Mir Kamil Kaşgarlı
1. Bölümü okumak için tıklayınız..
2. Bölümü okumak için tıklayınız..
Üçüncü Bab: Kurtlar İninde Yazılan Diplomasi Destanı ve Bir Milletin Ruhunun Sürgünde Doğuşu: “Geçici Özgür Hindistan Hükümeti”
Onun, Hindistan’daki o meşum evden bir gece vakti ansızın sırra kadem basışı, üzerine güneş batmayan o koca Britanya İmparatorluğu’nun istihbarat ağlarını temelinden sarsan bir deprem etkisi yaratmıştı. O, bu ölümcül ve dönüşü belirsiz sefere çıktıktan sonraki on iki gün boyunca, demirden bir irade ve sarsılmaz bir sadakatle kenetlenmiş aile üyeleri, yatak odasına sanki o hâlâ oradaymışçasına aralıksız yemek tepsileri taşıyıp boş kapları geri getirerek, onun o ağır gözetim altında olduğuna dair kusursuz bir yanılsama inşa etmeyi başarmışlardı. Bu sır, öyle bir mahremiyet ve çelik bir sükûtla korunmuştu ki, ciğerparesini kendi kanıyla besleyen öz annesi dahi, evladının bu meçhul ve kanlı yola baş koyduğunu sezememişti. İngiliz hükümeti, bu büyük firarı, ancak 27 Ocak’ta, mahkeme salonunda sanık sandalyesi boş kaldığında fark edebildi. Bu haber, Reuters ajansının telleriyle bir anda dünyaya yayıldığında, yeryüzünde büyük bir yankı uyandırdı.
Kabil’in umutsuzluk kokan sokaklarında geçen o karanlık günler, bel bağladığı Sovyetler Birliği’nin kapıları yüzüne acımasızca çarpmasıyla daha da kararmıştı. Lakin, ruhundaki hürriyet ateşi bir an olsun zayıflamadı, çelikten iradesi bir an olsun bükülmedi. Önce Alman, ardından İtalyan elçiliğinin yardımıyla “Orlando Mazzotta” adında yeni bir kimliğe büründüğünde, hayatına adeta yeniden başlıyordu. Tam o sıralarda, her taşı kaldırıp altına bakan İngiliz istihbaratı, onun izini Kabil’de bulmuş, Afganistan’dan Orta Doğu’ya uzanacak bir güzergâh üzerinden Almanya’ya geçeceğini zannederek, yolları ölüm tuzaklarıyla, hanları kiralık katillerle donatmıştı. Lakin Netaji, düşmanın aklının ve hayalinin alamayacağı hamleleri yapabilen keskin bir strateji dehasıydı. Onların aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir rota çizmişti: 18 Mart’ta Kabil’den bir araçla yola çıkıp, karlı Hindukuş Dağları’nı bir kılıç gibi yararak Semerkant’a, oradan demir bir yılan misali süzülen trenle Kızıl İmparatorluğun kalbi Moskova’ya ve nihayet 2 Nisan 1941’de, faşizmin çelik zırhını giymiş Berlin’e sağ salim vardı.
Berlin’e varana dek geçen o uzun ve meşakkatli yolculukta Bose, geleceğin haritasını ruhunda ve zihninde en ince teferruatına kadar çizmişti. Üç büyük ve sarsılmaz hedefi vardı: Birincisi, sürgünde dahi olsa bir “Geçici Özgür Hindistan Hükümeti” kurarak, başlayacak olan istiklal harbine meşruiyet ve siyasi bir ruh kazandırmak. İkincisi, Avrupa’nın tam kalbinden gür bir sesle haykırarak davasını hem dünyaya hem de esaret altındaki milyonlarca vatan evladına duyurmak. Üçüncüsü ise, bu hükümetin meşru bir hakkı olarak, şanlı bir Hindistan Kurtuluş Ordusu teşkil etmek.
Berlin… Üçüncü Reich’ın tunçtan kalbi, tüm Avrupa’yı titreten o ölüm makinesinin sinir merkeziydi. Subhas Chandra Bose bu şehre adım attığında, siyasi bir sığınmacı ya da aman dileyen bir garip değildi. O, kalbinde dört yüz milyonluk bir milletin sönmeyen istiklal meşalesini taşıyan bir elçi; geleceğin özgür Hindistan’ının boyun eğmez iradesini temsil eden bir liderdi. Buraya yardım dilenmeye değil, “Düşmanımın düşmanı, benim tabii müttefikimdir” diyen o buz gibi gerçekliğin (Realpolitik) siyasi yasasıyla, eşit ve onurlu bir ittifak teklif etmeye gelmişti.

Bu ulvi hedeflere ulaşmak için atacağı ilk adım, Kuzey Afrika çöllerinde Almanlar tarafından esir edilmiş ve şimdi kamplarda tutulan binlerce Hintli askeri, kölelikten kurtarıp birer hürriyet neferine dönüştürmekti. Zira o, ordusunun çekirdeğini, savaşın ateşinde pişmiş bu tecrübeli askerlerden kurmayı tasarlamıştı. Kibirli Alman kurmaylarının karşısına dikildi ve kendisini derhal esir kampına götürmelerini emreder bir kararlılıkla talep etti. O, ateşten kelimeleriyle, askerlerin ruhuna işlemiş o sahte Britanya sadakatini söküp atacağına, onları Ana Vatan uğruna can verecek birer kahramana dönüştüreceğine kalpten inanıyordu. Almanlar bunu bir hayalperestlik olarak görse de, Bose’un gözlerindeki o sarsılmaz irade karşısında geri adım attılar.
Bose, esir kampının demir kapılarından içeri girdiğinde, onu karşılayanlar, açılmış kardeş kucakları değil, nefretle, şüpheyle ve düşmanlıkla bilenmiş keskin bakışlar oldu. O esirler için Bose, uğruna yemin ettikleri Kral’a ihanet etmiş bir “hain”, Hitler’in maşası bir “casus” ve milletin alnına sürülmüş bir “yüz karası” idi. Ona tükürürcesine bağırdılar: “Biz, Britanya Kralı’na sadakat yemini etmiş askerleriz! Sen buraya, bizi yeminimize, namusumuza ihanet etmeye mi çağırmaya geldin?”
Bu buzdan daha soğuk karşılama, Netaji’nin ruhunu bir an bile titretemedi. Gür sesi, sadece kampı değil, o taş kesilmiş kalpleri de sarstı:
“Hey, benim yiğit kardeşlerim! Hey, kanımdan olan canlarım! Evet, yemin ettiniz, doğru! Lakin bir an durup düşünün! Bu yemin, sizi ve atalarınızı esir eden, ana yurdunuzun can damarlarını kesip zenginliklerini talan eden yabancı bir zorba krallığa mı, yoksa sizi doğuran, kanıyla besleyen o mukaddes ana toprağa, Hindistan’a mı? Britanya size ne verdi? Sizi, kendi alçak imparatorlukları uğruna birer mermi gibi kullanmaktan, birer canlı kalkan yapmaktan başka? Ben sizi bugün ihanete değil, sadakatlerin en yücesine, en kutsalına davet ediyorum: Ana Vatana sadakate! Kalkın ayağa! Kırın o paslı esaret zincirlerini! Giyin üzerinize hürriyet savaşçısının şerefli üniformasını! Tarih, önümüze altın bir fırsat sermiştir. Düşmanlarımız birbiriyle boğuşurken, işte tam şimdi, kendi zincirlerimizi koparma, kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazma vaktidir! Haydi, benimle birlikte yürüyün ki Delhi’de zafer marşımızı hep birlikte inletelim!”

Onun her bir sözü, tunçtan bir gülle gibi, askerlerin kalbindeki korku ve tereddüt duvarlarını paramparça etti. Gözlerdeki nefret, önce saygıya, sonra coşkun bir heyecana ve nihayet sarsılmaz, ateşli bir imana dönüştü. İçlerinden bir asker ileri atıldı, göğsünü yumruklayarak ve var gücüyle haykırdı: “Jai Hind!” (Zafer Hindistan’ın!). O an, bütün kamp “Netaji Zindabad!” (Yaşasın Liderimiz!), “Azad Hind Zindabad!” (Yaşasın Özgür Hindistan!) nidalarıyla inledi. O gün, tam dört bin beş yüz esir asker, Britanya’nın kiralık askeri olmanın utancını üzerlerinden atıp, “Özgür Hindistan Lejyonu”nun ilk ve en şerefli neferleri oldular.
Bu zaferin ardından Netaji, Alman Dışişleri’ndeki vatansever diplomat Adam von Trott’un desteğiyle “Özgür Hindistan Merkezi”ni kurdu. 2 Kasım 1941’de, bu merkezin açılışında, geleceğin bağımsız Hindistan devletinin ruhu ve temelleri atıldı. O gün, tarihe kazınacak beş büyük karar alındı: Hareketin adı “Azad Hind” olacaktı. Milli marş, “Jana Gana Mana” idi. Bayrak, üzerinde öfkeyle kükreyen bir kaplan figürü taşıyan üç renkli sancaktı. Selam, “Jai Hind!” olacaktı. Ve Subhas Chandra Bose’a, “Ulu Önder” manasına gelen “Netaji” unvanı verilecekti. O günden sonra, bir milletin kaderi, onun adıyla perçinlendi.
Fakat Hitler, Hindistan’ın bağımsızlığını tanımak gibi bir niyette değildi. O meşhur kitabı “Kavgam”da, İngiliz sömürgeciliğini överek Hintli özgürlük savaşçılarını “Asyalı palyaçolar” olarak aşağılamıştı.
Netaji, 29 Mayıs 1942’de onunla yüz yüze geldiğinde, bu, iki çelik iradenin ve iki ayrı dünyanın çarpışması oldu. Herkesin önünde titrediği o diktatörün gözlerinin içine bakarak, kitabındaki o alçakça ifadeleri suratına vurmaktan bir an bile çekinmedi.
Bose, tokalaştıktan sonra o tok sesiyle söze girdi: “Ekselansları, müsaadenizle bir gözlemimi paylaşmak isterim. Sanırım size Hindistan ve halkı hakkında yanlış malumatlar verilmiş. ‘Kavgam’da, bir Alman olarak Hindistan’ı İngilizlerin idaresinde görmeyi başka herhangi bir güce tercih edeceğinizi yazmışsınız.”
Hitler, küçümseyen bir kahkahayla cevap verdi: “Elbette! Çünkü siz, Gandhi’nin o aptalca pasif direniş metotlarıyla korkaklar gibi davranıyorsunuz. Hindistan’ın ihtiyacı olan şey belli: İngilizleri yok etmek, Ruslardan uzak durmak ve Japonlarla anlaşmak. Bunu başardıktan sonra bile, eğer bizim gibi çalışırsanız, devletinizi kurmanız en az yüz yıl alır.”
Bose’un sesi, keskin bir kılıç gibiydi: “Ekselansları, ben de ömrünü siyasete adamış biriyim. Buraya sizden nasihat almaya değil, size ortak düşmanımıza karşı omuz vermeye geldim.”
Hitler, öfkesini bir tebessümün ardına gizleyerek mırıldandı: “Pekâlâ. Düşmanlarımız ortak: İngilizler ve Ruslar. Elbette onlarla savaşmalısınız. Ama sizdeki o Nehru gibi komünist uşaklara da dikkat edin. Komünizm, yeryüzünden silinmesi gereken bir vebadır.”
Bu görüşme, Netaji’nin gözlerini tamamen açtı. Hitler’in derdinin Hindistan’ın özgürlüğü değil, sadece bir propaganda malzemesi olduğunu anladı. Hele ki 1942’den sonra Almanya’nın savaşta gerilemeye başlamasıyla, Avrupa’da umut kalmamıştı. Onun kartal bakışları, derhal doğuya, anavatana daha yakın olan Japonya ve Güneydoğu Asya’ya çevrildi.
Hitler’in karşısına son bir kez daha çıkarak, kendisini ve 4500 kişilik ordusunu Asya’ya nakletmesini talep etti.
“Beni oraya ulaştıracak bir uçak istiyorum,” dedi.
Hitler alayla güldü: “Uçakla mı? Dünyanın yarısını uçarak geçmek intihardır! Düşman sizi anında avlar. Sizin için daha güvenli bir yol bulmalıyız.” Bir denizaltı resmi gösterdi: “Buna U-bot deriz. Denizin altından gider. Tıpkı Vasco da Gama gibi, Afrika’yı dolaşarak gidersin. Size eşsiz bir fırsat sunuyoruz: İngiliz esaretinden, Rusların pençesine düşmeden kurtulma fırsatı.”
Bu, belki de Hitler’in yaptığı tek akıllıca yardımdı. Netaji, üç ay süren, her anı ölümle dolu o tehlikeli denizaltı yolculuğunun ardından 11 Mayıs 1943’te Tokyo’ya ayak bastı. Oradan yaptığı radyo konuşmalarıyla, onun ateşli sesi milyonlarca Hintlinin kalbine bir umut ve cesaret seli gibi aktı. 4 Temmuz’da Doğu Asya’daki bağımsızlık hareketinin liderliğini devraldı. Singapur’da, Japonların elindeki 40.000 Hintli esirden, tarihe adını altın harflerle yazdıracak o şanlı “Azad Hind Fauj”u, yani Özgür Hindistan Ordusu’nu kurdu ve Başkomutanı oldu.
(Devam edecek…)
Dördüncü bölümde, Bose’un Avrupa ve Almanya’dan umudunu kesip, yeni bir yol haritası ve strateji ile Japonya’ya yönelmesi, Japonya başbakanı ile görüşüp, eskisi gibi Hintlileri kendi savaşı için piyon olarak kullanmamaya, aksine bütün samimiyetiyle Hindistan’ın mutlak bağımsızlığını desteklemeye ikna etmesi, tam ve açık yardım sözü aldıktan sonra resmen savaşa atılması üzerinde duracağız.
Kıssadan Hisse: Bu Destandan Ruhumuza Kazınacak Ebedi Meşaleler
17. Meşale: Sürgündeki Devlet Ruhu – Geleceği Bugünden İnşa Etmek. Bose, Berlin’de bir sürgünken bile, müstakbel devletinin adını, marşını, bayrağını ve selamını belirlemişti. Bu bir şekilcilik değil, “Bir gün devlet olacağız” hayalini, “Biz zaten bir devletiz” gerçeğine dönüştüren psikolojik bir harptir. Sürgündeki bir hükümet, sadece bir temsil makamı olmanın ötesine geçmeli; biz Uygurlar da geleceğin müstakil Doğu Türkistan devletinin tüm temellerini, kurumlarını, anayasal taslaklarını ve milli kimlik sistemini bugünden, şimdiden inşa etmeliyiz. Dünya bizi, bir kurbanlar topluluğu olarak değil, egemenliğini yeniden kazanmaya hazır, teşkilatlı ve muktedir bir devlet olarak gördüğünde, bize siyasi saygı duymaya mecbur kalacaktır.
18. Meşale: Çıkar Temelli Diplomasi – İdeolojik Prangalardan Kurtuluş. Bose, ne faşistti ne de emperyalist. Ama faşist Almanya ve emperyalist Japonya ile iş birliği yaptı. Çünkü onların ideolojisini değil, düşmanına karşı olan düşmanlıklarını bir silah olarak kullandı. Biz Uygurlar da davamızda, daha devletimizi kurmadan kendimizi “demokrasi” ya da “İslamcılık” gibi tartışmalara hapsetmemeliyiz. Tek bir ölçüt vardır: Kimin çıkarı, hasmımız olan Çin’in çıkarına terstir ve bize stratejik bir üstünlük sağlar? Düşmanımızın düşmanı dostumuz olmayabilir, ama en keskin silahımız olabilir. Diplomaside ebedi dostluk ya da düşmanlık yoktur; yalnızca ebedi milli menfaat vardır.
19. Meşale: Değer Yaratmak – Dilencilikten Stratejik Ortaklığa Yükseliş. Bose, Hitler’in huzuruna bir dilenci gibi çıkıp “Bize yardım edin” demedi. Bir lider gibi, “Size, ortak düşmanımıza karşı zafer kazanmanız için yardım etmeye geldim” dedi. Kendini ve milletini bir yük değil, stratejik bir değer olarak sundu. Biz Uygurlar da, dünyaya kendimizi sadece zulüm görmüş, yardıma muhtaç bir mazlum olarak sunmaktan vazgeçmeliyiz. Amerika’ya, Avrupa’ya, Türkiye’ye, “Bize acıyın” demek yerine, “Çin’e karşı bizimle olursanız, işte size sunacağımız stratejik, siyasi ve askeri değer budur” diyebilmeliyiz. Merhamet geçici, ortak menfaat ise kalıcıdır.
20. Meşale: Hezimetten Zafer Doğurmak – Düşmanın Askerini Kendi Ordun Yapmak. Britanya için savaşırken esir düşen 40 bin Hintli asker, Hindistan için bir utanç ve yenilgiydi. Netaji, bu utancı şerefe, bu yenilgiyi zafere dönüştürdü. Onları, hürriyet ordusunun çelik çekirdeği yaptı. Bizim için ders şudur: Diasporadaki her bir Uygur, hatta vatan hainlerinin safından kopup gelen her bir ruh, birer kurban değil; Çin’e karşı savaşacak potansiyel bir nefer, yaşayan bir kanıt ve bir güç kaynağıdır. Görevimiz, onların ruhundaki yeisi silmek, kalplerine yeniden iman ve mücadele ateşini yakmaktır.
21. Meşale: Stratejik Esneklik – Bir Kapı Kapanırsa, Duvarı Yıkıp Yeni Bir Yol Açmak. Bose’un ilk planı Sovyetlerdi, kapı kapandı. Almanya’ya gitti, onların yenildiğini görünce anında rotasını Asya’ya, Japonya’ya çevirdi. Liderlik budur. Davamızda tek bir ülkeye, tek bir plana körü körüne bağlanamayız. Uluslararası konjonktür bir deniz gibi dalgalıdır. Bir yol tıkandığında ağıt yakmak yerine, derhal yeni müttefikler, yeni yollar, yeni stratejiler bulmalıyız. Zafere giden tek bir yol yoktur; zafere giden, iradenin açtığı her yoldur.
22. Meşale: Liderin Can Feda Duruşu – Ölümün Gözlerinin İçine Bakarak Önde Yürümek. Bose, konforlu bir uçağın güvenliğinde değil, üç ay süren ölümcül bir denizaltı seferinde, kelimenin tam anlamıyla ölümü göze alarak Asya’ya ulaştı. Bu eylem, binlerce nutuktan, on binlerce kelimeden daha güçlü bir mesajdı. O, kendi canını ortaya koyarak, hürriyetin nasıl bir bedel istediğini ordusuna ve milletine gösterdi. Uygur Liderlerimiz de, sıcak ve güvenli makamlarından slogan atmakla yetinemez. Millet, ancak kendisi için ölmeye hazır olan liderin arkasından ölüme yürür. Gerçek liderlik, kelimelerle değil, bedel ödeyerek ispatlanır.
23. Meşale: İçimizdeki Düşmanı Teşhis Etmek – Sadakatin ve İhanetin Tanımını Yeniden Yazmak. Esir askerler Bose’u “hain” ilan etmişti, çünkü onların zihnindeki sadakat, kendilerini esir eden Britanya Kralı’naydı. Bose, bu kölece sadakat anlayışını paramparça etti ve gerçek sadakatin yalnızca ve yalnızca Ana Vatan’a olacağını onların ruhlarına kazıdı. Uygurlar içinde de düşman propagandasıyla, korkuyla “Çin’e sadık kalmayı” ya da “ses çıkarmamayı” erdem sananlar olabilir. Görevimiz, ihanetle sadakatin, esaretle hürriyetin, şahsi çıkarla milli onurun ne olduğunu yeniden tanımlamak ve gerçek sadakatin yalnızca ve sadece müstakil Doğu Türkistan’a olacağını her bir Uygur’un vicdanına bir daha silinmemek üzere yazmaktır.
24. Meşale: Sesin Kudreti – Dünyayı Bir Savaş Meydanına Çevirmek. Bose, Berlin’den, Tokyo’dan yaptığı radyo anonslarıyla, fiziken varamadığı milyonlarca insanın kalbine ulaştı, ruhlarını ateşledi. Bu, teknolojinin davamız için ne denli hayati bir silah olduğunu gösterir. Savaş meydanımız sadece vatan toprağı değildir. İnternet, sosyal medya, uluslararası basın; hepsi bizim siperimiz, hepsi bizim gür sesimizdir. Bu meydanları kullanarak sesimizi dünyanın her köşesine ve en önemlisi, yer üstü yer altı iletişim koridorları açarak, vatan içindeki kardeşlerimizin kalbine ulaştırmalıyız ki umut ateşi asla sönmesin. Çünkü bir milletin sesi yaşadıkça, o millet asla ölmez

