Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar
İsmailağa Cemaati. İsim, İstanbul Fatih semti, Çarşamba’da bulunan İsmailağa Camii’nden mülhem. Remz şahsiyeti; Mahmut Ustaosmanoğlu. Pazarlıksız Allah ve Resûlü davacısı. Nakşi sırrını yol bilmişlerden… Meşîhat-ı İslâmiyye’de Hey’et-i Te’lîfiyye Reisi Osmanlı sultanlarından son dört padişahın huzur hocalarından Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den icazetli, edep ve ahlâk timsali veli bir zat. Bir müddet İsmailağa Camii’nde imamlık (1954-1996)… Bu vazife, şeyhi Ali Haydar Efendi’nin daveti üzere… Öncesi ve sonrası ile her daim ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul. Ömrünün son anına kadar irşada devam. Vefatı bile irşad hükmünde. Ümmeti toplayıcı ve birleştirici bir aşka nişane. Şeriat konusunda tavizsiz. İlim ve tasavvuf hep aynı teknede. Ve giyimden kuşama, yemeden içmeye, ticaretten eğitime hep İslâmî ölçüleri kollayış ve yaşayış. İslam düşmanlarına karşı öfkeli, bidat ehline mesafeli ve şu ifade hep başköşede “Mürşid olarak bilinen bir şahısta şeriatı tatbik var ise, o şahısta tarîkat da vardır. Şerîat yok ise tarîkat da yoktur, o şahıs mürşid olamaz.”

Köklere Doğru Dik Duruş
Son iki yüzyılda, öncesi olmakla birlikte Tanzimat Fermanı ile aşikâr olan, Meşrutiyet namlı kalkışmalarla iyice hızlanan, Cumhuriyet devrimleriyle ise büsbütün köklerinden koparılmak istenen bir millet, devlet, mekân söz konusu. Bu zaman diliminde üç milyon metrekareye sahip bir devlet iç ve dış düşmanlarca çökertildi. Cetvelle çizilmiş küçük devletçikler oluşturuldu. Bu devletler düzenli olarak hem kültürel hem askeri işgal atında tutulmaya çalışıldı. Suriye, Mısır, Sudan, Arabistan, Arnavutluk’ta her çeşit işgal ve değişimi gerçekleştiren emperyalistler, Anadolu’da bunu göz ardı etmiş yahut kendi bırakmış değillerdi. Ülkemizde de Batılılaşma, modernleşme, uygarlık düzeyine erişme gibi süslü kelimelerle, askeri, siyasi ve iktisadi baskılar gerçekleştirdiler. Dilde bir soykırım başlattılar, giyimde kuşamda Batılı kadın ve erkek giyimi örnek alındı. Hukukta İslâmî kurallar atıldı ve yerine batı hukuku getirildi. Eğitim mekânları, ders kitapları, hocaları ve eğitimin gayesi değiştirildi. Şehirleşme, iktisadi hayat, faizden borç vermeye kadar her bir şeyde binlerce yıllık gelenek ve dini ölçüler derdest edildi. Helal ve haram, kurumların dışında cami köşelerinde ve mahalli dar alanlarda yaşanan yahut konuşulan mevzu haline getirildi. Bu değişime karşı direnen binlerce âlim, mütefekkir ve kahraman elbette oldu: İskilipli Atıf Hoca, Esad Erbilli, Mustafa Sabri Efendi, Abdülhakim Arvasi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen, Üstad Necip Fazıl, Esad Coşan ve onlarcası… Mahmud Efendi Hazretleri bu seçkin şahsiyetlerden biriydi. Oldukça mütevazı ve yine aynı oranda küfre karşı davasında inatçıydı. Anadolu insanının ruh kökünden koparılmasına karşı dili, giyimi, eğitimi, şeriat ve tarikatı muhafaza etme yoluna girdi. Sarık, cüppe, sakal, çarşaf ile kılık kıyafet devrimlerine meydan okudu, hitap ettiği kitlenin Batıcı yaşam tarzına alışmasına, onu kabullenmesine müsaade etmedi. Çok net, açık çizgiler ortaya koydu, tatbikinde de oldukça gözü kara bir yol izledi. Göz önünde bir değişim gerçekleştirdi. Fatih Çarşamba semtinden Kars’a, Sinop’a hatta Çeçenya’ya ve Bosna Hersek’e kadar kendini sevenlerini İslam’ın rengi ile boyadı, elbisesi ile giydirdi.
Bugün İsmailağa bir cemaat yahut cami adı olmaktan daha çok bir fikirdir; üstüne İslâm tasavvufu kanatları açılmış bir nezih bir mekân. Bu mekân Topluluk hakikati cihetinden sosyal bir değişimin öncüsü halinde devasa bir kimlik/içtimai bir şahsiyettir. İsmailağa, Batıcı modernistlerin her türlü teknik donanım, silahlı güç ve propaganda imkânına rağmen “Nakşi sırrı” geleneğine uygun olarak sosyolojik bir “karşı devrim”e mekân olmuştur. Bu mekânda İslâmî ilimler eğitimi, Osmanlı medrese geleneği muhafaza edilerek aynen devam ettirildi; Kuran-ı Kerim, tefsir, hadis, akaid, fıkıh, tasavvuf, sarf, nahiv, belagat ve sair dersler kesintisiz ve düzenli bir müfredat dâhilinde verildi, yaygınlaştırdı. Tekâmül ve İhtisas medreseleri kurularak halka rehberlik edebilecek dirayete sahip; kelâm, fıkıh, hadis ve tefsir âlimleri yetiştirildi. İsmailağa, merkezi bir hüviyet belirterek Batıcıların, Kemalizm psikolocyası etrafında örgütleşerek İslâm’a ve Anadolu insanının kök kültürüne karşı açtığı savaşa karşı dili, akideyi, kıyafeti ve ameli muhafaza ederek direnç gösterdi. Zihinlerden silinmek istenen İslâm hukukunu dersler halinde ilmi bir müesseseye dönüştürdü. Ehli Sünnet ve’l Cemaat anlayışından zerre sapmaksızın, içten ve dıştan gelen mezhepsizlik fitnesi başta olmak üzere, dinler arası diyaloga, uzak doğunun spritüal görüşleriyle harmanlanmış teozofik fikirlere, halka tasavvuf diye yutturulmaya çalışılan ezoterik akımlara şiddetle karşı çıktı. Bu tür sapkın fikir, ideoloji yahut akımların Müslüman Anadolu insanın zihnine bulaşmasının önüne geçildi. İsmailağa, her biri pırıl pırıl gerçek İslâm inkılapçısı yuvasıydı. Bu sebeple birçok hoca öldürülmek istendi.
FETÖ, Siyonizm ve Batıcı Saldırı
Düşman hasmını tanır. Yukarıda İsmailağa’nın bir fikir olduğunu vurguladık. Bugün legal yahut illegal birçok örgüt, grup ve şerli tipler İsmailağa’ya kin kusmaktadır. Elbette bu kin aslında İsmailağa üzerinden topyekûn Müslüman Anadolu’yadır. Çünkü İsmailağa zaman ve mekân olarak kültürel işgalin yanında aynı zamanda büyük bir toprak işgaline de engel olmakta ve tarihi bir sorumluluk almaktadır. Nihayetinde 15 Temmuz Şanlı Kıyamda da Siyonist Terör örgütlerinin ve Emperyalist devletlerin desteklediği FETÖ ve diğer örgütlü darbecilere karşı en güçlü direnişi gösterenlerden biri olmuştur İsmail Ağa.
İslâm dünyasında Anadolu’nun her daim özel bir yeri vardır, bilhassa İstanbul’un. Fatih Suriçi’nde evlerin hepsini alıp, orada Hristiyanlığı tekrar bir güç olarak konumlandırmak isteyen Vatikan’ın ekümenik projesi malum. Buna karşı en büyük engel de İsmailağa camiası olmuştur. Bu proje ile İstanbul içinde dokunulmazlık zırhına bürünecek bir kurtarılmış bölge yahut habitus oluşturulmak istenmektedir. FETÖ gibi örgütler, birçok mason derneği ve rotary kulübü de bu yönde hareket etmektedir. Hem bu sebepler hem dik duruş hem de kültürel anlamda Batıcı işgal karşıtlığı sebebiyle İsmailağa Cemaati hocalarına suikastlar tertip edildi. Efendi Hazretlerinin iki damadı olan Hızır Ali Muratoğlu Hoca ve Bayram Ali Öztürk Hoca bu minvalde şehid edildi. FETÖ’nün yayın organı Zaman gazetesi Hızır Hoca şehid edildiğinde Bayram Ali Öztürk Hoca’yı hedef haline koyarak şu manşeti bile atmıştı: “Yanlış hoca şehit edildi, hedef B.A. idi!” Bayram Ali Öztürk Hoca, Büyük Doğu İbda çerçevesinde yayın yapan Taraf (1991) dergisinde Abdülhak Doğru müstear ismiyle yazılar yazıyordu ve inkılapçı bir yapısı vardı. Hızır Ali Muradoğlu ise 1997’de başlayıp 2014’lere kadar çıkan İsmailağa menşeli, Büyük Doğu-İbda bağlısı bir dergi olan Furkan dergisinde yazılar yazıyordu. 28 Şubat’ın en şiddetli zamanında Furkan dergisinden Anadolu insanına şöyle sesleniyordu: “De korkma Müslümanım/ göğsün imanla dolsun/ İrtica İslâm ise/ başımın tacı olsun!”

Her iki hocanın şehit edilmesindeki temel gaye İsmailağa’yı susturmaktı. Efendi Hazretleri baş hedefti ve belli ki ona her iki suikastçı da ulaşamamıştı. Remz hüviyetinde bu şahıslar susturulacak, cemaat içeriden öngörülen birileri vasıtası ile Kemalizm’in güdümüne sokulacaktı. Ama ilahi takdir buna müsaade etmedi.
Büyük Doğu-İbda ve İsmailağa
Büyük Doğu-İbda, Nakşi gelenekten gelen ve İslâm Tasavvufu ile beslenen bir hareket, mensuplarının önemli bir kısmı İsmailağa’dan. Menzil, Kadiri, Cerrahi ve sair cemaatlerden olanlar da hatırı sayılır bir yekûn tutmakta. Üstad Necip Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu Nakşi silsilenin 33. tanesi Abdülhakim Arvasi’ye intisaplı. “NAKŞİ SIRRIDIR KAVGAMIZ” ifadesi ise Büyük Doğu-İbda hareketinin temel mottosu. Bunun yanında oluş bazen öyle ileri seviyedeki, yer yer bir ve aynı. Misal, Aylık ve Baran dergileri güdücülerinden Kazım Albayrak anlatıyor: “Küçük Çaldıran gazasından 3 gün sonra Mahmud Efendi’yi ziyarete gittim. Mahmud Efendi bu tarihten tahminen iki sene önceki bir ziyaretimde, ‘Kâzım, Ehl-i Sünnet için çalışalım’ demişti. Ben de cevaben: ‘Tabii Efendim, bizim yolumuz Ehl-i Sünnet yolu…’ demiştim. Fakat bu itikad akreplerinin bu kadar yaygın olduklarının da farkında değildim. Bu son olay üzerine ziyaretine gitmeye karar verdim ve ziyaretine gidip olanları anlattım. Hoca Efendi bizim cihadımızdan fevkalade memnun oldu. Bize dua etti. ‘Arkanızdayım’ dedi ve gelişmelerden kendisini haberdar etmemi rica etti.
Birkaç gün sonra tekrar Mahmud Efendi’yi ziyarete gidip, İrancı ibişlerin hastaneleri doldurduğunu, bir kısmı ağır 40’a yakın yaralı verdiklerini müjdeledim. Bana hemen şunu dedi: ‘Yavuz diyor ki, bugün yaşasaydım yine Şiilerle harb ederdim’… Ben önce anlayamadım, ‘ne zaman, nasıl demiş’ gibi anlayışsızlığımı belirttim. Mahmud Efendi, ‘Sen ölüleri konuşmaz, duymaz mı zannettin!’ diyerek uyanmama vesile oldu. Büyük Sultan’ın zuhuratıyla beni sevindirdi ve moral verdi. Tüm savaşçı arkadaşlara ve inananlara da moral oldu. Hoca Efendi, Allah’ın cihad edenlere yardımından bahsetti. Sohbetimiz esnasında Halid b. Velid ve İslâm büyüklerinden misaller verdi. Cemaatin Ehl-i Bid’ate karşı daha aktif tavır alması için olsa gerek Yavuz Sultan Selim’in yukarıda anlattığımız zuhuratını Hoca Efendi cami kürsüsünde de söyledi. Arkadaşların zuhuratla ilgili nakillerine pek inanmayan cemaat de bu sefer koşa koşa arkadaşlara gelip ‘Mahmud Efendi kürsüde sizin anlattıklarınızı bizzat anlattı’ diye haber veriyorlardı. Hoca Efendi aktif olarak bize destek veriyor. İmam-ı Rabbâni’nin Şiilikle ilgili 9 dergi sayfası tutan uzun bir mektubunu Şehid Bayram Ali Hoca’ya tercüme ettiriyor ve Taraf’ta yayınlanmak üzere bize gönderiyor. Biz de memnuniyetle yayınlıyoruz. Hoca Efendi Ehl-i Bid’ate karşı mücadele için Taraf dergisini kurslarda dağıttırıyordu.”
“Yıl 2004 sonu… 10 yıllık hapis hayatımın sonu… Mahmud Efendi’yi ziyarete gitmeyi düşünürken o benden erken davranıyor ve haber yolluyor ‘gelsin!’ diye. Elini öpmeye gidiyorum. Beni görünce coşkuyla kucaklıyor ve ilk sözü: ‘Siz boşuna yatmadınız!’ Sohbet esnasında düzen güçlerini kastederek şöyle diyor: ‘Sizden (İBDA’cılardan) korkuyorlar.’ Laik-kafirlerin İBDA’cılardan korkmasından memnun olduğunu jest ve mimikleriyle belli ediyor. Ve Kumandanı soruyor, sağlık ve afiyette olduğunu söylüyorum. Dua ediyor… Mahmud Efendi yıllar önce de, ‘onlar (İBDA’cılar) bizim muhafızlarımız’ demişti.”
Ve ziyaretlerin en güzeli. İki güzelin buluşması. Salih Mirzabeyoğlu, İslâm’a Muhatap Anlayış davasını örgüleştiren, günümüzde eşya ve hadiseye tatbik etmek isteyen, davası uğruna yirmi yıla yakın ömrünü cezaevinde işkence altında geçiren ama asla davasından vazgeçmeyen ve bunun bedeli olarak kavgasını şehadetle taçlandıran bir zat. Mirzabeyoğlu için Efendi Hazretleri hep özel bir yerde ve muhabbetle andığı bir zat. Cezaevinden çıktıktan birkaç ay sonra ziyaretine gider Efendi Hazretlerini ziyarete gider. İki Allah dostu, iki kavga adamı gönülden gönüle konuşurlar.
KÜFRÜ KORKUTAN CENAZE

Efendi Hazretleri, destani bir yürüyüş… Vefat, bu yürüyüşe engel değil. Dava hayırlı ameller ile sürekli devam etmekte. Cenaze merasiminde müthiş bir tablo; dualar, zikirler, hüzünle kenara çekilişler… Milyonlarca insan çiçek taneleri gibi İstanbul Fatih semtine serpilmiş, Fatih Camii ve etrafındaki sokaklarda saflar sımsıkı ve muhabbet tam. Cenaze bir topluluk hakikati belirtmiş, her kesimden milyonları bir yerde toplamıştı. Bu resim milyonları sevindirmiş, bir grup azınlık kuduz kâfiri ise kudurtmuştu. Bu yüzden görüntüyü “korkutucu” bulmuşlardı. İslâm edep ve ahlâkını güzel halleri ile temsil eden milyonlarca kişi muazzam bir nizam, temizlik ve zarafetle gelip yine aynı şekilde gittiler. Ne bir taşkınlık ne bir nizamsızlık ne bir görgüsüzlük… Efendi Hazretleri’nin ölümü bile irşad ve küfre bir meydan okuyuş oldu. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesi ile “Biz sussak mezarımız konuşacak!”… Öyle’de oldu. Dost düşman her kesimden insan saflarını netleştirdi; kimi 28 Şubat darbecilerinin yanında yer aldı ve onların sancağını dalgalandırdı kimi ise Allah dostların binbir emekle kurduğu İsmail Ağa tekkesinin.
Sosyal hadiseler kendiliğinden oluşmaz; eşya ve hadiseler bir sır gibi belirir. Niçin oldu nasıl oldu fark edilmez; olur ve bir sel gibi sürükler. Bu yüzden istikamet, samimiyet ve sadakat her daim başat mevzudur. Bir şeyin sırrı en az mantığındadır der büyükler; toplumun sinir uçları bu manada törpülenince, ilim ve hikmette derinlik saldırılarla birlikte artınca, duygular ihanetlerle birlikte sarsılınca kitleler yeni bir şuur durumuna, yeni bir anlayış yenilenmesine geçer. Birbirlerine daha fazla kenetlenen toplulukları itibarsızlaştırma, bölme, parçalama dâhil ulusal yahut çok uluslu saldırılar yöneltilir. Toplum psikolojisi bu yeni durumu “bilinçaltı birikimin açığa çıkması “şeklinde izah eder. Son günlerde yaşanan budur ve kazanan her daim İSLAM olacaktır.








