21. yüzyılın ilk çeyreğinde insan hakları söylemi, uluslararası politikanın merkezî kavramlarından biri hâline gelmiştir. Buna karşın bu söylemin pratikte nasıl ve ne ölçüde hayata geçirildiği, özellikle büyük güçlerin çıkarlarının söz konusu olduğu durumlarda ciddi biçimde tartışmalıdır. Çin’in işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri başta olmak üzere Müslüman Türk halklarına yönelik uygulamaları, bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu makale, Uygurlara yönelik sistematik baskı politikalarını ele almakta; özellikle Müslüman çoğunluklu devletlerin bu süreçte sergilediği sessizliği eleştirel bir bakış açısıyla incelemektedir.
Sessizliğin Siyaseti: Uygur Türklerine Yönelik Sistematik Baskılar ve İslam Dünyasının Ahlaki Sınavı
Doğu Türkistan’da Devlet Politikası Olarak Asimilasyon
Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’da uygulanan politikalar, münferit güvenlik önlemleri olarak değil, merkezi devlet aklının ürünü olan kapsamlı bir toplumsal dönüşüm projesi olarak değerlendirilmelidir. “Aşırılıkla mücadele” ve “ulusal güvenlik” söylemleri altında yürütülen bu politikalar; dil, din, kültür ve kolektif hafıza üzerinde derin etkiler yaratmaktadır. Uygur Türklerinin dini pratikleri kısıtlanmakta, ana dillerinde eğitim neredeyse tamamen ortadan kaldırılmakta ve kültürel semboller kamusal alandan sistematik biçimde silinmektedir.
Özellikle geniş çaplı gözaltı merkezleri, bu politikanın en görünür araçlarından biridir. “Mesleki eğitim merkezi” olarak adlandırılan bu tesislerin, fiilen zorla tutulma, ideolojik yeniden şekillendirme ve kolektif kimliğin çözülmesini hedefleyen mekanizmalar olduğu yönünde güçlü bulgular mevcuttur. Bu bağlamda Uygur meselesi, yalnızca bireysel hak ihlallerinin değil, bir halkın varoluşsal sürekliliğinin hedef alınmasının örneği olarak ele alınmalıdır.
İnsan Hakları İhlallerinin Yapısal Niteliği
Uygur Türklerine yönelik baskılar, uluslararası insan hakları hukukunun birçok temel ilkesini ihlal etmektedir. Keyfi gözaltılar, zorla çalıştırma, ailelerin parçalanması, zorunlu doğum kontrolü uygulamaları ve dini özgürlüklerin sistematik biçimde engellenmesi; bu ihlallerin yalnızca bazılarıdır. Bu uygulamaların sürekliliği ve geniş ölçeği, meseleyi bireysel ihlallerden ziyade kurumsallaşmış bir baskı rejimi olarak tanımlamayı mümkün kılmaktadır.
Bu noktada özellikle dikkat çekici olan husus, ihlallerin büyük ölçüde belgelenmiş olmasına rağmen uluslararası toplumun tepkisinin son derece sınırlı kalmasıdır. İnsan hakları normlarının seçici biçimde uygulanması, Uygur halkının maruz kaldığı adaletsizliğin daha da derinleşmesine yol açmaktadır.
İslam Dünyasının Sessizliği ve “Ümmet” Söyleminin Çöküşü
Uygur meselesini benzersiz kılan unsurlardan biri, Müslüman çoğunluklu ülkelerin büyük bölümünün bu konuda ya sessiz kalması ya da Çin’in resmi söylemlerini açıkça desteklemesidir. Filistin, Bosna veya Myanmar gibi örneklerde güçlü ahlaki ve dini söylemlerle pozisyon alan birçok devlet, Uygur Türklerinin yaşadığı zulüm karşısında benzer bir tutum sergilememektedir.
Bu durum, “ümmet dayanışması” kavramının pratikte ne ölçüde geçerli olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Ekonomik bağımlılık, altyapı yatırımları ve stratejik ortaklıklar, birçok ülke için ahlaki sorumlulukların önüne geçmiştir. Böylece dini ve insani dayanışma söylemi, jeopolitik çıkarlar karşısında büyük ölçüde işlevsiz hâle gelmiştir.
Uluslararası Sistem ve Seçici Ahlak
Uygur Türklerine yönelik baskılara verilen tepkiler, uluslararası sistemde ahlaki tutarlılığın ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. İnsan hakları, evrensel bir norm olarak sunulmasına rağmen, uygulamada güç ilişkilerine tabi kılınmaktadır. Bu seçicilik, yalnızca mağdurların değil, insan hakları rejiminin kendisinin de meşruiyetini zedelemektedir.
Bu bağlamda Uygur meselesi, küresel düzenin normatif temellerine yönelik bir stres testi işlevi görmektedir. Eğer insan hakları yalnızca siyasi maliyeti düşük durumlarda savunuluyorsa, bu normların evrenselliğinden söz etmek giderek daha güç hâle gelmektedir.
Sonuç: Uygurların Yanında Olmak Bir Tercih Değil, Sorumluluktur
Uygur Türklerine yönelik sistematik baskılar, çağdaş dünyanın en ağır insan hakları krizlerinden birini temsil etmektedir. Bu krize karşı sessiz kalmak, yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir pozisyondur. Uygurlardan taraf olmak, ideolojik veya jeopolitik bir tutumdan ziyade, evrensel insan onurunun savunusudur.
Bu bağlamda akademik, siyasi ve sivil aktörlerin sorumluluğu; sessizliğin normalleştirilmesine karşı durmak ve insan haklarının çıkar ilişkilerinden bağımsız olarak savunulabileceğini göstermektir. Uygur halkının yaşadığı deneyim, yalnızca onların değil, küresel adalet anlayışının geleceği açısından da belirleyici olacaktır.







YORUMLAR