BIST 100
13.938,48 1,42%
DOLAR
46,2686 0,15%
EURO
53,5436 -0,02%
GRAM ALTIN
6.277,08 0,31%
FAİZ
42,77 -1,72%
GÜMÜŞ GRAM
101,24 1,17%
BITCOIN
63.949,00 0,84%
GBP/TRY
62,0642 0,08%
EUR/USD
1,1568 -0,09%
BRENT
87,33 -3,37%
ÇEYREK ALTIN
10.263,02 0,31%
İstanbul Kapalı
İstanbul hava durumu
18 °
  • ANASAYFA
  • Türk Dünyası
  • Çin’in “Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı” (2026–2030) ve Doğu Türkistan’daki Gerçekler

Çin’in “Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı” (2026–2030) ve Doğu Türkistan’daki Gerçekler

39728

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi Enformasyon Bürosu, 11 Haziran 2026 tarihinde "Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı (2026–2030)"nı resmen açıkladı[1]. Bu belge, Çin hükümetinin insan hakları alanında ne tür adımlar atacağını ve önümüzdeki beş yıl içinde hangi hedeflere ulaşmayı amaçladığını belirleyen temel siyasi program olarak kabul edilmektedir[1]. Plan, ekonomik kalkınma, vatandaşların siyasi ve sosyal haklarının korunması, etnik birliğin pekiştirilmesi ve uluslararası insan hakları sistemine aktif katılım gibi birçok parlak vaatler ortaya koymaktadır[1].

 

Çin hükümeti bu belgeyi insan hakları alanında kaydettiği muazzam gelişmenin kanıtı olarak dünyaya yayıyor olsa da, uluslararası bağımsız araştırmacılar ve insan hakları örgütleri için bu belge, siyasi bir maskeden başka bir şey değildir[2, 3]. Pekin yönetimi, "kalkınma yoluyla insan haklarını teşvik etme" şeklindeki sahte slogan altında suçlarını gizlemeye çalışmaktadır, ancak Doğu Türkistan'da yaşanan gerçekler bu yalanı güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır[4, 5].

 

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Ağustos 2022'de yayınladığı Doğu Türkistan değerlendirme raporunda, Çin'in bölgedeki acımasız uygulamalarının "insanlığa karşı suç" teşkil etme olasılığının yüksek olduğunu belirtmiştir[4, 5]. Bu rapor, Çin hükümetinin "terörizm ve aşırılıkla mücadele" kisvesi altında Uygurlara ve diğer Türk halklarına sistematik bir baskı uyguladığını uluslararası alanda teyit etmiştir[4].

 

Ancak, yeni yayınlanan 2026–2030 Eylem Planında Çin devleti bu uluslararası eleştirilere en ufak bir şekilde değinmemiştir; aksine, Doğu Türkistan’daki soykırımın doruk noktasına ulaştığı bir dönemde, kendisini “küresel insan hakları yönetişiminin koruyucusu” olarak göstermeye çalışmıştır[1]. Uluslararası Af Örgütü’nün 2025 tarihli bildirisinde belirtildiği üzere, BM raporunun yayınlanmasından bu yana üç yıl geçmesine rağmen, Çin’in baskıcı politikalarında olumlu bir değişiklik olmamıştır ve uluslararası toplum, Çin’i hesap sorma konusunda yetersiz kalmıştır[2].

 

Çin’in yayınladığı ‘İnsan Hakları Eylem Planı’, Pekin yönetiminin insan haklarını evrensel bir değer olarak değil, devletin ulusal çıkarlarına ve geçici koşullara tabi bir araç olarak gördüğünü kanıtlamaktadır. Evrensel hukuk, medeni ve siyasi hakların bölünmezliği ilkesini benimser ve bireyi devlete karşı korumaya dayalıyken, Çin, "yaşam ve gelişme hakkını" en temel insan hakkı olarak ilan eden otoriter bir model dayatmakta ve bireysel özgürlükleri ekonomik hedeflere feda etmektedir. Çin hükümeti, Doğu Türkistan'daki ihlallere yönelik uluslararası toplumun haklı eleştirilerini "insan haklarının siyasallaştırılması" bahanesiyle reddediyor; bölgedeki toplama kamplarını ve zorla çalıştırma politikalarını "terörle mücadele" ve "yoksulluğun azaltılması" gibi kavramlarla maskelemek suretiyle, evrensel insan hakları ilkelerini tamamen kendi siyasi ideolojisine uydurmaya çalışıyor.

 

Bu makalede, Çin’in yukarıda bahsedilen yeni “Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı”ndaki maddeler ile Doğu Türkistan’daki gerçek insan hakları durumu tek tek karşılaştırılacaktır. Böylelikle, Çin’in uluslararası hukuku ve insan ahlakını radikal bir şekilde ihlal ederek bütün bir ulusa uyguladığı asimilasyon, toplama kampları, zorla çalıştırma ve demografik soykırımın doğası masaya yatırılacaktır.

 

Birinci Bölüm: "Yoksullukla Mücadele" Maskesinin Ardındaki Ekonomik Haklar ve Zorla Çalıştırma Suçu

 

Eylem planının ekonomik hakların korunmasına ilişkin bölümünde, “yeterli yaşam standardı hakkı”na özel olarak değinilmekte ve yoksulluğun ortadan kaldırılması ile kırsal kalkınmanın kararlılıkla sürdürüleceği vurgulanmaktadır[1]. Bu şekilde Çin hükümeti, halkın yaşam koşullarını iyileştirdiğini iddia etmektedir.

 

Gerçekte ise, Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan'da uygulanan sözde "yoksulluğun ortadan kaldırılması" ve "işgücü transferi" programları son derece sinsi bir amaca hizmet etmektedir. Bu, Uygurlar ve diğer Türk halklarını vatanlarından ve ailelerinden koparmayı, onları zorla Çin'in iç bölgelerine veya kapalı fabrikalara nakletmeyi amaçlayan bir devlet planıdır[3, 6].

 

Eylem planı, vatandaşların "çalışma hakkını" korumak, düzenli istihdam sağlamak ve mesleki beceri eğitim sistemini mükemmelleştirmek konusunda vaatlerde bulunmaktadır[1]. Ancak, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından düzenli olarak yayınlanan yıllık raporların da kanıtladığı gibi, Doğu Türkistan'da milyonlarca insan bu sözde "mesleki beceri eğitim merkezlerinde" cezalandırılmakta ve ardından zorla çalıştırılmaktadır[3, 6, 7]. Bu yerler temelde normal okullar değil, yüksek güvenlikli sistemlerle çevrili toplama kamplarıdır[4, 5].

 

Planda Çin devleti, "işçilerin hak ve çıkarlarını korumayı", ücretlerin zamanında ödenmesini ve cinsiyet ayrımcılığı da dahil olmak üzere çalışma hayatındaki her türlü ayrımcılığa son vermeyi vurgulamaktadır[1]. Oysa Doğu Türkistan'daki Uygur işçiler için bu tür yasal korumalar kesinlikle mevcut değildir. Onlar, silahlı polisin doğrudan gözetimi altında, son derece düşük ücretlerle pamuk tarlalarında, tekstil fabrikalarında ve polisilikon (güneş paneli) üretim tesislerinde çalışmaya zorlanmaktadır[3, 6].

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporları, küresel otomotiv markalarının bile alüminyum tedarik zincirlerinde Uygur zorla çalıştırma ile bağlantılı olma riskiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymuştur[6]. Zorla çalıştırma, elektronik, giyim, deniz ürünleri ve kritik mineraller sektörlerine derinlemesine nüfuz etmiş ve uluslararası ticaret piyasasında Çin'in başlıca gücü haline gelmiştir[3, 6]. ABD hükümetinin "Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası"nı (UFLPA) uygulamaya koyması sayesinde, yalnızca 2024 yılında gümrükte yüz milyonlarca dolar değerinde ürünün girişi engellenmiştir[6].

 

Çin’in eylem planında mülkiyet haklarına değinilmekte ve çiftçilerin arazileri ile mülklerinin yasadışı olarak el konulmayacağı, el konulması durumunda ise tam tazminat ödeneceği belirtilmektedir[1]. Ancak Doğu Türkistan’da “ortak kalkınma” veya “kırsal canlandırma” olarak adlandırılan politikalar, Uygurların tarihi mahallelerinin yıkılması, arazilerinin el konulması ve bu arazilerin Çinli göçmenlere dağıtılması için bir araç haline gelmiştir. Yüzbinlerce Uygur kamp ve toplama merkezlerine hapsedildikten sonra, malları asılsız bahanelerle devlet tarafından dondurulmuş veya gasp edilmiştir.

 

Bu nedenle, Doğu Türkistan'daki sistematik ekolojik ve ekonomik yağmalamalar karşısında Çin devletinin ekonomik hak garantileri iddiaları tamamen iğrenç bir göz boyama olarak kalmaktadır. Yoksulluğu sona erdirmek, gerçekte bir ulusun ekonomik bağımsızlığını sona erdirmektir. Çin'in ekonomik kalkınma modeli, Uygurlar için yeni bir modern kölelik biçimi oluşturmuştur.

 

İkinci Bölüm: Sağlık, Kadın Hakları ve Sistematik Demografik Soykırım

 

İnsan hakları eylem planının "sağlık hakkı" ve "kadın hakları" ile ilgili bölümlerinde, insanların ortalama yaşam süresini 80 yıla çıkarmak, anne ve çocuk sağlığını korumak ve ölüm oranlarını büyük ölçüde azaltmak gibi güzel hedefler belirlenmiştir[1]. Çin ayrıca kadınları fiziksel ve zihinsel şiddetten korumaya yönelik birçok politika açıklamıştır[1]. Bununla birlikte, bu sözde garantiler Doğu Türkistan’da ulusun geleceğini karartan bir soykırım aracı olarak kullanılmaktadır[4, 5].

 

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği raporunda açıkça gösterildiği üzere, son yıllarda Doğu Türkistan’da doğum oranlarında büyük bir düşüş yaşanmıştır[4]. 2015 ile 2018 arasındaki dönemde, Hotan ve Kaşgar gibi Uygurların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde doğum oranları %60'ın üzerinde azalmıştır[4]. Daha da korkutucu olan ise, Doğu Türkistan genelinde doğum oranlarının yalnızca 2019 yılında %24 oranında düşmüş olmasıdır; bu durum, ülke genelindeki %4,2'lik düşüş oranıyla karşılaştırıldığında olağanüstü büyük bir uçurum olduğunu göstermektedir[4].

 

Bu demografik kriz doğal yollarla ortaya çıkmamıştır; aksine, devletin zorunlu doğum kontrol politikalarının doğrudan bir sonucudur[4]. Çin hükümeti, Uygur kadınlara acımasızca zorla doğum kontrol araçları/hapları takmakta ve zorunlu kürtaj ameliyatları uygulamaktadır[4, 5]. Buna ek olarak, kamplardaki Uygur kadınları sistematik cinsel saldırılara maruz kalmışlardır ve BM uzmanları kurbanların ifadelerini "tamamen inandırıcı" olarak nitelendirmiştir[4, 5].

 

Çin devleti eylem planında işyerinde, ailede ve toplumda kadınları koruyacağını iddia etse de[1], Doğu Türkistanlı kadınlar için devletin kendisi bir tiran haline gelmiştir. Anne ve çocuk sağlığını koruduğunu iddia eden hükümet, yüz binlerce çocuğu annelerinden ve babalarından zorla ayırmış, onları devlet kontrolündeki yetimhanelere ve yatılı okullara hapsetmiş, onları aile sevgisinden ve ulusal kimliklerinden tamamen mahrum bırakmıştır[3, 4]. Bu insanlık dışı uygulamalar, sözde eylem planının sahte bir maskeden ibaret olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

 

Bu sistematik eylemler, BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme'deki "grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirlerin dayatılması" ve "grubun çocuklarının zorla başka bir gruba nakledilmesi" maddeleriyle tamamen örtüşmektedir[4]. Çin'in sözde kadın ve sağlık hakları bildirgeleri, Doğu Türkistan halkını hedef alan soykırım göz önüne alındığında, kağıt üzerinde ucuz sözlerden ibaret olduklarını göstermektedir.

 

Üçüncü Bölüm: Eğitim, Kültür ve Ulusal Asimilasyon Saldırısı

 

Planın eğitim ve kültürle ilgili bölümlerinde Çin, azınlık gruplarının kendi dillerini ve kültürlerini koruma ve geliştirme haklarına saygı duyduğunu iddia ederek, kendisini "etnik eşitliğin" koruyucusu olarak sunmaktadır[1]. Plan ayrıca, ulusal eğitim sisteminde adaletin teşvik edileceğinden de bahsetmektedir[1]. Ancak Doğu Türkistan'daki eğitim ve kültür politikaları, bir ulusa bilgi ve bilgelik öğretmek için değil, tam tersine onları Çinleştirmek ve ulusal asimilasyona tabi kılmak için hizmet etmektedir[3, 6].

 

"Çin Ulusunun Ortak Bilincinin Güçlendirilmesi" adlı siyasi çizgiye dayanarak, Çin devleti tüm okullarda Uygur Türkçesi dilinde eğitimi resmen yasakladı. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ana dillerini konuşmaktan mahrum bırakılıyor ve sinsi bir beyin yıkama eğitimine zorlanıyor. Ulusal dil ve yazı hakları tamamen çiğnenmiştir; Uygur alfabesi devlet kurumlarından, kamusal alanlardan ve hatta pazar yerlerindeki tabelalardan kazınarak silinmiştir.

 

Dini inanç alanında, eylem planı "dini inanç özgürlüğünü garanti altına almayı"[1] vaat etmektedir. Oysa Çin, Doğu Türkistan'da "İslam'ı Çinleştirme" sloganı altında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulamaktadır[6]. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) kayıtlarına göre, bölgedeki dini faaliyetler, terör ve aşırılıkla açıkça ilişkilendirilerek suç sayılmaktadır[3, 6]. 2017’den bu yana on binlerce cami ve tarihi türbe yıkılmış ya da orijinal kimliklerinden arındırılmıştır.

 

Uygur entelektüelleri, din alimleri ve kültür öncüleri, bu asimilasyon politikasının başlıca hedefleri haline gelmiştir[3, 6]. Dünyaca ünlü Uygur folklor uzmanı ve entelektüel Dr. Rahile Dawut, devlet güvenliği ile ilgili uydurma suçlamalarla ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır[6]. Dünyaca ünlü Uygur akademisyen ve ekonomist İlham Tohti, on yıldan fazla bir süre önce "ayrılıkçılık" suçlamasıyla ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır[6]. Çin hükümeti, Doğu Türkistan’ın kültür ve eğitim sistemini tamamen felç etmiş, Uygur kimliğini temsil eden tüm seçkinleri zindanlara atmıştır[6].

 

Çin’in eylem planında kültürel mirasın korunması ve kültürel faaliyetlerin canlandırılmasına ilişkin ifadeler, Doğu Türkistan’daki gerçeklerin tam tersidir[1]. Uygurların eski kültürel izleri tamamen yok edilmiştir ve bu yerler devlet tarafından yönlendirilen sahte turistik karnavallar olarak sergilenmektedir[3]. Çin'in burada sergilediği şey, korunan bir kültür değil, kafese kapatılmış ve siyasi propaganda aracına dönüştürülmüş ölü bir maddedir.

 

Dördüncü Bölüm: Vatandaşların Siyasi Hakları, Adil Yargılama ve Devlet Terörizmi

 

Vatandaşların siyasi haklarını ele alan bölümde, eylem planı demokratik katılım, hükümetin denetimi ve ifade özgürlüğü konusunda sahte vaatlerde bulunmaktadır[1]. Bununla birlikte, “adil yargılanma hakkı”na değinerek işkencenin yasaklanmasını, avukatlık hakkının korunmasını ve masumiyet karinesinin uygulanmasını savunmaktadır[1]. Ancak, sadece Doğu Türkistan'da değil, Çin genelinde siyasi muhaliflere yönelik muamele ve hukuk sistemi tamamen devlet terörizmi niteliği kazanmıştır.

 

Tayvan Demokrasi Vakfı (TFD) tarafından yayınlanan siyasi ve yargı sistemi izleme raporunda belirtildiği üzere, Çin'in yargı sistemi temelde Komünist Partinin ideolojik kontrolü altındadır ve bu durum bağımsız mahkemelerden söz etmeyi imkansız kılmaktadır[8]. Mahkemeler, parti komitelerinin talimatlarına göre çalışmaktadır[8]. Devlet güvenliği ile ilgili "hassas" davalarda, duruşmalara aile yakınlarının ve bağımsız avukatların katılımı tamamen engellenmekte ve tutuklular işkence ve tehdit yoluyla suçlarını itiraf etmeye zorlanmaktadır[8].

 

Bu tür yargı ihlalleri Doğu Türkistan'da daha da ciddi boyutlara ulaşmıştır. Al Jazeera ve İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün verilerine göre, Çin hükümetinin terörle mücadele operasyonları kapsamında 2016 yılından bu yana 250.000'den fazla masum Uygur, adil yargılama sürecinden mahrum bırakılmış ve ağır hapis cezalarına çarptırılmıştır[6, 7]. Yarım milyondan fazla insan, uzun süreli ve asılsız cezalarla zindanlara atılmış, bir milyondan fazla insan ise kamplarda gözaltına alınmıştır[6, 7]. Bu yargılamalar, avukatlar olmadan tamamen gizli bir şekilde yürütülmüştür; bu da eylem planındaki "adil yargılama" vaatlerinin ne kadar trajikomik olduğunu açıkça göstermektedir.

 

Kişisel veri güvenliği konusunda Çin devleti, insan hakları planında siber güvenliği ve kişisel mahremiyeti koruyacağını iddia etmektedir[1]. Ancak Doğu Türkistan tamamen yüksek teknolojili bir dijital hapishaneye dönüştürülmüştür; Uygurlar, yapay zeka destekli yüz tanıma sistemleri, geniş kamera ağları ve telefonlara yüklenen casus yazılımlar aracılığıyla gece gündüz gözetim altında tutulmaktadır[3]. Çinli teknoloji şirketleri bu sistemi devletle işbirliği içinde kurmuşlardır ve Çin'in sözde "veri koruma" yasaları, yalnızca devletin vatandaşlar üzerindeki denetim ve kontrolünü artırmak için kullanılmaktadır. Doğu Türkistan'daki vatandaşlara hiçbir mahremiyet veya özgürlük bırakılmamıştır.

 

Beşinci Bölüm: Uluslararası İnsan Hakları Sistemi ile "İşbirliği" Oyunu ve Ulusötesi Baskı

 

Eylem planının son bölümünde Pekin yönetimi, "küresel insan hakları yönetişimine aktif katılım", BM ve uluslararası insan hakları mekanizmalarıyla işbirliği ve küresel insan hakları davasına "Çin'in bilgeliğini" katma konularına değiniyor[1]. Bu, tam anlamıyla diplomatik bir göz boyamadan ibarettir ve Çin'in uluslararası yükümlülüklerine karşı tutumu, samimiyetsizliğini açıkça ortaya koymaktadır.

BM Yüksek Komiserliği 2022'de Doğu Türkistan hakkında özel raporunu yayınladığında, Çin raporu kabul etmek veya tavsiyeleri yerine getirmek bir yana, raporu "yasadışı, uydurma ve geçersiz" olarak nitelendirerek reddetti ve BM ile işbirliğini sonlandırmakla tehdit etti[6, 9]. Çin'in uluslararası sisteme katılma amacı, insan haklarını iyileştirmek değil, BM kürsüsünde kendi suçlarını gizlemek, diplomatik veto gücünü genişletmek ve uluslararası denetimi önlemektir[9].

Londra'daki Uluslararası Af Örgütü BM Ofisi Direktörü Sarah Brooks, BM raporunun üçüncü yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Uygur bölgesindeki suçlar karşısında uluslararası toplumun sessizliği utanç vericidir. İnsanların hayatları mahvoldu, aileler parçalandı"[2]. Fatma ve Medine Nazımı gibi kamplarda tutulanların yakınları, 2018'den beri akrabalarından hiçbir haber almadıklarını ve bu tür bir iletişim kesintisinin devletin özel bir işkence yöntemi olduğunu belirtmiştir[2]. Doğu Türkistan'da yaşananlar sadece bir devletin iç meselesi değil, küresel bir insani krizdir[2].

Daha da korkutucu olan ise Çin'in sınır ötesi baskı gücüdür. Dünyada insan haklarını koruduğunu iddia eden Çin, Doğu Türkistan'dan kaçarak dünyanın dört bir yanına sığınan Uygur mültecilerin peşine düşüyor ve onları susturmak ya da geri dönmeye zorlamak için memleketlerindeki ailelerini tehdit ediyor[3]. Çin’in ekonomik ve siyasi etkisi altında, bazı ülkeler, özellikle de bazı Müslüman ülkeler, Doğu Türkistan’daki baskıya göz yummakla kalmamış, kendi topraklarındaki Uygurları Çin’e iade edecek noktaya gelmiştir[3, 5, 9]. Bu durum, Çin’in insan hakları alanındaki uluslararası “işbirliği” iddialarının ne kadar sefil bir propaganda oyunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç

 

Özetlemek gerekirse, Çin’in “Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı (2026–2030)” uluslararası toplumu ve demokratik değerleri memnun edecek sözlerle süslenmiş, son derece titizlikle hazırlanmış sahte bir siyasi belgedir[1, 2]. Bu belge, Komünist Parti’nin uluslararası arenada “insan hakları ihlalcisi” olarak bilinen kötü imajını düzeltmek ve kendini güzelleştirmek için ürettiği sahte bir maskedir.

 

Doğu Türkistan'daki insanlık dışı gerçeklik —toplama kampları, zorla çalıştırma tedarik zincirleri, doğum kontrolü yoluyla yürütülen demografik soykırım ve dil ile kültürün sistematik olarak yok edilmesi— hükümetin bu sahte sloganlarının hiçbir değeri olmadığını açıkça ortaya koymaktadır[3, 4, 6, 7]. Çin, "insan hakları planı"nı kaç kez ilan ederse etsin, Doğu Türkistan'daki soykırım durmadıkça, dünya kamuoyu nezdindeki suçlu devlet imajı kesinlikle değişmeyecektir.

 

Dünya kamuoyu, Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri, Çin'in bu tür sahte propagandasına asla aldanmamalıdır[2]. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından yayınlanan raporun önerilerini uygulamak ve Çin'i işlediği suçlardan derhal sorumlu tutmak, bugünün en acil görevidir[4, 5]. Doğu Türkistan'daki toplama kampları kapatılmadığı ve milyonlarca masum insan serbest bırakılmadığı sürece, Çin'in insan haklarıyla ilgili hiçbir vaadinin hukuki veya ahlaki geçerliliği yoktur. Dünya, sözde sahte vaatlere değil, kanlı gerçeğe yönelmeli ve zulme karşı somut adımlar atmalıdır.

 

Kaynakça:

Xinhua Haber Ajansı / Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi Enformasyon Bürosu, "Çin Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı (2026-2030)", Xinhua Net, 11 Haziran 2026, s. 1-3.

Uluslararası Af Örgütü, "Çin: BM'nin önemli raporundan üç yıl sonra, Sincan'da işlenen insanlığa karşı suçlar için hâlâ hesap sorulmadı", Uluslararası Af Örgütü, 28 Ağustos 2025, s. 4, 5.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR), "OHCHR'nin Çin Halk Cumhuriyeti'nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki insan hakları sorunlarına ilişkin değerlendirmesi", Birleşmiş Milletler / Wikipedia, 31 Ağustos 2022, s. 6, 7.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, "2026 Dünya Raporu: Çin", İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2026 8, 9.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, "2025 Dünya Raporu: Çin", İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2025 10, 11.

Al Jazeera, "Çin, Uygur Müslümanlarla ilgili Batı ve insan hakları eleştirilerini reddediyor", Al Jazeera, 24 Şubat 2021 12, 13.

BM Haberleri, "Sincan eyaletindeki 'ciddi insan hakları ihlallerinden' Çin sorumlu: BM insan hakları raporu", BM Haberleri, 31 Ağustos 2022 14, 15.

Tayvan Demokrasi Vakfı (TFD), "Yargısal İnsan Haklarına İlişkin Gözlem: Siyasi ve Hukuk Sisteminin İdeolojikleştirilmesi", Tayvan Demokrasi Vakfı, 2021 16, 17.

Al Jazeera, "Çin, Sincan'daki Uygur Müslümanlara yönelik 'ihlaller' hakkındaki BM raporuna tepkili", Al Jazeera, 9 Eylül 2022 18, 19.

 

Kaynak: Uygur Araştırma Enstitüsü

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?