İnsanlık İlerledi mi, Geriledi mi?
Osmanlı Devlet Adamlarında Bulunması Şart Olan 24 Haslet Bugün İçin Ne Anlam İfade Ediyor?
Mirkamil Kaşgarlı
Bir bilmece, daha doğrusu bir vicdan muhasebesiyle başlayalım…
Hayal edin: Dünyanın en hızlı, en görkemli uçağındasınız. Pilotun teknik becerisi zirvede, uçağın sistemleri kusursuz. Ancak karanlık ve ürkütücü bir sorun var: Pilot nereye gideceğini bilmiyor, dahası, kalbinde ne bir rota, ne de bir vicdan taşıyor. Sizce bu yolculuk bir “ilerleme” midir, yoksa son sürat yaklaşılan bir felaket mi?
İşte bugünün insanlığı, tam da böyle bir uçağın içinde çırpınmaktadır. Yapay zekâ, uzay teknolojileri ve nükleer enerjiyle kuşanıp “geliştik” diye kainata naralar atıyoruz. Fakat acı bir hakikatle yüzleşmek zorundayız: Kullandığımız araçlar ve silahlar modernleşti, peki ya ruhumuz?
Cebimizdeki telefonlar dünyanın öbür ucuyla bizi bağlayan birer “mucizeye” dönüştü, ya en yakınımızdaki insanlarla olan İnsanı bağımız?
Kainatın en uzak sırlarını bir bir çözüyoruz ancak kendi nefsimizin karanlık zindanından çıkmaya mecalimiz kaldı mi?
Bugünün dünyası, “teknokrat-bürokrat” tipi liderlerin elinde. Rakamları, bütçeleri ve makineleri bir cerrah titizliğiyle biliyorlar, ancak “insanlığı” sistemin dışına itip unuttular. Maddi vasıtaların gelişmesini “insani gelişim” sandığımız bir idrak tutulması çağında yaşıyoruz. Aslında bir yanımızla teknoloji zirvesine tırmanırken, diğer yanımızla ahlaki bir çöküşün, dipsiz bir “ahlaki nihilizmin” karanlık girdabına gömülüyoruz.
Şimdi, Tarihin Terazisine Çıkma Vaktidir!
Bundan iki asır evvelki Osmanlı Devleti’nde, bir kişinin devlet adamı payesine erişmesi, elindeki maddi güçle değil, kalbindeki 24 gizemli ölçüyle tartılırdı. O devirde yönetici olabilmek için sadece “bilgili” olmak yetmez, “hakiki insan” olmak mutlak bir şarttı.
Bugünün siyaset sahnesinde, uluslararası skandallar, karanlık suç ağları ve “Epstein Vakası” gibi insanlık onurunu yerle bir eden sefaletlerle anılan entelektüelleri ve “modern seçkinleri” bir gözünüzün önüne getirin. Sonra tarihin yapraklarını aralayıp, o vaktin “muteber” ve “muvahhid” Osmanlı devlet adamlarına bir bakın.
Biri, dışı parıltılı ama içi çürümüş bir ceset… Diğeri, ruhu kudretli, dünyayı adaletle aydınlatan bir meşale.

Osmanlı’nın devlet kadrolarını seçerken rehber edindiği şu 24 hasleti okuduğunuzda, neden günbegün “gerilediğimizi” daha derinden hissedeceksiniz. Bu sadece sözlük yığını değil, yitirilmiş bir medeniyetin genetik kodlarıdır. Eğer bu kodları yeniden deşifre edemezsek, teknolojik modernleşme bizi daha hızlı uçurabilir ama konacağımız yer ancak helaket olacaktır.
Gelin, kendinizi tarihin terazisine koyun. Bugünün dünyasında hangi liderde ya da bizzat kendimizde bu 24 sıfatın kaçını bulabiliyoruz?
- Muteber: İtibarı, sözünün doğruluğundan gelen, şahsiyeti güvene kefil olan.
- Mütena: Seçkin bir ruh, her işinde zarafeti ve nefaseti gözeten.
- Mutedil: Denge insanı, her türlü fırtınada itidalini ve ağırbaşlılığını koruyan.
- Müteazzım (Mutezim): Azimli, başladığı işi çelikten bir iradeyle bitirmeden bırakmayan.
- Muafi: Affedici, en güçlü olduğu anda bile bağışlama yüceliğini gösteren.
- Muvakkid: Zamanın nabzını tutan, vakti en mukaddes emanet bilen.
- Muvaffak: Başarısını şahsi kibrine değil, halka hizmete dayandıran.
- Muzaffer: Galip, sadece meydanlarda değil, kendi nefsinin hilelerine karşı da zafer kazanan.
- Müdebbir: Tedbirli, geleceğin risklerini bugünün ferasetiyle sezen.
- Müeyyid: Disiplinli, adalet ve hakkaniyetin sarsılmaz kalesi.
- Mütefekkir: Derin tefekkür sahibi, olayların ardındaki hikmeti gören.
- Müferrih: İnşirah veren, girdiği her mekâna nur, neşe ve ümit bahşeden.
- Muhib: Muhabbet dolu, kalbi tüm mahlukata şefkatle çarpan.
- Mükrim: Cömert, hem sofrası hem yüreği herkese açık olan.
- Mültefit: İnsan sarrafı, nezaketiyle gönül alan ve kadirşinas olan.
- Mümeyyiz: Ayırt edici, hayırla şerri bir neşter keskinliğiyle birbirinden ayıran.
- Münevver: Aydınlanmış, kalbi ve aklı ilmin nuruyla yoğrulmuş gerçek münevver.
- Mübeşşir: Müjdeleyici, en karanlık günlerde bile ümit meşalesini elden bırakmayan.
- Mübeccel: Yüceltilmiş, yüksek karakteriyle doğal bir hürmete layık olan.
- Muvahhid: Tevhid ehli, Yaratıcıdan başka hiçbir güce boyun eğmeyen.
- Mücerrib: Tecrübeli, hayatın imtihanlarında pişmiş ve olgunlaşmış.
- Münfarık (Münferit): Farkındalık sahibi, gizli hakikatleri ve incelikleri keşfedebilen.
- Müheyya: Her an emaneti teslim etmeye ve hizmete hazır duran.
- Müceddid: Yenileyici, geleneği taze bir ruhla yeniden canlandıran.
Bu 24 vasıf, alelade bir liste değil, bir devletin manevi omurgasını oluşturan ahlak kodlarıydı. Bugünün siyaset sahnesine baktığımızda ise, “akıllı” makineleri yöneten ama kendi nefsinin kölesi olmuş, ahlaki bir enkazın altında can çekişen figürler görüyoruz.
En hazini de, dünle bugün arasındaki bu korkunç uçurumu tarif etmektir. Geçmişin devlet adamı “Müdebbir” sıfatıyla halkın geleceğini korumayı dert edinirken, bugünün “seçkinleri” gizli adalarda, karanlık kulüplerde şeytani arzularını doyurmak için “tedbir” geliştiriyor.
Eskiler “Muhib” sıfatıyla yetimlerin yarasına merhem olurken, modernler insan ticareti ve istismarın çukurunda debeleniyor. Kısacası uçmayı öğrendik ama “Müteazzım” olup nefsimizin süfli arzularını yenmeyi unuttuk.
Osmanlı’nın adaleti neden bugün hâlâ bir hasretle anılıyor? Çünkü onlarda devlet yönetmek bir rant kapısı değil, “Mübeccel” bir emanetti. Bugün bize lazım olan, yeni bir yapay zekâ modelinden ziyade, o “Müceddid” ruhla dirilecek ve ahlakını insanlık onuru üzerine inşa edecek hakiki liderlerdir.
Unutmayalım ki teknolojik modernleşme bizi daha hızlı yol yürütür, ancak “nereye” gittiğimizi bize sadece o yitirdiğimiz ahlaki ölçüler söyler. Biz maddi araçların kölesi değil, o 24 hasletle kuşanmış ruhun efendisi olabildiğimizde gerçek medeniyete adım atabiliriz. Ahlakı olmayan bir kalkınma, felakete çıkan bir otobandan başka bir şey değildir.

Allah gerçek medeniyetin çöküşüne ve şeytanı Baal medeniyetinin hakim olmasına sebep olanları ebediyen lanetlesin! Amin!!!

