
Tarihin gördüğü en acı, en sistematik ve en gaddar sürgünlerden birini yaşamış, hayvan vagonlarında açlığa, hastalıklara ve ölüme terk edilmiş bir halk: Kırım Tatarları.
18 Mayıs 1944’te bir gecede vatanlarından koparılan bu insanların maruz kaldığı trajedi; Ukrayna, Letonya, Litvanya, Kanada ve Çekya gibi ülkeler tarafından resmen "Soykırım" olarak tanındı. Hatta bu acıyı ölümsüzleştiren devlet anıtları yükseldi. Ancak ne acıdır ki, kendilerine "öz kardeş" diyen Türk dünyasında durum çok daha derin bir sessizliğe ve çelişkiye bürünmüş durumda.
Peki, kan bağıyla, dille ve ortak tarihle bağlı olduğumuz bu kadim halkı Türk dünyası neden yeterince görmüyor? Başta Türkiye olmak üzere Türkistan'daki Türk cumhuriyetleri bu trajediyi neden resmi olarak "soykırım" diye tanımlamıyor ve sokaklarına soykırım anıtları dikmiyor? Cevap; Moskova’nın Çarlık döneminden Sovyetlere, oradan da günümüz Rusya’sına uzanan üç asırlık "Ruslaştırma ve Soykırım" politikasında ve bu politikanın doğurduğu jeopolitik korkularda gizli.
Tarihsel Süreç: Çarlık’tan Günümüze Planlı Bir "Yok Etme" Politikası
Kırım’ın kimliksizleştirilmesi ve Türk-Tatar izlerinin silinmesi bugünün meselesi değildir. Rusya, üç farklı dönemde de aynı amaca, farklı ambalajlarla hizmet etmiştir:
Çarlık Rusyası Dönemi (1783-1917): Demografik Eritme ve İlk Sürgünler
Kırım Hanlığı’nın 1783 yılında Çariçe II. Katerina tarafından ilhak edilmesiyle birlikte, yarımadayı "Ruslaştırma" politikası resmen başladı. Tatarların topraklarına el konuldu, asilzadeleri sürüldü ve camiler kapatıldı. Baskılara dayanamayan yüz binlerce Kırım Tatarı, Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda bırakıldı. Boşaltılan köylere Rus köylüler yerleştirilerek yarımadanın demografik yapısı ilk kez kökten sarsıldı.
Sovyet Rusya Dönemi (1917-1991): Fiziksel Soykırım (18 Mayıs 1944)
Çarlık döneminde nüfusu eritilen Kırım Tatarlarına son darbeyi Stalin vurdu. 18 Mayıs 1944 gecesi, tüm nüfus "Nazi iş birlikçisi" olmakla suçlanarak hayvan vagonlarına dolduruldu ve Türkistan çöllerine sürüldü. Birkaç hafta içinde nüfusun neredeyse yarısı açlık, susuzluk ve hastalıktan can verdi. Sürgünün hemen ardından yarımadadaki tüm Türkçe yer isimleri Rusça isimlerle değiştirildi, Kırım Tatar mimarisi ve mezarlıkları yok edildi.
Günümüz Rusyası: Hibrit Soykırım, Tutuklamalar ve Hapishane İşkenceleri
2014 yılında Putin Rusya’sının Kırım’ı illegal olarak ilhak etmesiyle, kâbus Kırım Tatarları için geri döndü. Bugün uygulanan yöntem fiziksel vagonlar değil, "kültürel, hukuki ve fiziksel bir baskı" rejimidir. Kırım Tatar Milli Meclisi "terör örgütü" ilan edilerek yasaklandı, bağımsız medya organları kapatıldı.
Daha da vahşi olanı, Rus işgal yönetimi yarımadada tam bir cadı avı başlatmıştır. İşgale direnen, sesini yükselten veya sadece kimliğini korumaya çalışan çok sayıda Kırım Tatar aktivist, gazeteci ve insan hakları savunucusu (Nariman Celal, Server Mustafayev ve daha niceleri) düzmece "terör" ve "casusluk" suçlamalarıyla uydurma mahkemelerde onlarca yıllık ağır hapis cezalarına çarptırılmaktadır.
Zindanlardaki Vahşet: Tutuklanan Kırım Tatar aktivistler, Rusya'nın en ağır şartlara sahip cezaevlerine ve tecrit kamplarına sürülmektedir. Bu cezaevlerinde soydaşlarımız sistematik olarak ağır işkencelere, psikolojik baskılara maruz kalmakta ve en temel tıbbi haklarından mahrum bırakılarak hücrelerde yavaş yavaş ölüme terk edilmektedir.
Bununla da kalınmamakta, Ukrayna savaşıyla birlikte Kırım Tatar gençleri bilinçli olarak Rus ordusuna askere alınarak cepheye sürülmektedir; bu durum, nüfusu yarımadadan kaçmaya veya cephede yok olmaya zorlayan modern bir sürgün ve imha metoduna dönüşmüştür.
Rusya’nın "Ermeni Kartı" ve Türkiye’nin Mütekabiliyet Çelişkisi
Bugün Kırım Tatar sürgününün soykırım olarak tanınmamasındaki en büyük diplomatik çelişki, Moskova'nın iki yüzlü tarih politikalarında ve Türkiye’nin buna karşı hamle yapmaktaki tereddütlerinde yatmaktadır.
Diplomatik Mütekabiliyet (Karşılıklılık) Şartı: Rusya, kendi tarihinde Kafkasya ve Kırım’da milyonlarca Türk-Müslüman ahaliyi sürgün edip kitlesel ölümlere yol açmışken, Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıştırmak amacıyla 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. Rus Parlamentosu (Duma) bu yönde kararlar alarak Türkiye'ye karşı tarihi bir silah kullanmaktadır.
Bu durum karşısında Türkiye, Ermeni iddialılarını siyasi bir koz olarak kullanan Rusya’ya karşı net bir diplomatik hamle yapmalı ve Kırım Tatar Sürgünü’nü resmi olarak "Soykırım" ilan etmelidir. Siyasi emellerle asılsız iddiaları destekleyen Rusya'ya karşı, elimizde belgelere, şahitlere ve tarihi gerçeklere dayanan, üstelik üzerinden henüz bir asır bile geçmemiş bu tescilli vahşeti bir kontra-diplomasi hamlesi olarak masaya sürmek, hem milli onur hem de mütekabiliyet ilkesi açısından en haklı adımdır.
Ankara, Rus işgalcilerin Kırım'da bugün bile Tatar aktivistlere reva gördüğü işkence ve tutuklamaları göz önüne alarak daha cesur bir dış politika izlemelidir. Ancak Türkiye, Rusya'nın Suriye'de, Kafkasya'da ve energy hatlarında (Akkuyu, TürkAkım) yaratacağı jeopolitik misillemelerden çekindiği için bu haklı adımı ertelemekte, "sürgün" ve "mezalim" gibi daha yumuşak ifadelerin arkasına sığınmaktadır.
Türkistan Cumhuriyetlerinin "Rusya ve Bağımlılık" Kıskacı
Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi Türkistan devletlerinin Kırım Tatar sürgününü "soykırım" olarak tanımamasının ve anıt dikmemesinin arkasında ise çok daha sert ve yapısal bağımlılıklar yatmaktadır:
Askeri ve Ekonomik Bağlar: Bu ülkelerin birçoğu Rusya liderliğindeki askeri ve ekonomik paktların (BDT, KGAÖ) üyesidir. Rusya'yı doğrudan "soykırımcı" ilan edecek bir yasa tasarısını meclislerinden geçirmeleri, bu devletler için doğrudan bir siyasi ve askeri kriz anlamına gelir.
Lojistik Koridorlar: Türkistan devletlerinin petrol, doğalgaz ve ticari ürünlerini dünyaya satmak için kullandıkları boru hatları ve lojistik koridorların çok büyük bir kısmı halen Rusya topraklarından geçmektedir.
Türkistan'ın Kendi "Hafıza" ve "Ortak Fail" Çelişkisi
Türkistan cumhuriyetlerinin Kırım Tatar sürgününe anıt dikmemesinin en dramatik sebebi kendi yakın tarihlerinde gizlidir. 18 Mayıs 1944'te vatanlarından sürülen Kırım Tatarlarının gönderildiği ana istikametler Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan topraklarıydı.
Türkistan devletleri zaten Stalin döneminde kendi halklarından da milyonlarca insanı açlığa (Kazakistan'daki Aşarşılık kıtlığı gibi) ve sürgünlere kurban verdi. Kendi yaşadıkları faciaları bile Moskova'yı ürkütmemek için resmen "soykırım" olarak adlandıramayan bu devletlerin, başka bir Türk topluluğunun acısını bu adla tanıması ve faili doğrudan "Rus rejimi" olarak gösteren keskin bir Soykırım Anıtı dikmesi bugünkü siyasi konjonktürde bir tabu olarak kalmaktadır.
Yetim Kalmak Kader Olmamalı
Kırım Tatarları, İsmail Gaspıralı’nın "Dilde, fikirde, işte birlik" ülküsünün doğduğu toprakların evlatlarıdır. Onları siyasi dengeler, boru hatları veya cezaevlerinde uğradıkları işkenceler karşısında yalnız bırakmak, Türk dünyasının kendi fikir köklerinden birini koparıp atması demektir.
Uluslararası ilişkilerin soğuk çıkarlarla yürüdüğünü hepimiz biliyoruz. Ancak "diplomatik dengeleri korumak" ile "bugün Rus zindanlarında inleyen soydaşlarının çığlıklarına tamamen sağır kalmak" arasında çok büyük bir fark vardır. Çarlık'tan Sovyetlere, Sovyetlerden Putin Rusya'sına uzanan bu kesintisiz asimilasyon, tutuklama ve yok etme politikasına karşı Türkiye ve diğer Türkistan cumhuriyetleri, Rusya ile ilişkilerini rasyonel bir zeminde yürütürken bile, Kırım Tatarlarının yaşadığı bu vahşeti hak ettiği isimle yani bir Soykırım olarak anma cesaretini ve ortak iradesini gösterebilmelidir. Aksi takdirde Kırım, Türk dünyasının hiçbir zaman iyileşmeyecek en büyük vicdan yarası olarak kalacaktır.
Kaynakça
1.Fisher, Alan W. (1978). The Crimean Tatars. Hoover Institution Press, Stanford University.
2.Williams, Brian Glyn (2001). The Crimean Tatars: The Diaspora Experience and the Forging of a Nation. Brill, Leiden.
3.Kırımoğlu, Mustafa Abdülcemil (2004). Kırım Tatar Millî Hareketi ve Sürgün. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

