Yeni araştırma: Çin’in Uygurlara yönelik baskısı sınırların ötesinde yeni yöntemlerle sürüyor

Uygur Hareketi (CFU) yaptığı açıklamada, Komünizm Kurbanları Anma Vakfı’nın (VOC) Kıdemli Araştırmacısı ve Çin Çalışmaları Direktörü Dr. Adrian Zenz ile VOC’nin Çin Çalışmaları Araştırmacısı Muetter Tohti tarafından hazırlanan ve Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Uygurları kontrol altına alma, sindirme ve susturma çabalarını Çin sınırlarının ötesine nasıl genişlettiğini inceleyen yeni araştırmayı memnuniyetle karşıladığını söyledi.

20260812_223928

Çin’in işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’daki politikaları nedeniyle yurt dışına çıkan Uygurların maruz kaldığı baskıya ilişkin yeni bir araştırma, Pekin yönetiminin sınır ötesi kontrol mekanizmalarının giderek daha karmaşık hale geldiğine işaret ediyor.

Uygur  Hareketi(CFU), 11 Ağustos 2026 tarihli açıklamasında, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Uygur araştırmacıları, insan hakları savunucuları, tanıklar ve diaspora toplulukları üzerindeki etkisini inceleyen yeni akademik çalışmaya dikkat çekti. Adrian Zenz ve Muetter Tohti tarafından hazırlanan araştırma, Çin’in yalnızca doğrudan baskı yöntemlerine başvurmadığını; baskı, teşvik ve propaganda mekanizmalarını birbirini tamamlayacak biçimde kullandığını savunuyor.

İlgili Haber
Çin’in Ulusötesi Uygur Karşıtı Stratejisi: Zenz ve Tohti’nin Yeni Araştırması
Haberi görüntüle

Araştırmanın merkezinde “sınır aşan otoriter kontrol” kavramı var

Victims of Communism Memorial Foundation bünyesinde Çin çalışmaları alanında görev yapan Adrian Zenz ile araştırmacı Muetter Tohti’nin çalışması, “If You Fly to the Sky, I Can Catch You by Your Feet”: Beijing’s Transnational Authoritarian Control of Uyghur Diaspora Research and Documentation Efforts (“Gökyüzüne Uçarsan, Seni Ayaklarından Yakalayabilirim”: Pekin’in Uygur Diasporasının Araştırma ve Belgeleme Çabaları Üzerindeki Ulusötesi Otoriter Kontrolü) başlığını taşıyor.

22 Temmuz 2026’da Communist and Post-Communist Studies dergisinde yayımlanan çalışma, klasik “ulusötesi baskı” kavramının Çin’in uygulamalarının tamamını açıklamakta yetersiz kalabileceğini savunuyor. Araştırmacılar bunun yerine “Transnational Authoritarian Control”, yani “sınır aşan otoriter kontrol” kavramını öneriyor.

Çalışmaya göre bu kontrol üç temel mekanizmanın bir arada kullanılmasıyla ortaya çıkıyor:

  • Sınır aşan baskı: Tehdit, gözetleme, takip, taciz, aile üyeleri üzerinden baskı ve diplomatik araçların kullanılması.
  • Sınır aşan teşvik ve yönlendirme: Seyahat imkanları, aileyle yeniden iletişim kurma, pasaport veya konsolosluk hizmetlerine erişim, burs ve ekonomik fırsatlar gibi avantajların iş birliği karşılığında sunulması.
  • Sınır aşan meşrulaştırma: Propaganda, dezenformasyon ve anlatı manipülasyonu yoluyla Çin politikalarının olumlu gösterilmesi ve eleştirmenlerin itibarsızlaştırılması.

Araştırmacılara göre bu yöntemler tek tek değil, birbirini güçlendirecek şekilde uygulanıyor.

Araştırma 11 kişiyle yapılan görüşmelere dayanıyor

Zenz ve Tohti, Ağustos 2024 ile Mayıs 2025 arasında Kuzey Amerika, Avrupa ve Türkiye’de yaşayan 11 araştırmacı ve belgeleyiciyle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirdi.

Görüşülen kişiler arasında Uygur insan hakları araştırmacıları, akademisyenler ve aktivistler bulunuyor. Araştırmada ayrıca Sincan’a seyahat eden veya bölgeden aile üyeleriyle yeniden temas kuran Uygurların deneyimlerine ilişkin anonim görüşmelerden de yararlanıldı. Bunun yanında Çin devletine ait iç belgeler de incelendi.

Araştırmaya göre baskı mekanizmalarının beş önemli sonucu bulunuyor:

  1. İnsan hakları ihlallerine ilişkin kanıtların toplanmasının zorlaşması,
  2. Uygur diasporasında korku ve otosansürün yaygınlaşması,
  3. Araştırmacıların ve çalışmalarının itibarsızlaştırılması,
  4. Araştırmacılar ve aktivistler üzerinde psikolojik baskının artması,
  5. Diaspora içindeki güven ve dayanışmanın zayıflaması.

Aileler üzerinden baskı

Araştırmanın dikkat çektiği en önemli yöntemlerden biri, Çin’de yaşayan aile üyelerinin yurt dışındaki Uygurlar üzerinde baskı aracı olarak kullanılması.

Çalışmada yer alan anlatımlara göre aktivistler veya araştırmacılar yurt dışında faaliyetlerini sürdürdüklerinde, Çin’deki yakınları polis tarafından sorgulanabiliyor veya aktivistlerden faaliyetlerini durdurmaları istenebiliyor.

Bu yöntem, araştırmacıları zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: İnsan hakları ihlallerini belgelemeye devam etmek ya da Çin’deki ailelerinin güvenliğini korumak amacıyla sessiz kalmak.

Araştırmaya göre bu durum yalnızca doğrudan tehdit oluşturmuyor; aynı zamanda Uygur diasporasında uzun vadeli korku ve otosansür ortamının oluşmasına neden oluyor.

Türkiye de araştırmada önemli bir başlık

Araştırmanın Türkiye açısından dikkat çekici bölümlerinden biri, Çin’in diplomatik ve idari araçları kullanarak Türkiye’deki Uygurlar üzerinde baskı kurduğu yönündeki tanıklıklar.

Çalışmada, Uygur araştırmacı Abduveli Eyup’un Türkiye’de Çin Büyükelçiliği tarafından pasaportunun alıkonulduğu ve pasaportunun yenilenmesi için Çin’deki polisle iletişime geçmesinin istendiği aktarılıyor.

Araştırmaya göre Eyup, olası vatansızlık riskiyle karşı karşıya kaldıktan sonra Norveç’e taşındı.

Bir diğer araştırmacı Memutcan Erkin’in de Çin makamlarıyla bağlantılı kişiler tarafından propaganda faaliyetlerine katılması yönünde baskıyla karşılaştığı öne sürülüyor. Çalışmada Erkin’e Çin’in Doğu Türkistan politikalarını olumlu gösteren yayınlara katkıda bulunması karşılığında konut ve akademik imkanlar teklif edildiği, reddetmesinin ardından ise tehditlere maruz kaldığı aktarılıyor.

Araştırmada yer alan bir tehdit ifadesi, çalışmanın başlığına da kaynaklık ediyor: “Gökyüzüne uçsan ayaklarından yakalarım.”

Bu ifade, araştırmacıların değerlendirmesine göre Pekin’in yurt dışındaki muhalifleri üzerindeki erişim algısını ortaya koyan çarpıcı örneklerden biri.

Baskıdan “ikna” yöntemlerine geçiş

Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri, Çin’in Uygur diasporasına yönelik politikasında zaman içerisinde bir değişim yaşandığı iddiası.

Çalışmaya göre 2017-2019 döneminde daha görünür hale gelen tehdit, kaybolma, gözaltı ve yıldırma gibi doğrudan baskı yöntemlerinin yanında, son yıllarda daha dolaylı yöntemler önem kazanıyor.

Bu yöntemlerin başında Doğu Türkistan’a seyahat imkanlarının yeniden açılması ve aile bağlantılarının kolaylaştırılması geliyor.

Araştırmacılar, 2023’ten itibaren yurt dışında yaşayan daha fazla sayıda Uygur’un Doğu Türkistan’a aile ziyareti amacıyla seyahat etmeye başladığını belirtiyor. Bazı Uygurların bölgeye gittikten sonra herhangi bir gözle görülür sorun yaşamadan geri dönmesi, diaspora içerisinde seyahate ilişkin risk algısını da değiştirebiliyor.

Araştırmaya göre bu durum Pekin açısından yeni bir kontrol mekanizmasına dönüşebiliyor.

Çalışmada, Doğu Türkistan’a giden bazı Uygurların Çin makamlarınca sorgulandığı ve Kanada ya da ABD gibi ülkelerde yaşayan Uygur aktivistleri hakkında bilgi vermelerinin istendiğine ilişkin tanıklıklara yer veriliyor.

Bazı ziyaretçilerden ise Sincan’daki koşulların “iyileştiği” yönünde diaspora içerisinde mesaj vermelerinin istendiği aktarılıyor.

Türkiye’den Doğu Türkistan’a organize ziyaret

Araştırmada, Türkiye’deki Uygur diasporası açısından dikkat çekici bir başka gelişmeye de yer veriliyor.

Çalışmanın aktardığı Ocak 2026 tarihli Çin haberine göre, Türkiye’de yaşayan 42 Doğu Türkistan doğumlu kişinin aile ziyareti amacıyla bölgeye götürüldüğü bir program düzenlendi. Araştırmacılar, söz konusu ziyaretin Çin konsolosluğu ve Birleşik Cephe Çalışma Departmanı’yla bağlantılı yapılar tarafından organize edildiğini ve katılımcıların Sincan’daki “kalkınma başarılarını” görmesinin amaçlandığını belirtiyor.

Araştırmaya göre bu tür ziyaretler yalnızca aile birleşimi veya seyahat özgürlüğü bağlamında değerlendirilmiyor. Pekin’in diaspora üyelerinin bölgeye ilişkin algısını değiştirme ve olumlu anlatıların yurt dışında yayılmasını sağlama stratejisinin bir parçası olabileceği savunuluyor.

“Güvenli seyahat” algısı diaspora içindeki dengeleri değiştiriyor

Araştırmacılara göre Doğu Türkistan’a yapılan ziyaretlerin normalleşmesi, Uygur diasporası içerisinde yeni bir sorun daha oluşturuyor: güven meselesi.

Çalışmada bazı Uygurların Doğu Türkistan’a seyahat ettikten sonra aktivizmden uzaklaştığı ve Çin hükümetine yönelik eleştirilerini kamuoyunda dile getirmemeye başladığı yönündeki tanıklıklara yer veriliyor.

Bazı diaspora üyelerinin sosyal medya bağlantılarını kaldırdığı, belirli kişilerle iletişimi kestiği veya kimlerin Çin makamlarıyla bağlantılı olabileceği konusunda endişe yaşadığı belirtiliyor.

Araştırmacılar bunun diaspora içerisindeki sosyal dayanışmayı zayıflatabileceğini ve insan hakları ihlallerine ilişkin tanıklıkların toplanmasını daha da güçleştirebileceğini savunuyor.

Araştırmacılar neden susturulmak isteniyor?

Çalışmaya göre Uygur insan hakları araştırmacılarının hedef alınmasının temel sonuçlarından biri, kanıt toplama sürecinin sekteye uğraması.

Araştırmacılar, kendileriyle görüşen bazı tanıkların daha sonra iletişimi kestiğini veya verdikleri ifadelerin kullanılmasını istemediğini aktarıyor.

Bazı tanıkların ailelerinin Çin’deki güvenliği konusunda endişelenmesi nedeniyle geri adım attığı belirtiliyor.

Bu durum, insan hakları ihlallerinin belgelenmesi açısından kritik bir sorun oluşturuyor. Çünkü araştırmacıların çalışmaları yalnızca kamuoyunu bilgilendirmeyi değil, aynı zamanda gelecekteki hesap verebilirlik ve hukuki süreçler açısından kullanılabilecek kanıtların korunmasını da amaçlıyor.

Araştırmada, Uygur Transitional Justice Database (UTJD) ile bağlantılı araştırma faaliyetlerinde daha önce 40-50 civarında tanıklık toplanabilirken, baskı ve korku ortamının artmasıyla bazı saha çalışmalarında yalnızca birkaç tanığa ulaşılabildiği aktarılıyor.

İtibarsızlaştırma ve dezenformasyon

Çin’in uyguladığı yöntemler yalnızca fiziksel veya idari baskıyla sınırlı değil.

Araştırmaya göre Çin devlet bağlantılı medya ve çevrim içi aktörler, Uygur araştırmacıları “terörist”, “ayrılıkçı” veya güvenilmez kişiler olarak göstermeye yönelik kampanyalar yürütüyor.

Araştırmacıların çalışmalarının güvenilirliğini hedef alan dezenformasyonun yanı sıra kişisel bilgilerin internette yayılması ve akademik itibarın zedelenmesine yönelik girişimlerin de kullanıldığı belirtiliyor.

Bu yöntemlerin amacı, araştırmacıları yalnızlaştırmak ve onların uluslararası akademik ve sivil toplum ağları içindeki güvenilirliğini zayıflatmak olarak değerlendiriliyor.

“Düşük görünürlük, yüksek etki” stratejisi

Araştırmanın teorik açıdan en dikkat çekici sonuçlarından biri, Pekin’in her zaman yüksek görünürlüklü ve açık baskı yöntemlerini tercih etmediği yönündeki değerlendirme.

Zenz ve Tohti’ye göre Çin’in bazı yöntemleri, ev sahibi ülkelerin yasalarını açık biçimde ihlal edecek kadar görünür olmayacak şekilde tasarlanıyor. Buna karşılık bu yöntemlerin hedef kişi ve topluluklar üzerindeki etkisi uzun vadede yüksek olabiliyor.

Bu nedenle araştırmacılar “transgressiveness” olarak adlandırdıkları, uluslararası kuralların ve normların ne ölçüde ihlal edildiğini ifade eden bir boyut öneriyor.

Teze göre Pekin, etkisi yüksek ancak uluslararası tepki doğurma ihtimali daha düşük yöntemleri tercih ederek dış ülkelerin karşı önlem geliştirmesini zorlaştırabiliyor.

Uygur diasporası üzerindeki uzun vadeli etkiler

Araştırmacılar, söz konusu uygulamaların tek tek kişileri hedef almakla sınırlı kalmadığını, bütün bir diaspora topluluğunun davranışlarını değiştirebildiğini belirtiyor.

Korku ortamının yayılması;

  • tanıkların konuşmaktan vazgeçmesine,
  • araştırmacıların daha fazla güvenlik önlemi almak zorunda kalmasına,
  • aktivistlerin otosansüre yönelmesine,
  • diaspora içerisindeki güven ilişkilerinin bozulmasına,
  • insan hakları ihlallerine ilişkin belgelerin azalmasına

yol açabiliyor.

Bu açıdan araştırmanın temel iddiası, sınır ötesi baskının yalnızca bireysel mağduriyetler yaratmadığı; aynı zamanda insan hakları ihlallerinin belgelenmesini ve uluslararası kamuoyunun bilgiye erişimini de etkilediği yönünde.

Uygur Hareketi’nden uluslararası topluma çağrı

Uygur Hareketi, araştırmanın ardından hükümetlere ve sivil toplum kuruluşlarına Uygur aktivistlerin, araştırmacıların, tanıkların ve diaspora topluluklarının daha etkin biçimde korunması çağrısında bulundu.

Uygur Hareketi, Pekin’in yurt dışındaki Uygurları etkilemek için kullandığı yöntemlerin yalnızca doğrudan baskı kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğini savunuyor.

CFU’ya göre uluslararası toplum, tehdit ve takip gibi klasik baskı yöntemlerinin yanı sıra aile bağlarının kullanılması, ekonomik ve sosyal teşvikler, seyahat imkanları, diplomatik baskı ve propaganda faaliyetlerini de aynı bütünün parçaları olarak ele almalı.

Uygur Hareketi Direktörü Ruşen Abbas da açıklamasında, Çin’in baskısının ülke sınırlarında sona ermediğini belirterek, diasporadaki Uygurların Beijing’in sınır aşan kontrol yöntemlerinin hedefi olmaya devam ettiğini ifade etti. Abbas ayrıca kız kardeşi Dr. Gülşen Abbas’ın hapsedilmesinin kendi aktivizmiyle bağlantılı olduğunu savundu ve araştırmanın bu baskının insan üzerindeki maliyetini daha açık biçimde ortaya koyduğunu söyledi.

“Çin Komünist Partisi’nin baskısı Çin sınırlarında bitmiyor. Diasporadaki Uygurlar, Pekin’in ulusötesi otoriter kontrolünün hedefi olmaya devam ediyor. Kız kardeşim Dr. Gülşen Abbas, benim ifade özgürlüğü hakkımı kullandığım için neredeyse sekiz yıldır haksız bir şekilde hapiste tutuluyor. 2018’den bu yana ailem, onun ne zaman tekrar özgür olacağını bilememenin acısı ve belirsizliği içinde yaşıyor. Bu araştırma, bu baskının insani bedelini ve Pekin’in kontrol yöntemlerini nasıl genişletip uyarlayarak diasporadaki topluluklar üzerindeki etkisini nasıl genişlettiğini daha net bir şekilde anlamamızı sağlıyor.”

Yeni araştırma ne söylüyor?

Zenz ve Tohti’nin çalışmasının vardığı temel sonuç, Çin’in Uygur diasporasına yönelik politikasının yalnızca “baskı” kavramıyla açıklanamayacağı.

Araştırmaya göre Pekin, gerektiğinde tehdit ve gözetlemeyi kullanırken, başka durumlarda seyahat ve aile bağlantıları gibi teşvikleri devreye sokabiliyor. Aynı zamanda propaganda ve dezenformasyon yoluyla Çin’in Sincan politikalarına ilişkin olumlu bir anlatı oluşturulmaya çalışılıyor.

Bu üç yöntemin birleşmesi, araştırmacıların “sınır aşan otoriter kontrol” olarak adlandırdığı daha geniş bir strateji ortaya çıkarıyor.

Çalışmanın yazarlarına göre bu stratejinin başarısı, Uygur diasporasını tamamen susturmasından ziyade tanıkların konuşma isteğini azaltması, araştırmacıların çalışmalarını zorlaştırması ve diaspora içerisindeki dayanışmayı aşındırması üzerinden değerlendirilmeli.

Araştırmacılar, sürgündeki Uygurların yalnızca sığınma ve yeniden yerleştirme aşamasında değil, uzun vadede de güvenlik ve kurumsal destek mekanizmalarına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

Araştırmanın mesajı ise açık: Çin’in sınır ötesindeki etkisini anlamak için yalnızca tehdit ve fiziksel baskıya değil, teşvik, aile bağları, seyahat, propaganda ve bilgi kontrolü gibi daha görünmez araçlara da bakmak gerekiyor.

Exit mobile version