Hayati Sedef (*)
Bu ülkede Kul Sadi Yüksel Hoca da DEAŞ adı altında yürütülen bir operasyonla karşı karşıya kalıyorsa, varın gerisini siz düşünün!
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Devletin gözünde bütün İslami cemaatler ve İslami hassasiyetleri olan fertler, potansiyel DEAŞ şüphelisi olarak mı görülüyor?
Ülkenin Millî İstihbarat Teşkilatı ve emniyet birimlerinin, Kul Sadi Yüksel Hoca’nın kimliğini, düşünce yapısını ve faaliyetlerini nasıl değerlendirdiği elbette merak konusudur. İsminin DEAŞ suçlamasıyla anılan bir operasyon kapsamında gündeme gelmesi, kamuoyunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Peki, İslami kesimlerin fertleri ne yapmalı? Herhangi bir gün kapıları çalınmasın diye emniyet birimlerine gidip “Biz DEAŞ’lı değiliz” diye rapor mu sunmalı? Yıllardır yaşadıkları hayat, ortaya koydukları fikirler, İslam anlayışları ve ümmeti ıslah etmeye yönelik gayretleri hiç mi dikkate alınmayacak?
Elbette hiçbir insan veya topluluk, yalnızca kendi beyanıyla hukuki değerlendirmeden muaf tutulamaz. Ancak aynı şekilde hiç kimse de inancı, düşüncesi, çevresi veya İslami kimliği nedeniyle peşinen şüpheli konumuna itilmemelidir. Hukuki değerlendirmelerin ölçüsü aidiyetler değil, somut deliller olmalıdır.
Asıl üzerinde durulması gereken mesele şudur: Hayatını ümmetin ıslahına, insanların manevi gelişimine ve İslami değerlere adadığını ifade eden kişileri, somut deliller ve hukuki gerekçeler açıkça ortaya konulmadan, kanlı eylemleriyle anılan bir örgütle ilişkilendirmenin toplumsal ve vicdani karşılığı nedir?
Terörle mücadele elbette devletin temel sorumluluklarından biridir. Ancak bu mücadele yürütülürken masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı ve hukukun evrensel ilkeleri de titizlikle korunmalıdır. Bir suç örgütünün varlığına, faaliyetlerine veya mensuplarına ilişkin değerlendirmeler, herhangi bir kesimin tamamına teşmil edilmemelidir.
Peki, 28 Şubat sürecinde İslami kesimleri “irtica” suçlamasıyla baskı altına alan anlayışın yaşattığı acıları unuttuk mu? Dün “irtica” kavramı üzerinden insanların inançları ve düşünceleri sorgulanıyordu. Bugün de DEAŞ suçlamasının, somut delillerden bağımsız biçimde, İslami kimlik taşıyan insanlara yönelik genel bir şüpheye dönüşmesi tehlikesi üzerinde düşünmek gerekmiyor mu?
Geçmişin acı tecrübelerinden çıkarılması gereken ders açıktır: Ne terörle mücadele bahanesiyle masum insanlar mağdur edilmeli ne de gerçek suç iddiaları görmezden gelinmelidir.
İslami kimlik suç değildir. İslami hassasiyet suç şüphesinin delili değildir. Adalet ise kişilere, düşüncelere ve cemaatlere göre değişmemelidir.
Hukuk devleti olmanın gereği, yalnızca suçluyu ortaya çıkarmak değil, suçsuzun hakkını da korumaktır. Çünkü adaletin gücü, kime uygulandığına göre değil, herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına göre ölçülür.
(*) Sayın Hayati Sedef’in sosyal medya hesabından alınmıştır.






















