Burak Çileli – Araştırmacı-Yazar
Bir nekrofilia medeniyeti olan Batı’da, bilhassa ABD’de, neredeyse gelenekselleşmiş hale gelen, yıllardır duymaya alıştığımız okul katliamı haberlerine, geçtiğimiz günlerde ardı ardına Türkiye’den de üzücü haberler eklendi.
Bu vesileyle, internet kulislerindeki kan donduran paylaşımlar, medyada servis edilmeye, devlet tarafından üzerine daha fazla gidilmeye başlandı. Elbette gidilecek, gidilmeli; “Allah korkusu olana Allah korkusu; olmayana ise…” kabilinden ibretlik durumların yaşanmaması için!..
Bizim Batıcılarımız ise, fırsat bu fırsat diye sokağa fırlayıp, faturayı hükümete kesmeye kalktılar hemen. “Tarikatlar, cemaatler” falan gibi mânâlarını bile bilmedikleri aksesuar lâflarla, işin ucunu alâkalı alâkasız İslâm’a dokundurmadan edemezler bizim Batıcılarımız! (Kendilerinin devlet oldukları postallı demokrasi dönemlerinde dokunmadıkları bazı “tarikat ve cemaat”lere niçin dokunmadıkları, ayrı bir yazı konusu. Bilhassa sapık cemaat FETÖ’yü teşvikleri!..) Aynı kafa yapısının ters yöndeki simetriği kimi hatiplerse, görünme fırsatını kaçırmayıp “maneviyat” falan gibi klişeler üzerinden genelin geneli tesbitlerle, yine “ilahiyat” ezberlerine sarıldılar!
Mushafa rezilce hakaret eden, burada tekrarına dilim varmayan cânice lâflar edip, davranışlar sergileyen gençlere dikkat ettiniz mi? Bunların hemen hepsi, bir çoğu orta veya alt gelir gruplarından Anadolu kökenli ailelerin çocukları! Ve yine o zavallı psikolojilerinin “Epstein kültürü”yle benzerlikleri dikkatimizi çekti mi? Şark usûlü Epstein modeli!..
Katillerden birinin babası polismiş, annesi edebiyat öğretmeniymiş filan diyerek hayret edilmesine, en başta ben şaşırıyorum. Birinci sınıf Emniyet Müdürü babası, önüne gelen kriminal dosyalarda, erkek çocuklar arasında veba salgını gibi yayılan cinsî kimliksizleşme hastalığına şahit oluyor, ters tepeceğini bilmeden buna karşı tedbir niyetine silah eğitimi veriyordu belki de oğluna! Edebiyat öğretmeni annesi ise, lisanımızı unutturup dilimizi yutturan ve mekanikleştiren internet/sosyal medya dilinden onu kurtarmaya çalışıyordu belki de!
Ama nafile!..
Zihin, bir yönüyle “tabula rasa-boş levha”dır. Levhaya ne yazarsan o kayıtlanır; bilhassa 14 yaşına kadarki kayıtlar çok önemlidir. Mirzabeyoğlu’nun tarifiyle genç, “hassas mevceleri -dalgaları, frekansları- kapmaya mahsus antendir”… Orada da bırakmaz; “cesaret gençliğin süsüdür” der.
Cesaret, köreltilmesi yahut itliğe ve serkeşliğe teşvik edilmesi gereken değil, savaş ve şehitlik şuuru ile terbiye ve ıslah edilmesi, “süblime” edilmesi gereken bir sıfattır.
Bunun için eğitim ve öğretim şart ama hangi değerler temelinde, hangi müfredatla ve hangi hayat tarzı içinde eğitim ve öğretim?
Batı’dan kopya lâfta milli eğitim sistemimizde, şu temel sorulara cevap verebilmek bir yana böyle bir ihtiyacın varlığından bile haberimiz oldu mu acaba:
Değerler; “a-priori” ve “a-posteriori” hangi normları temel almalıdır?
Müfredat; hangi değerlerin kavram setine göre inşâ edilmelidir?
Ve nihayet hayat tarzı; yukarıdaki şartlar dört dörtlük yerine getirilse bile, “hassas mevceleri kapmaya -kötü mevceler de dahil- mahsus anten”lere, nasıl bir hayat tarzı içinde, eğitim ve öğretim verilmelidir?
Bilhassa büyüme çağındaki çocuklarımıza, beden eğitiminin, olmazsa olmaz bir hayat tarzı olarak verilmesinin gereği?..
Spor kelimesini ve gerekliliğini bilen çoktur da, felsefesine girilmediği için, Fransızca bu kelimenin, bir anima-hayvan olan “nefs-ego”nun kontrolü ve ıslahı anlamındaki riyazet ile alâkasından kimsenin haberi yoktur! (Batı dillerine âşık sekülerlerimizin Arapça kökenli kelimelere alerjilerini not düşelim!)
Makineleşmeyi idealize ve estetize etmek adına yediği naneye “sanayi inkılâbı” adını veren, medeniyet tarihinin başlangıcını da, sonunu da “adem insan-hayvan insan” modeline irca eden, ruhu çekilmiş bir dünyada, insanları bedende yaşamaya mahkûm eden Batı’nın, bize “çağdaşlık” zokasıyla yutturduğu”madde-mater”ci ve mekanize değerleri, ideolojik bünye zaafımızdan dolayı benimsedik ve “Türk modernleşmesi” komik ambalajıyla, bir de utanmadan süsledik!
Yerli ve millî bir ideoloji ve bunun siyasî iktidarı?..
Batıcı sekülerlerimiz, “ideoloji” kavramını pek severler ama içini doldurmaya gelince, ya Batı’dan ithal ideolojilerle yahut resmî ideoloji dedikleri içi boş retoriklerle vaziyeti idare ederler!
Batılılaşma cereyanıyla köylere ve camilere hapsedilmiş İslâm’ın dindarlarına gelince; onların okuyup yazanlarının çoğu, İngiliz mâmûlü kripto neo-mutezile ve neo-selefî çorbası ilahiyatçılarımızın dolmuşuna bindikleri uzun yıllar boyunca, yerli ve millî Büyük Doğu ideolocyasına uzak durdular, soğuk baktılar! Dilden dile intikâl “Kumarbaz Necip Fazıl”, “hanımının başı açık”, “âlim değildi”, “Fransız burjuvası gibi” yollu ve ezik taşra kurnazlığı kokulu, bayağının bayağısı propagandalara alet olup, kaç nesil boyu zehirlendiler ve zehirlediler!
Yıllarca İstiklâl Savaşı “anlatı”sıyla kapıdan kovduğumuza inandırıldığımız işgalciler, bacadan girerek “millî eğitim” adı altında zihnimizi işgalle başlayıp, sonunda hayat tarzımızda da tam hegemonik güç oldular!
Dijital kölelik kuşatmasının son ve dehşetli, Necip Fazıl’ın ifadesiyle “beşerî hiçbir cehde yer bırakmayacağı” safhasına gelmedik henüz. Bunlar daha iyi günlerimiz; emin olabilirsiniz!
“Din hayattan çekilince, dinin yerini başka şeyler alır” der Mirzabeyoğlu.
Fikir özgürlüğü adı altında bilumum izm’leri denedik! Sonunda, nümerik-ebced değeri 666 olan “www” sayesinde, bu kez en kolay ve seri halde Batı’dan intikal Şark usûlü nihilizm, kapımızı çaldı! Varoşlara, köylere, bucaklara kadar hem de! Merkezi Epstein Adası küreselci elitler, her yere şûbeler açtı ve açmaya devam etmekte!
Din ve vicdan özgürlüğü adı altında çocuklarımızı saldık bayıra; sonunda Satanizmle, Şeytan gelip kapımıza dayandı! “Çocuklarımızın zihinleri küçük yaşta dinsel dogmalarla bulanmasın” diyen sekülerlerimiz, çocuklarını önce sokaklara, şimdiyse okula bile yollamaya korkar hâle geldiler!
Hayatı hapislerde geçen Necip Fazıl’ın tesbitiyle, imanı da inkârı da zayıf, köpek soyu nesiller yetişti!
Yine hayatı hapislerde geçen Salih Mirzabeyoğlu da, “Nerde o dağ gibi insanlar, nasıl doğdu bu fareler, uçan köprüler nesiller arası” diye özetlediği yakın tarihimizin içinde, hayatının son 18 yılını, Telegramcı farelerin işkencesi altında geçirdi! (Köpek, çakal, sırtlan, fare gibi ifadeler, Jung psikolojisinde havada kalan “anima”ya tekabül ederken, Büyük Doğu-İBDA dilinde, insan ruhundaki/nefsindeki güdüleri, bilhassa sebaiyyet-yırtıcılık güdüsünü sembolize eder!)
Dünyayı transhümanizm ideolojisiyle dehşet salarak yönetmeye hazırlanan Epstein eliti(!)nin, sapık ayinlerinin finans trafiğinde kullandıkları banka hesaplarına Ba’l putunu, rastgele sembol seçtiklerini düşünüyorsak, çok yanılıyoruz! Zira Batı, “Aydınlanma” adını verdiği sekülerleşme döneminde, Yahudi-Hristiyan kökeninden vazgeçtiğini söylese de, kaynağını semavi kitaplardan alan mitolojik figürler, bulamaç düşünce tarihlerini alttan alta beslemeye devam etmektedir!
Tekno-filia da dahil bütün “…filia”ların toplamı olan Nekro-filia, Erich Fromm’daki mecazi nitelenişi üzerinden Salih Mirzabeyoğlu’nun Damlaya Damlaya adlı eserinden başlayarak aslına irca edilir.
Ba’l putu ise, Esatir ve Mitoloji adlı eserinde, “sübjektif put/içgüdü”yü temsil etmesinin yanında, nefsten gelen “menfî sünuhat, havatır, vesvese”yi de sembolize eder!
Sebaiyyet mi? Parakuta adlı eserinden başlayarak, maruz kaldığı küçük Deccal projesi olan Telegram projesi vesilesiyle “Telegram felyesofisi” adını verdiği fikir açılımlarında, iç güdüyü temsil eden bilumum yırtıcı ve kan dökücü “anima-hayvan” sembolleriyle, geniş çapta işlenir.
Şimdilik bu kadar…

