un kullandığı arabaya bindiğinde, o artık Subhas Chandra Bose değil, gözlerinden hayatın çilesi okunan zavallı ama kalbinde büyük bir sır saklayan kimliği belirsiz bir Müslüman yolcuydu. Onlar, imparatorluğun mağrur polislerinin kurduğu kontrol noktalarından sakince geçerken, her bir polisin uykulu esnemesi, sanki bir imparatorluğun kendi mezarlığına doğru adım atışının bir göstergesiydi. Bu kaçış, sadece bir şahsın hapisten kaçışı değil, bir milletin umudunun esaret kafesini paramparça ederek özgürlük semalarına yeniden kanatlanmasıydı!

Bu kaçış sadece fiziki bir kaçış değil, ruhi bir özgürleşme, bir imparatorluğa ilan edilmiş en güçlü istihzaydı! Yatak odasında bıraktığı bir mektup, onun kutsal yeminiydi: “Gidiyorum. Nereye? Bilmiyorum. Ne zaman döneceğim? Bilmiyorum. Ama bir şey kesin: Geri döndüğümde, ya Hindistan özgür olacak ya da ben bu yolda can vereceğim.” Bu mektup, işgalci Britanya İmparatorluğu’nun yüzüne inen güçlü bir tokat ve istihbarat teşkilatına yapılmış en acı verici alay olmuştu.

Okumadan Geçme  Yeni rapor: Doğu Türkistan’daki insan hakları durumu ciddiyetini korumaktadır

Önce Bihar’daki Barari’ye gidip diğer yeğeni Doktor Asoke Nath Bose’un evinde kısa bir süre kaldılar, ardından Gomo istasyonuna doğru yola çıktılar. Oradan Delhi-Kalka posta trenine binerek 19 Ocak’ta Peşaver’e ulaştılar. Ana yurdunun sınırından ayrılırken arkasına dönüp sömürge altında inleyen vatan toprağına son bir kez baktı. Gözlerinden yaş değil, ateş yanıyordu. Kalbinde tek bir yemin çınlıyordu: “Ey ana vatan! Ben seni ya özgür kılacağım ya da bu yolda canımı vereceğim! Mutlaka geri döneceğim, ama yalnız değil; elimde özgürlük bayrağını tutarak, yenilmez bir orduyla döneceğim!”

Artık önünde ölümcül ve meçhul bir yolculuk onu bekliyordu. Araba, tren ve hatta karlı dağlarda yayan yürüyerek Peşaver’e ulaştı. Peşaver’de sadık dostu Mian Ekber Şah onu karşıladı. Onu komünist aktivist Bhagat Ram Talwar ile tanıştırdı. Bhagat Ram, ona “Rehmet Han” sahte ismiyle yoldaşlık ederek, onu sağır ve dilsiz amcası olarak Kabil’e götürmeyi üstlendi. 26 Ocak’ta Hindistan sınırını geçerek Afganistan’ın insan ayağı az basmış, karlı zirveleri göğe uzanan, her bir vadisinde ecelin pusuya yattığı tehlikeli dağ yollarına adım attılar. Bu 200 İngiliz millik yolculuk yayan, açlık, soğuk ve yorgunlukla geçti. Gündüzleri kötü niyetli yol kesicilerden, geceleri Britanya’nın kan içici casuslarından saklanıyorlardı. Açlığa, soğuğa ve bitkinliğe dayanarak ilerliyorlardı.

Bir keresinde hayatları pamuk ipliğine bağlıydı. Onları yakalayan bir grup Peştun kabilesi, İngiliz casusu olduklarından şüphelenerek onları öldürmek istedi. O anda Bose, sağır ve dilsiz rolünü bırakıp ayağa fırlayarak onlara ateşli bir nutuk çekti:
“Biz casus değiliz! Biz, sizin gibi, kendi vatanının özgürlüğü için canını ortaya koymuş savaşçılarız! Düşmanımız ortaktır. O da Britanya İmparatorluğu’dur! Benim adım Subhas Chandra Bose! Ben Hindistan’ın özgürlüğü için silahlı mücadele başlatmak üzere yola çıktım!”

Bu sözler şimşek gibi çakarak kabile üyelerini hayrete düşürdü. Bu basit giyimli, ama gözlerinden bir kaplan cesareti parlayan insanın kimliğini duyduklarında, derhal silahlarını bırakıp ona hürmet gösterdiler ve onları güvenle geçirdiler. Bu, Bose’un alevli ruhunun en karanlık vadilerde bile bir umut meşalesi yakabildiğinin canlı ispatıydı.

Kar fırtınalı bir gecede bir yük kamyonunun üstünde titreyerek 31 Ocak’ta Kabil’e ulaştıktan sonraki zorluklar daha da ağır oldu. Orada, asıl plana göre Sovyetler Birliği ile temas kurmak için haftalarca, aylarca beklemek zorunda kaldı. Aslında Chandra Bose, Sovyetler Birliği ile gizli bir temas kurmuş ve onlardan Hintli gençleri Moskova’ya getirip eğitme ve emperyalizme karşı birlikte mücadele etme konusunda söz almıştı. Verilen söze göre Bose, Afganistan’da Rus elçiliğiyle görüşecek ve onlar da onu Moskova’ya götürecekti. Ancak Bose Afganistan’a vardığında, Stalin sözünden dönmüştü; en güvendiği anti-emperyalist bir devletin ihanetine uğramıştı. Çünkü Ruslar, Hitler Almanyası’na karşı Britanya İmparatorluğu ile müttefik olmak üzereydiler. Sovyetlerin Kabil’deki elçisi ona kabaca kapıyı kapattı. Artık güvendiği devletin casusları da onun için düşmanının dostu, yani bir tehlike haline gelmişti.

Gerçekten de, güvendiği devletin casusları onun için düşmanının dostu, yani bir tehlike haline gelmişti. Her gün yakalanma tehlikesi, kafasının üzerinde bir hançer gibi asılı duruyordu. Kabil’in buz gibi sokaklarında, yabancı bir kılıkta, yiyecek bulamadan sersefil dolaştığı günlerde, o kendi şahsi kederini değil, kendi elleriyle özgürleştirmeye yemin ettiği milletinin ruhundaki acıyı düşünüyordu. Ne zaman umutsuzluğun karanlığı onu yutmaya kalksa, kulağında ana vatanının inleyen sedası, gözlerinin önünde esaret içinde doğup esaret içinde ölen 400 milyon kardeşinin çaresiz yüzü beliriyordu. Bunun üzerine yeniden ayağa kalkıyor, çelik iradesini bileyerek meçhul geleceğe doğru yoluna devam etmeye karar veriyordu.

Güvendiği dağlara kar yağmıştı. Moskova’da Hintli gençlere kısa süreli askeri eğitim verdirip vatana dönme ve silahlı direniş başlatma planı, Afganistan’a gelmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin yüz çevirmesiyle tamamen suya düşmüştü. Artık umutsuzluk içinde saçını başını yolmak yerine başka bir plan yapması gerekiyordu. Sonunda işe, o zamanlar Avrupa’nın ve belki de dünyanın en kudretli devleti olan Hitler Almanyası’ndan başlamanın stratejik planını hazırladı.

Okumadan Geçme  Çin, sözde "profesyonel işe alım" adı altında Doğu Türkistan’a Çinli göçünü hızlandırıyor

Bu süreçte Kabil’de yaşayan Hintli tüccar Uttamchand Malhotra, hayatının tehlikeye gireceğini bile umursamadan ona sığınak oldu. Nihayet, Almanya ve İtalya elçilikleriyle tekrar tekrar yapılan gizli görüşmeler sonucunda beklenen fırsat yaratıldı. İtalyan bir diplomat olan “Orlando Mazzotta” kılığına girerek 18 Mart’ta Kabil’den arabayla yola çıktı, Hindukuş Dağları’nı aşarak Semerkant’a, oradan trenle Moskova’ya ve nihayet 2 Nisan’da Berlin’e ulaştı.

Berlin’e vardığında, o Avrupa’nın siyasi sahnesine adım atmış bir siyasi sığınmacı değildi. O, kendi milletinin bin yıllık arzusunu, asırlardır birikmiş öfkesini ve yenilmez iradesini yüreğine sığdırıp gelmiş bir elçiydi! Almanya’nın kibirli liderlerinin önünde Hindistan’ın acı dolu hikayesini anlatıp yardım dilenmedi; bilakis, gelecekteki şanlı zaferinin planını ortaya koyarak eşit bir iş birliği ve müttefiklik talep etti. Gözlerindeki ateş, sözlerindeki kararlılık ve her hareketindeki özgüven, onun bir yardım dilencisi değil, bir imparatorluğu yıkacak gücün temsilcisi olduğunu ilan ediyordu. Çünkü o, yalnız olmadığını biliyordu. Arkasında, silahsız ve dağınık da olsa, 400 milyonluk bir milletin kaynayan ruhu ve özgürlük arzusunun olduğunu hissediyordu.

(Devam edecek…)

Üçüncü bölümde, Bose’un etrafında birkaç dostundan başka kimse olmamasına rağmen Avrupa’da elde ettiği diplomatik başarıları ve yurtdışında kurmak istediği “Özgür Hindistan Ordusu” planının nasıl gerçekleştiği üzerinde duracağız.

Hadi! Şimdi kıssanın bu bölümünü sadece bir hikâye olarak değil, bir milletin yeniden dirilişi için yazılmış stratejik bir ders kitabı olarak tahlil edelim!

Chandra Bose Destanının İkinci Bölümünden Ruhumuza Kazınacak Sekiz Meşale

Dokuzuncu Meşale: Psikolojik Zindanı Parçalamak — Hareket Paradigmasını Değiştirmek!

Bose için Kalküta’daki göz hapsi fiziki bir kafesti, ama o bu kafesin kendi ruhunu esir almasına asla izin vermedi. Göz hapsini mücadelenin bittiği bir nokta değil, yeni bir mücadele aşamasını planlayacağı stratejik bir düşünce merkezine dönüştürdü. Peki ya biz Uygurlar? Birçoğumuz diasporada fiziki özgürlüğe sahip olsak da, aslında kendi kendimize ördüğümüz psikolojik bir zindanın içinde yaşıyoruz. “Çin çok güçlü”, “Dünya bizi umursamıyor”, “Bizim elimizden hiçbir şey gelmez” gibi düşünceler, bizi eylemsizliğe mahkûm eden görünmez ama çelikten daha sağlam duvarlardır. Bose’un kaçışı bize şunu öğretir: Gerçek esaret, dışarıdaki kelepçe değil, kalpteki korku ve çaresizlik hissidir. Biz kesinlikle “kurban” psikolojisinden “savaşçı” psikolojisine, pasif bekleyiş halinden aktif fırsat yaratma haline geçmekten ibaret olan paradigma değişimini gerçekleştirmeden, özgürlük yolunda bir adım bile ilerleyemeyiz.

Onuncu Meşale: Her Şeyi Feda Etme Prensibi — Gerçek Vatanseverliğin Akademik Ölçütü!

Bose, davası için sadece malını mülkünü veya kariyerini değil, aynı zamanda toplumdaki konumunu, şanını şöhretini, ailesindeki huzurunu ve hatta kendi kimliği olan “Subhas Chandra Bose” ismini bile feda etti. Bu, sadece duygusal bir fedakârlık değil, soğukkanlı bir akılla hesaplanmış stratejik bir seçimdi. Onun gözünde, milletin özgürlüğü gibi yüce bir hedefin önünde, şahsa ait her şeyin değeri ikincil derecedeydi. Bugün biz Uygurların diasporadaki güvenli hayatımız, yükselen kariyerimiz, çocuklarımızın geleceğine dair endişelerimiz… Bunların hepsi bizi vatan davasından uzaklaştıran “taviz verme” sebepleri ve altın kelepçeler haline gelmektedir. Gerçek vatanseverlik, belirli günlerde bayrak sallamak veya sosyal medyada slogan atmakla ölçülmez. Onun akademik ölçütü şudur: “Ben, milletimin özgürlüğü için hangi şahsi çıkarlarımı, hangi konforumu, hatta hangi prensiplerimi ikinci plana atabilirim?” sorusuna verilen fiili cevaptır.

On Birinci Meşale: Jeopolitik Satranç Tahtasında Yol Bulmak — “Realpolitiğin” Kanunu!

Bose, Nazi Almanyası’nın veya Faşist İtalya’nın ideolojisine inandığı için Berlin’e gitmedi. O, uluslararası siyasetin ahlak veya vicdanla değil, acımasız çıkarlar ve güç dengeleriyle hareket ettiğini derinden anlamıştı. Onun formülü son derece basitti: “Benim düşmanımın (Britanya’nın) düşmanı, duruma göre iş birliği yapabileceğim dostum olabilir.”
Bu, bizim için çok derin bir derstir. Bizim “demokrasi”, “insan hakları” gibi değerlere dayanarak Batı dünyasının bize yardım etmesini beklememiz, çoğu zaman kendimizi kandırmak oluyor. Düşmanımız Çin’e karşı durma konusunda kimin bizimle taktiksel veya stratejik ortak çıkarı var? Biz onlara ne verebiliriz? Bizim varlığımız onların jeopolitik satranç tahtasında nasıl bir rol oynar? gibi sorulara cevap bulmak, duygulara dayanarak dost ve düşmanı ayırmaktan ve devletlere küfretmekten çok daha önemlidir. Özgürlük mücadelesi bir ahlak dersliği değil, realpolitiğin buz gibi soğuk meydanıdır.

Okumadan Geçme  Konuşulmayan Trajedi: Çin'in Uygur Çocukları ve Ailelerini Acımasızca Ayırması

On İkinci Meşale: Büyük Devletlerin İhanetinin Anatomisi — Asla Bütün Yumurtaları Aynı Sepete Koymamak!

Bose’un asıl planı Sovyetler Birliği’ne dayanmaktı. Ama Afganistan’a vardığında, Stalin’in uluslararası durumun değişmesi sebebiyle sözünden döndüğü acı gerçeğiyle yüzleşti. Bu tarihi olay bize büyük devletler siyasetinin özünü gösterir: Onlar için ebedi dost ya da ebedi düşman yoktur, sadece ebedi çıkarlar vardır. Bir gün bizi destekleyen bir devlet, ertesi gün kendi çıkarı için bizi düşmanımıza satabilir. Bu yüzden, bütün umudu tek bir güce bağlamak, stratejik bir intihardır. Gerçek bağımsızlık yolu, çok çeşitli güçler arasında dengeyi koruyup hiçbirine mutlak surette dayanmadan kendi stratejik özerkliğimizi yaratmaya çalışmaktır.

On Üçüncü Meşale: Maskenin Gücü ve Stratejik Dinamizm

Bose’un “Muhammed Ziyaüddin”e dönüşmesi, sadece fiziki bir kılık değiştirme değildir. Bu, bir milletin özgürlük için her şekle girebileceğinin, her aracı kullanabileceğinin canlı stratejisinin bir sembolüdür. Düşman bizi belli bir kalıpta görmeyi umar (örneğin: ağlayıp sızlayan mazlumlar). Biz tam da o kalıbı kırıp atarak, düşmanın tahmin edemediği yönlerde, tahmin edemediği şekillerde hareket etmeliyiz. Bu, zayıf bir gücün güçlü rakibini yenmek için kullandığı asimetrik savaş taktiğidir. Hareketimiz bazen açık, bazen gizli; bazen siyasi, bazen kültürel; bazen sert, bazen yumuşak olabilir. Önemli olan, hedefe ulaşmak için hangi maskeyi takmak gerekiyorsa, onu takabilecek esnekliğe sahip olmaktır.

On Dördüncü Meşale: Şahıs — Milli İradenin Vücut Bulmuş Hali

Bose, Afganistan dağlarında yalnız yürürken, fiziki olarak tek bir adamdı. Ama o, kalbinde 400 milyon Hintlinin arzusunu, öfkesini ve iradesini taşıyan ve temsil eden bir elçiydi. Bu yüzden onun her adımı, her sözü şahsi değil, milli bir anlama sahipti. Diasporadaki her bir Doğu Türkistanlı da kendini “Ben sadece bir kişiyim” diye görmemelidir. Yaşadığınız ülkede sizin kişiliğiniz, bilginiz, gayretiniz ve duruşunuz, bütün bir milletin imajı ve iradesinin temsilcisidir. Bir kişi, bir ordu olabilir; eğer eylemlerinin arkasında bütün bir milletin kaderinin durduğunu hissedebilir ve o sorumluluğu üstlenebilirse.

On Beşinci Meşale: Acıyı Stratejik Yakıta Dönüştürmek

Bose, Kabil’deki açlık, soğuk ve umutsuzluk içinde ruhsal bir çöküntüye uğramadı; aksine bu acılar kalbindeki öfke ateşini daha da harladı. Onun için her zorluk, iradesini bileyen bir ateş, hedefine olan inancını sınayan bir imtihandı. Bizim karşılaştığımız soykırımın acısı, vatandan ayrılığın derdi, bunlar bizi umutsuzluk denizine batıracak taşlar değil, özgürlük gemimizi ileri itecek stratejik bir yakıt olmalıdır. Bu, adeta bir simya süreci gibidir: kurşun gibi değersiz acıyı, altın gibi parlayan bir devrimci güce dönüştürmek demektir. Acı içinde ağlayıp oturmak kurbanların işidir. Acıyı öfkeye, öfkeyi plana, planı ise durmaksızın eyleme dönüştürmek, gerçek mücahitlerin, gazilerin işidir.

On Altıncı Meşale: Söylemi Silah Olarak Kullanmak — Mazlumluk Hikayesinden Zafer Hikayesine Geçmek

Bose, Peştun kabilesiyle karşılaştığında onlara zorluklarını anlatıp merhamet dilenmedi. Onlara ortak düşmanı gösterip, ortak bir gelecek çizerek onları kendi yoldaşı haline getirdi. Bu, söylemin (anlatının) gücüdür. Biz dünyaya sadece ne kadar mazlum olduğumuzu anlatırsak, dünya bize sadece acıyarak cevap verir. Merhamet, tükenen bir kaynaktır; saygı ise yatırım yapılan bir sermayedir. Merhamet asla gerçek bir ittifak yaratmaz. Biz kesinlikle kendi söylemimizi değiştirmeliyiz. Biz sadece yok edilmekte olan bir millet değil, zulme karşı sonuna kadar savaşan, kendi kaderini kendi eline almaya ant içmiş, gelecekte düşmanımızın düşmanları için değerli bir stratejik ortak olabilecek yenilmez bir millet olduğumuzu gösterebilmeliyiz. Dünya zayıflara acır, sadaka verir ama sadece güçlülerle ve zafer kazanma iradesi olanlarla iş birliği yapar.