BIST 100
14.442,56 0,92%
DOLAR
45,1812 -0,01%
EURO
53,2051 0,32%
GRAM ALTIN
6.703,28 -0,19%
FAİZ
41,22 0,76%
GÜMÜŞ GRAM
109,52 2,16%
BITCOIN
78.164,00 0,38%
GBP/TRY
61,4110 -0,19%
EUR/USD
1,1721 -0,09%
BRENT
109,06 -1,21%
ÇEYREK ALTIN
10.959,86 -0,19%
İstanbul Parçalı Bulutlu
İstanbul hava durumu
9 °
  • ANASAYFA
  • Türk Dünyası
  • BAAL’İN GÖLGESİNDE, İSRAİL VE ÇİN’İN STRATEJİK FLÖRTÜ: İRAN SAVAŞI VE DOĞU TÜRKİSTAN’IN VAROLUŞ MÜCADELESİ

BAAL’İN GÖLGESİNDE, İSRAİL VE ÇİN’İN STRATEJİK FLÖRTÜ: İRAN SAVAŞI VE DOĞU TÜRKİSTAN’IN VAROLUŞ MÜCADELESİ

1001101015

Mir Kamil Kaşgarlı

"Manşetlerin uyuşturduğu zihinleri sarsmaya, ezberleri yıkıp perdeleri kaldırmaya hazır olun! Batılı liderlerin kirli şantaj ağlarıyla zincirlendiği, İsrail’in rotasını Washington’dan Pekin’e kırıp, stratejik bir flörtün ardından ‘Cennet Nikâhı’ kıydığı o 'Büyük Pazarlık' dünyayı sarsıyor. Baal kültünün dijital prangalara dönüştüğü, Doğu Türkistan’ın ise insanlığın sonunu hazırlayan bir 'Hibrit Kıyamet' laboratuvarı haline geldiği bu karanlık tabloyu birlikte deşifre ediyoruz. Türk-İslam ruhunun diriliş şifrelerini ve Gök Bayrak’ın nihai özgürlük yürüyüşünü keşfedeceğiniz bu hakikat reçetesi, hafızanızı yerinden oynatacak. Uyanışa davetlisiniz… Haydi, başlayalım!"

KÜRESEL SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ, ŞANTAJ AĞLARI VE "BAAL" KÜLTÜ

Bugün İran savaşı parantezinde Orta Doğu sahasında tanıklık ettiğimiz kinetik kaos; sıradan bir bölgesel hegemonya kavgası veya basit bir sınır çatışması değildir. Karşımızdaki tablo; 1648 Vestfalya düzeninden [ 1] bu yana dünyayı şekillendiren askeri doktrinlerin, ahlaki paradigmaların ve küresel güç hiyerarşisinin geri dönülemez şekilde tasfiye edildiği bir “Hibrit Kıyamet” safhasıdır. Ancak bu devasa ateş çemberinin ardında; modern siyaset biliminin tanımlamakta aciz kaldığı, tarihin en karanlık, en sinsi ve en kapsamlı “stratejik gizleme” operasyonlarından biri icra edilmektedir.

Zira küresel sistemin zihnimizde büyük bir maharetle inşa ettiği o sahte ve parlatılmış “uygar world” imajı, Jeffrey Epstein skandalının [ 2] patlamasıyla birlikte bir daha onarılamayacak şekilde yerle bir olmuştur. İfşa olan gerçeklik, sadece münferit bir sapkınlık ağı değil; Batılı siyasetçilerin, elitlerin, kraliyet mensuplarının ve istihbarat servislerinin içine hapsedildiği küresel bir “pedofilik şantaj altyapısı” dır [ 3]. Nitekim bugün rasyonel devlet aklının yerini “ifşa korkusu” almış; küresel karar mekanizmaları bu kirli dosyalar üzerinden Mossad gibi yapıların ve Leslie Wexner gibi isimlerin finanse ettiği "Mega Group" [4 ] gibi karanlık ağların elinde rehin kalmıştır. Bu yapı, Batı'nın karar verici mekanizmalarını felç ederek, devletleri kendi çıkarları doğrultusunda ve bu şantaj ağının bekası doğrultusunda hareket etmeye zorlamaktadır.

Bu mesele sadece siyasi bir şantaj operasyonu parantezine alınarak geçiştirilemez. Karşımızdaki dehşet tablosu, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan kadim ve karanlık bir geleneğin modern laboratuvarıdır. Yahudilerin antik tanrılarından Molech’e, yani Baal Putu’na uzanan bu sapkın kült, Saffat Suresi 125. ayette [ 5] Hz. İlyas’ın lisanıyla asırlar öncesinden şöyle mühürlenmiştir: “Sakınmaz mısınız? En güzel yaratanı, Allah’ı bırakıp Baal’e mi taparsınız?”

Bugün bu kadim sapkınlık; banka hesabının adını dahi “Baal” koyacak kadar bu karanlık mirasla hemhal olmuş Jeffrey Epstein gibi figürler ve onların göbekten bağlı olduğu MOSSAD gibi istihbari yapılar üzerinden küresel sistemi tamamen esir almıştır. Öyle ki, New York’taki sinagogların altından çıkan ürpertici gizli tüneller [ 6], kanlı yataklar, çocuk oyuncakları ve son 30 yılda dünya üzerinde adeta “buharlaşan” 750 bin çocuk [ ]; basit birer kriminal vaka değil, Baal İblisliği’nin kurbanının “günahsız ve tertemiz” çocuk olmasını şart koşan o sarsıcı kurban ayinlerinin somut izleridir. Bu kült, masumiyeti katlederek elde ettiği o "karanlık iktidarı", bugün küresel bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır.

Tam da bu bağlamda, Orta Doğu’da patlatılan bombalar ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan İran’a yönelik kuralsız saldırılar; aslında New York ve Londra’daki mahkeme salonlarında patlamak üzere olan o devasa şantaj dosyalarının sesini bastırmak için kurgulanmış “stratejik birer susturucu” dur. Bu savaş; Batılı elitlerin sistemik suçlarını tarihin tozlu raflarına gömmek için kullanılan kanlı bir gürültüden ibarettir. Bu gürültü, aynı zamanda mevcut dünya düzeninin çöküş gümbürtüsü ve onun yerine ikame edilecek hukuk tanımayan, şeytani bir sistemin inşasının ayak sesleridir.
Buradaki kadim ve teknolojik bağ ise tek kelimeyle sarsıcıdır: Antik Baal kültü fiziksel kurbanlar istiyordu; oysa bugün inşa edilen modern “Dijital Baal” sistemi, fiziksel kurbanlarla yetinmeyip insan onurunu, mahremiyetini ve ruhsal özgürlüğünü de “veri” olarak hasat edip kurban etmektedir. Epstein’in şantaj dosyalarıyla rehin alınan Batılı elitler; Doğu Türkistan’da kurulan “yeni nesil kölelik düzenine” ve orada süregelen sessiz soykırıma göz yumarak, aslında aynı karanlık odağın tanrılarına hizmet etmektedirler. Fiziksel tünellerin yerini artık insan zihnini hapseden dijital koridorlar ve algoritmalar almıştır. Gözlerimizin önünde cereyan eden şey, insanlığın onurunun bir kurban törenine sunulmasından başka bir şey değildir.

Bu ahlaki ve ontolojik çürümüşlük, sahadaki sert gerçeklikle birleştiğinde karşımıza stratejik literatürde “Hegemonik Aşınma” olarak tarif edilen devasa bir imparatorluk iflası çıkmaktadır. Bugün Orta Doğu’da şahitlik ettiğimiz süreç, sadece bir askeri zafiyetin değil; Amerikan İmparatorluğu’nun seksen yıllık mutlak hegemonyasının cenaze törenidir.

BAAL’IN GÖLGESİNDE, PETRO-YUAN VE BİR İMPARATORLUĞUN TASFİYESİ

Görünürde, bugün Orta Doğu sahasında İran hattına yönelen ateşin taktiksel galibi Pentagon’un devasa ve ezici ateş gücü gibi durmaktadır. Ancak, meseleye derin bir jeopolitik cerrahi müdahale titizliğiyle bakıldığında; sahadaki askeri sonuç ne olursa olsun, bu kurgulanmış kaosun tek ve nihai mağlubunun Amerika Birleşik Devletleri olacağı gün gibi ortadadır. Zira Washington, bizzat kendi elleriyle beslediği bu çatışma sarmalının içinde, aslında kendi stratejik tasfiyesine giden yolu döşemektedir. [ 7]
Bu durum asla rastlantısal bir jeopolitik savrulma ya da kontrol dışı bir gerginlik değildir. Çin’in saman altından yürüttüğü sinsi hesap kitapları; sadece diplomatik ziyafetler, nezaket ziyaretleri veya kuru ticaret rakamlarıyla sınırlı olmayacak kadar derindir. Pekin için her varil petrol, her stratejik boru hattı ve her yeni enerji rotası, küresel bir satranç tahtasındaki hayati birer hamledir. Bugün günlük 10 milyon varil petrol ithalatıyla Çin, Körfez’in kucağında adeta lojistik bir kuşatma altında durmaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kontrollü bir savaşla mühürlenmesi, Pekin için sadece bir nakliye sorunu değildir; bu, Çin devlet mekanizmasının tam anlamıyla enerji felcine uğraması, ejderhanın nefessiz bırakılması demektir.

Ancak Pekin, bu hayati kırılganlığı bir zayıflık olarak değil; aksine ABD’nin 80 yıllık hegemonya serüvenini bitirecek tarihi bir manivela, eşsiz bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Washington’un; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi en kadim müttefiklerini bile kendi yarattığı bu ateş çemberinde korumaktan aciz kalması, 1945'ten beri dünyayı yöneten "Petro-Dollar" sistemini kökünden çökertecektir. [ 8] Bu yıkımın ardından yükselecek finansal enkazın üzerinden ise derhal "Petro-Yuan" ve Çin merkezli yeni bir güvenlik şemsiyesi (ŞİÖ ve BRICS+) yükselecektir. Artık her petrol tankeri ve her enerji anlaşması, Çin için sadece bir ekonomik kâr kalemi değil; jeopolitik hegemonyanın tahkimi ve küresel gücün el değiştirdiğini belgeleyen stratejik birer tapu senedidir.

Aslında küreselci sermaye odakları ve mevcut sistemin asıl sahipleri, dünyanın yeni güvenlik mimarisinde Çin’e merkezi bir rol biçmeye çoktan karar vermişlerdir. ABD’nin bölgedeki varlığını devasa bir stratejik enkaza dönüştürmek üzere kurgulanan bu yıkım senaryosu, Washington’u çıkışı olmayan, karanlık bir dini kehanet labirentine hapsetmektedir. Savaşın süresi ne kadar kısa, maliyeti ne kadar kontrollü gösterilirse gösterilsin; Amerikan hazinesi için bu yeni macera, bardağı taşıran son damla ve imparatorluğun "kontrollü iflas" ilanı olmaya adaydır.

Bölgesel güvenin sıfırlanması ve müttefiklerin Washington’un koruma şemsiyesine olan inancının tamamen buharlaşması; ABD’nin 1945’ten bu yana inşa ettiği Pax-Americana düzenini geri dönülemez şekilde imha edecektir. Washington’un bu kanlı ve maliyetli tasfiyesiyle oluşacak devasa güç boşluğu, bölgeye “istikrarın rasyonel garantörü” ve “adil hakem” maskesiyle sızan bir diğer iblis olan Çin’in "Materyalist Tiranlığı" tarafından doldurulacaktır. ABD, Orta Doğu çöllerinde kendi gücünü ve prestijini son damlasına kadar tüketirken; Çin, namlusundan tek bir kurşun bile çıkmadan, daha önce Afganistan’da yaptığı gibi sadece ABD’nin bıraktığı stratejik enkazı temizleyerek dünyanın yeni efendisi olma koltuğuna kurulacaktır.

Bu devasa satrançta, İran’ın sahnede her durumda “kahraman” olarak görünmesi özellikle planlanmıştır. Çin, Orta Doğu’daki en büyük müttefiki olan İran’ı; İslam dünyasına ve Türk dünyasının birliğine karşı bir “ileri karakol” olarak konumlandıracaktır. İran’ın kahramanlaştırılması, Türk-İslam dünyasının stratejik iradesini kırmak için kurgulanmış sinsi bir oyundur. Bu tablo, tarihin tozlu sayfalarındaki “Karmatiler” [9 ] ihanetinin bin yıldır devam eden o uğursuz silsilesinin güncel bir tezahürüdür. Tıpkı Karmatilerin İslam coğrafyasını içeriden oyan sinsi hançeri gibi, bugün de benzer bir rol İran üzerinden Türk-İslam coğrafyasının kalbine saplanmak istenmektedir.

Pekin yönetimi, sessiz ama ölümcül bir tehdit olarak; Türk dünyasının birliğini, bağımsızlığını ve stratejik özerkliğini adım adım izleyen devasa bir dijital gözetim ağını işletmektedir. Böylece başta Türkiye olmak üzere, Türk-İslam dünyasının sahadaki tüm kazanımları; İran’ın sahte kahramanlığı ve Çin’in bölgesel karakolu haline gelmesiyle birlikte, sinsi bir kuşatma altına alınacaktır.
Dolayısıyla bu süreç, bir hegemonun başka bir hegemonla yaptığı klasik bir meydan savaşı değildir. Bu, bir imparatorluğun bizzat kendi içindeki küreselci akıl tarafından kurban edilme ayenidir. Teknik verilerin ağırlığı altında ezilen bu devasa ihanet ve deşifre denklemi; İsrail’in “Cennetteki Nikâh” metaforuyla taçlanarak, Batı’nın kendi eliyle gerçekleştirdiği teknolojik intiharın ve küresel gücün el değiştirmesinin en sarsıcı belgesine dönüşmektedir.

Belki de Trump, Epstein dosyalarının boğucu sarmalından sıyrılmak adına ABD’yi Orta Doğu’dan tamamen tasfiye etmenin eşiğinde olduğunu idrak eder; Baal sistemine ve Netanyahu baskısına direnerek, Çin Ejderhası’nın bölgedeki sinsi koltuk kapma oyununu görür ve savaşı bir an evvel durdurur. Temennimiz bu yöndedir. Ancak unutulmamalıdır ki; savaşlar masa başında planlanır, sahada ise bedelini masum halklar öder. Gerçek şu ki; savaşlar asla bitmez, sadece şekil değiştirir. Bugün 'bitti' diyenler, yarın yeni bir cephe açmaktan çekinmezler. Tarih bunu defalarca kanıtlamıştır.

ÇİN VE İSRAİL’İN CENNETTE KIYILAN NİKÂHI” VE GAYRI MAŞRU TEKNOLOJİK FLÖRTÜ

Küreselciler Pekin tarafından sinsi bir sessizlikle yürüttüğü bu devasa operasyonda sadece diplomatik kanalları değil, Batı’nın en mahrem teknolojik laboratuvarlarını da İsrail’in yardımıyla ele geçirilmiştir. Genel kanının aksine İsrail, sadece ABD’nin Orta Doğu’daki sadık bir “ileri karakolu” değildir; aksine kendi bekasını ve stratejik bağımsızlığını Washington’un su alan gemisinden kurtarmaya çalışan, Çin ile derin bir stratejik flört yürüten, son derece rasyonel, pragmatik bir aktördür.
Bu karanlık ilişkiyi en çıplak haliyle tanımlayan ifade, bizzat İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun ağzından dökülmüştür. Netanyahu, Mayıs 2013’te gerçekleştirdiği tarihi Pekin ziyaretinde, iki ülke arasındaki bağı şu sözlerle mühürlemiştir: “İsrail ile Çin arasındaki ilişki, cennette kıyılmış bir nikâhtır.” [10 ]
Bu metafizik tanımlama; sadece diplomatik bir nezaket cümlesi değil, aslında 1978’den bu yana kapalı kapılar ardında büyüyen devasa bir askeri-teknolojik transferin [11 ], Batı’nın teknolojik genetiğinin Doğuya nakledilmesinin ve İsrail’in rotasını Washington’dan Pekin’e kırmaya başladığının kanlı bir itirafıdır. 2013 yılındaki bu "nikâh ilanı", Washington’daki stratejik körlüğün aksine, küresel güç merkezinin el değiştirdiğinin Tel Aviv tarafından tescil edilmesidir.

Ejderhanın Gölgesindeki İsrail ve 1978’den Başlayan Stratejik Sızma

Yüzyılın en büyük jeopolitik bilmecelerinden biri şudur: Nasıl oldu da birkaç on yıl önce sefalet içindeki bir tarım ekonomisi olan Çin, bugün dünyanın en sarsıcı askeri güçlerinden biri haline geldi?
Küresel sistemin sunduğu resmî anlatı "ekonomik reformlar" masalını anlatadursun; jeopolitik gerçeklik, bu yükselişin genetiğinde Soğuk Savaş sonrası şekillenen gizli teknoloji ağlarının yattığını fısıldar. 1978’de Deng Xiaoping ile başlayan süreçte, Çin ordusu (PLA) Batı teknolojisine ulaşmak için İsrail’i bir "arka kapı" olarak kullanmaya başlamıştır. [12 ]

Bu sürecin mimarı, MOSSAD ile derin bağları olan milyarder Shaul Eisenberg’dir. Eisenberg’in öncülüğünde, daha iki ülke arasında resmî diplomatik ilişki dahi yokken, İsrailli askeri danışmanlar ve mühendisler sahte pasaportlarla Pekin’e taşınmış [13 ], [14 ],Çin’in demode Sovyet envanteri İsrail eliyle modernize edilmeye başlanmıştır. Soğuk Savaş ambargoları dünyayı kuşatırken, Pekin ile Tel Aviv arasında Washington’un gözü önünde ama kamuoyundan uzak sessiz bir flört icra edilmiştir.

Askeri İhanetin Kanıtları:
Bu “teknolojik zina”nın en somut kurbanı, Amerikan halkının alın teriyle yoğrulan vergi mükellefi paralarıyla inşa edilen mahrem savunma sistemleridir. 1980’li yıllarda, bizzat ABD’nin 1,5 milyar dolarlık doğrudan finansmanı ve yüksek teknoloji transferiyle bir “hava hâkimiyeti mucizesi” olarak geliştirilen IAI Lavi savaş uçağı projesi, havacılık tarihinin gördüğü en büyük teknoloji kaçakçılığına sahne olmuştur. 1987 yılında, İsrail’in Orta Doğu’daki vurdumduymaz ve pervasız tavırlarının Washington’un küresel imajını zedelemeye başlaması üzerine bu proje iptal edilmiş; ancak bu “disiplin” hamlesi tarihin en büyük stratejik ihanetini tetiklemiştir. Lavi’nin aerodinamik tasarımı, uçuş kontrol yazılımları ve gelişmiş aviyonik kodları, bugün Çin Hava Kuvvetleri’nin ana vurucu gücü olan Chengdu J-10 savaş uçağının ruhunu ve beynini oluşturmaktadır. [ 15], [16 ]
İhanet bununla da sınırlı kalmamıştır; İsrail’in gururu Python-3 hava-hava füzesi Çin’de PL-8 adıyla seri üretime geçirilmiş [17]; 1990'ların sonundaki Phalcon AWACS krizi ve 2000'lerin başındaki Harpy İHA skandalları, müttefiklik hukukunun Çin’in iştahına nasıl kurban edildiğini belgelemiştir. [ 18] İsrail, Phalcon krizinde ABD baskısıyla geri adım atsa da Çin'e ödediği yüz milyonlarca dolarlık tazminat, Çin ile yapılan gizli nikâhın Washington’un tehditlerinden daha bağlayıcı olduğunu kanıtlamıştır. Bugün Çin’in beşinci nesil hayalet uçağı J-20’de açıkça görülen F-22 Raptor ve F-35 izleri [19 ], İsrail’in ABD savunma projelerindeki derin entegrasyonunun bir meyvesidir.
İsrail’in kendisini dünyaya bir "Startup Nation" olarak pazarladığı vitrin, aslında Batı’nın siber güvenlik, Yapay Zekâ (AI) ve yarı iletken sırlarının Doğu’ya akıtıldığı devasa bir "vanadır." 2018’den sonra ABD’nin geç kalmış uyanışıyla getirdiği kısıtlamalara rağmen; Shantou’daki Guangdong Technion-İsrail Teknoloji Enstitüsü [ ] gibi yapılar üzerinden stratejik veriler Pekin’e akmaya devam etmiştir. Özellikle Pegasus gibi yazılımlar [ 20], küreselci sermaye ile Çin arasındaki "yeni nesil otokratik kontrol" mekanizmasını tahkim eden dijital bir silaha dönüştürülmüştür.

Bu ihanet, sadece yazılımlarla değil, Akdeniz’in en kritik lojistik damarlarına çöreklenerek devam etmektedir. Amerikan 6. Filosu (United States Navy) gemilerinin düzenli demirlediği Hayfa Limanı işletmesinin 25 yıllığına Çinli devlet şirketi SIPG'ye verilmesi [21 ], Çin’e Amerikan savaş gemilerinin elektronik imzalarını (SIGINT) milimetrik olarak izleme imkânı sunmuştur. Reuters ve Brookings Institution raporlarının "stratejik şok" olarak nitelediği bu tabloya; Ashdod Limanı ve Tel Aviv Metrosu (Red Line) inşası gibi ihalelerin Çin’e sunulması da eklendiğinde [ 22], İsrail’in ABD mahremiyetini "yeni patronuna" nasıl peşkeş çektiği ayan beyan ortaya çıkmaktadır.
Jeopolitik Simya ve Netanyahu’nun "Ben Çin’e Gidiyorum" Resti
Bu perspektiften bakıldığında, İran ve İsrail arasındaki kontrollü gerginlik, aslında birbirini meşruiyetle besleyen bir "Jeopolitik Oyun"dur. Bu “Jeopolitik Simya”; ABD’yi bölgede mali ve askeri olarak tüketirken, Çin’in bölgeye “adil hakem” şarlatanlığı ile yerleşmesi için gereken zemini hazırlamaktadır. Biden yönetiminin İsrail’in Çin politikasından dolayı Netanyahu’yu Kongereye davet etmemesi ve onun yerine geleneklerin aksine Cumhurbaşkanı İsaac Herzog’u tercih etmesi üzerine Netanyahu’nun sarf ettiği “Ben o zaman Çin’e gidiyorum” çıkışı [ 23], basit bir rest değildir; İsrail’in Post-Amerikan dünyaya çoktan hazırlandığının ilanıdır. Küreselci sermaye, ABD’yi stratejik bir "posa" gibi kenara iterek, "Dünya Jandarmalığı" görevini Baal’in şahitliğindeki bu teknolojik nikâh aracılığıyla Çin’e devretmektedir.

DOĞU TÜRKİSTAN – DİJİTAL KIYAMETİN LABORATUVARI VE SESSİZ İHANETİN BEDELİ

Doğu Türkistan, bugün küresel satranç tahtasının en trajik, en kanlı ve en kritik "Heartland" (Kalpgah) noktasıdır. Halford Mackinder’in jeopolitik kuramındaki o sarsıcı ifadeyle; burası Avrasya’nın kalbi, dolayısıyla dünyanın anahtarıdır. [24 ] İran semalarında kontrollü ve adeta "danışıklı" balistik füzeler patlarken ve dünya medyası hipnotize edilmiş bir iştahla gözlerini İran semalarına dikmişken, Pekin, tam da bu gürültünün sağladığı o zifiri “yıkım perdesi” arkasında sessizce Kaşgar ve Urumçi’de bin yıllık bir İslam medeniyetini kökünden kazımaktadır. Toplama kampları, devam eden sessiz soykırım, demografik müdahaleler ve asimilasyon politikaları; uluslararası denetimden tamamen bağımsız bir "kara delik" içinde, bir "kör noktada" yürütülmektedir. [25 ]

Şunu tarihin tozlu değil, taptaze kanla ıslanmış raflarına bir “kara not” olarak düşelim ki, Çin’in küresel şahlanışı; yalnızca radarlara yakalanmayan hayalet uçaklarla veya balistik füzelerle değil, insan ruhunu ve iradesini bütünüyle teslim almayı hedefleyen, modern bir “mankurtlaştırma” mekanizması olan devasa bir dijital gözetim imparatorluğuyla tahkim edilmiştir. Yüz tanıma kameralarından biyometrik veri bankalarına, yürüyüş analizi yapan sinsi yazılımlardan yapay zekâ destekli öngörü algoritmalarına kadar uzanan bu karanlık örümcek ağı; bugün tüm dünyaya ihraç edilmek üzere pusuda bekleyen o uğursuz “Vatandaşlık Skor Sistemi” [ 26] ile birleşerek, insan onurunu hiçe sayan modern bir “Dijital Baal” sistemine dönüşmektedir. Bu sistem, kurbanının sadece kanını değil; hafızasını, kimliğini ve kutsal olan her türlü bağımsız iradesini hasat eden bir dijital prangadır.

Batı Şeria’dan Urumçi’ye Uzanan Baskı Hattında Teknolojik Genetik

Uluslararası güvenlik ve savunma sanayii araştırmacıları, Doğu Türkistan’da inşa edilen bu hiper-güvenlik mimarisinin; İsrail’in on yıllardır Batı Şeria ve Gazze gibi işgal altındaki bölgelerde şehir güvenliği ve sınır kontrol sistemlerinde rafine ettiği "kontrol teknolojileriyle" sarsıcı bir "mantık ve yazılım simetrisi" taşıdığına dikkat çekmektedir. [27 ] Bu bir tesadüf değildir. İsrail’in "Güvenli Şehir" (Safe City) konsepti altında geliştirdiği ve Elbit Systems, IAI veya siber alanda NSO Group gibi yapıların dünyaya pazarladığı gözetim felsefesi; bugün Doğu Türkistan’da milyonlarca mümini açık hava hapishanesine mahkûm eden o dijital tiranlığın "kaynak kodlarını" oluşturmaktadır.

Bu, sadece ticari bir teknoloji transferi değildir; bu, otoriter bir tiranlığın, Batı’nın en ileri kontrol enstrümanlarıyla tahkim edildiği sinsi bir "Tecrübe ve Yazılım Enjeksiyonu"dur. Shantou’da kurulan Guangdong Technion-İsrail Teknoloji Enstitüsü gibi akademik maskeli yapılar, aslında bu veri ve teknoloji transferinin sivil kılıfıdır. Doğu Türkistan; işte bu iki baskıcı aklın, yani "Batı'nın işgal tecrübesi" ile "Doğu'nun materyalist tiranlığının" teknolojik nikâhından doğan Dijital Kıyamet’in yeryüzündeki ilk büyük laboratuvarıdır.

Cennetteki Nikâhın Yeryüzündeki Diyeti Olarak Diplomatik Sus Payı

Bu karanlık nikâhın yeryüzündeki en acı, en sarsıcı diyeti; Doğu Türkistan davasına karşı örülen o aşılmaz diplomatik sessizlik duvarıdır. Yahudi soykırımından (Holokost) gelen acı tecrübeyle "Bir Daha Asla!" (Never Again!) sloganını bayraklaştıran İsrail; Batı dünyasındaki diğer aktörlerin aksine, Doğu Türkistan’daki güncel soykırımı en derin sessizlikle izleyen, hatta stratejik çıkarları uğruna bu zulmü meşruiyetle besleyen sinsi bir tutum sergilemektedir. İsrail hükümetleri; Çin pazarına erişimi kaybetme korkusu, Hayfa Limanı gibi devasa altyapı yatırımları ve Pekin’in Orta Doğu’daki diplomatik ağırlığı nedeniyle, Doğu Türkistan meselesinde Çin’i doğrudan karşısına almamayı resmî bir "Devlet Doktrini" haline getirmiştir.
Bu stratejik rehinliğin ve "vicdan ipoteğinin" en somut kanıtları, Birleşmiş Milletler (BM) kürsülerinde tarihsel birer utanç vesikası olarak kayda geçmiştir:

2019 Yılı: Çin’in Uygur Türklerine yönelik sistematik baskılarını eleştiren ilk büyük ortak deklarasyon yayımlandığında; ABD, Avrupa ve müttefikleri bu metne imza atarken, İsrail bu hayati belgenin imzacısı olmaktan köşe bucak kaçmıştır. [ 28]

2020 Yılı: Uluslararası kamuoyunun baskısı artsa da İsrail, Batı dünyasının yükselen feryadına rağmen Çin’i kınayan metne imza atmayarak o meşhur "stratejik sağırlığını" sürdürmüştür.

2021 Yılı ve İhanetin İtirafı: 43 ülkenin imzaladığı en sert kınama bildirisini de imzalamayı reddeden İsrailli diplomatlar, bu utanç verici tutumu dünyanın gözünün içine bakarak şu sözlerle savunmuşlardır: "İsrail’in Çin ile ilişkilerinde dengelemek zorunda olduğu başka çıkarları var." [ 29] Bu cümle; aslında diplomatik bir lisanla, Doğu Türkistan davasının, Uygur halkının kanı ve canı üzerinden yürütülen o "teknolojik saadet zincirine" kurban edildiğinin resmî itirafıdır.
Ancak bu silsile içinde sarsıcı ve bir o kadar düşündürücü bir istisna yaşanmıştır: 2021 yılının Haziran ayında, BM İnsan Hakları Konseyi’nde Çin’e yönelik bir başka açıklama gündeme geldiğinde, İsrail bu kez Washington’un "hibe ve yardımları kesme" boyutuna varan çok sert baskısına dayanamayarak imzacı ülkeler arasına kerhen katılmıştır. Bu tekil istisna bile; İsrail’in "insan hakları" hassasiyetiyle değil, sadece iki dev güç (ABD ve Çin) arasındaki baskı mekanizmaları ve "stratejik çift taraflı ajanlık" mantığıyla hareket ettiğinin en net ispatıdır.

Daha da vahimi, bu zoraki imzaya rağmen İsrailli bazı diplomatların ve "kanaat önderlerinin", Doğu Türkistan davasını Çin’in resmî propagandası olan "Bu bir iç meseledir, radikalizmle ve terörizmle mücadele bağlamında değerlendirilmelidir" nakaratıyla savunmaya devam etmeleridir. İsrail, kendi "güvenlik" adı altındaki baskı yöntemlerini Çin’in soykırım argümanlarıyla eşitleyerek; iki tiranlık arasında ahlaki değil, materyalist bir köprü kurmaktadır. Bu söylem birliği, İsrail-Çin ortaklığının inşa ettiği bu "Post-Amerikan" düzenin vicdani iflası ve insanlık onuruna indirilmiş en ağır darbedir.
Bu stratejik sağırlık ve teknolojik suç ortaklığı, sadece kapalı kapılar ardındaki imzalarda değil; İsrail’in en üst düzey siyasi elitlerinin zihin dünyasında da sarsıcı bir karşılık bulmuştur.

Bu "Cennetteki Nikâh"ın en ürpertici ve deşifre edici anlarından biri, 2021 yılında bugün İsrail Maliye Bakanlığı koltuğunda oturan sağcı politikacı Bezalel Smotrich’in ifadeleriyle tarihe geçmiştir. Smotrich, küresel vicdanı kanatan o toplama kampları ve soykırım politikalarını eleştirmek yerine, devletlerin "güvenlik tehdidi" olarak kodladıkları toplumlara karşı alabileceği sert önlemlere "ilham verici bir örnek" olarak Çin’in Doğu Türkistan (Xinjiang) modelini işaret etmiştir. [30 ] Her ne kadar bu sözler resmi bir politika metni olarak sunulmasa da, İsrailli bir bakanın, bir halkın yok edilişini "başarılı bir güvenlik konsepti" olarak selamlaması, iki tiranlık arasındaki "ideolojik akrabalığın" ve paylaşılan baskıcı ruhun en sarsıcı belgesidir. Bu, sadece bir dış politika tercihi değil; mazlumun acısından "baskı sanatı" devşiren bir zihniyet birliğidir.
Ancak bu ihanet silsilesinin en "oportünist" (fırsatçı) perdesi, 2023 yılında başlayan Gazze savaşıyla birlikte açılmıştır.
On yıllardır Doğu Türkistan davasını Çin ile olan teknolojik ve ekonomik saadet zinciri hatırına görmezden gelen, BM kürsülerinde dilsiz kalan İsrail diplomasisi; Gazze savaşıyla birlikte sinsi bir maske değişimine gitmiştir. İsrail hükümeti ve aparatları; bir yandan Washington’a "şirin gözükerek" Gazze’deki katliamlarına sunduğu sınırsız desteği garantilemek ve Amerikan hazinesinden daha fazla askeri yardım koparmak, diğer yandan ise Çin’in Filistin devletine verdiği diplomatik desteği cezalandırmak adına; yıllardır "iç mesele" diyerek sessizce onayladıkları Doğu Türkistan’daki soykırımı bir anda "diplomatik bir sopa" olarak masaya sürmüşlerdir. [31 ]
Bazı parlamenterlerin ve diplomatların konjonktürel bir hırsla Çin’in insan hakları siciline ve Uygur soykırımına atıf yapmaya başlamaları, Doğu Türkistan davasının İsrail için asla bir "insanlık davası" olmadığını, aksine sadece Pekin’i hizaya getirmek veya Washington’un merhametini paraya tahvil etmek için kullanılan iğrenç bir "şantaj enstrümanı" olduğunu en çıplak haliyle ispatlamıştır.

Buradaki asıl trajedi ve tarihsel riyakârlık ise şudur: İsrail, Uygur halkının feryatlarını dahi Washington’un kerhen de olsa yaptığı gibi resmi bir "soykırım" deklarasyonuyla tanımaya cesaret edememiştir. Onlar için bu kutsal dava, sadece küresel bir "poker masasında" Pekin’e karşı blöf yapmak veya el yükseltmek için kullanılan geçici bir karttan ibarettir. Bu tutum; bir davanın kutsallığının, küresel güç oyunlarının kirli dehlizlerde nasıl harcandığının ve mazlum bir halkın ahının, pragmatik çıkarlar uğruna nasıl araçsallaştırıldığının en acı, en kanlı vesikasıdır. Doğu Türkistan davası, Tel Aviv için sadece kendi çıkarları daraldığında ve heybesi boşaldığında hatırlanan, miadı dolunca fırlatılıp atılacak geçici bir argümandan öteye geçememiştir.
Sonuç olarak karşımızda duran tablo şudur: Hayfa Limanı’nın karanlık sularından Şangay’as gökdelenlerine, Technion’un mahrem laboratuvarlarından Kaşgar’ın çilekeş sokaklarına uzanan bu devasa “İhanet Hattı”, İsrail-Çin ortaklığının rahminde büyütülen o uğursuz “Post-Amerikan” düzenin ana arteridir. Küresel sermaye odakları, ABD’yi stratejik bir "posa" gibi tarihin kenarına itip Çin’i yeni küresel jandarma olarak onayladığı an; Doğu Türkistan’daki Gök Bayrak, bu sinsi “Büyük Pazarlık” masasında sessizce kurban edilecektir. Zira Çin’in sunduğu ruhsuz ve otoriter disiplin modeli; küresel elitler için klasik ulus-devletlerin hukuk, demokrasi ve insan onuru gibi “stratejik ayak bağlarına” kıyasla, çok daha "verimli" ve kontrol edilebilir bir yönetim şablonu olarak görülmektedir.

Doğu Türkistan, Avrasya’nın sadece coğrafi merkezi değil; Türk dünyasının jeopolitik birliğini tamamlayan tek hayati halka ve tarih boyunca Çin yayılmacılığına karşı örülmüş en sarsılmaz settir. O, Halford Mackinder’in tabiriyle, Türk-İslam dünyasının “Özgür Kalbi” (Heartland) olmaya aday tek coğrafyadır. Bu nedenle Doğu Türkistan davası; Batı’nın kokuşmuş “Baal İblisliği” ile Doğu’nun ruhsuz “Materyalist Tiranlığı” arasında bir tercih yapmaya mahkûm bırakılmamalıdır. Küresel güçlerin sofrasında sunulan bir "meze" olmayı reddetmek, Türk-İslam aklı için artık konjonktürel bir tercih değil, ontolojik bir varoluş imtihanıdır.

TÜRK-İSLAM DÜNYASININ GEOPOLİTİK KIYAMI

İsrail-Çin ittifakı, sadece uzak bir diplomatik flört veya kâğıt üzerinde kalmış soğuk bir ticari ortaklık değildir; bu, doğrudan Orta Doğu ve Türk Dünyası’nın kalpgahı üzerinde kurgulanmış yıkıcı, asimetrik ve çok katmanlı bir projedir. Bu sinsi ortaklık, eğer bugün “stratejik kör noktalarla” geçiştirilirse; Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) birliğini, karar alma iradesini ve tarihsel misyonunu felç edecek bir “Jeopolitik Mengene”ye dönüşecektir. Bugün bu mengene, üç koldan egemenliğimizi hedef almaktadır:

  1. Ekonomik ve Teknolojik Rehinlik:
    Çin’in “Kuşak ve Yol” maskesi altında sunduğu altyapı hamleleri, sadece birer kalkınma projesi değil; Türk devletlerinin geleceğini ipotek altına alan sinsi birer Borç Tuzağı Diplomasisidir. İsrail’in siber istihbarat kapasitesi ve yapay zekâ yazılımlarıyla tahkim edilen bu yatırımlar; kritik milli sektörlerimizi "dijital birer rehine"ye dönüştürmektedir.
  2. Savunma ve İstihbaratta Stratejik Körlük:
    Batı’nın mahrem savunma sırlarının Çin’in ruhsuz tiranlığıyla harmanlanması; olası bir kriz anında Türk devletlerinin güvenlik duvarlarında İsrail-Çin anahtarıyla açılacak devasa gedikler oluşturmaktadır. Kendi sınır güvenliğimizi ve istihbarat akışımızı bu iki tiranlığın ortak yazılımlarına teslim etmek, “yazılımsal bir esareti” peşinen kabul etmektir.
  3. Diplomatik ve Jeopolitik Kuşatma:
    İsrail’in Batı başkentlerindeki lobicilik gücü ile Çin’in küresel ekonomik şantaj araçları birleştiğinde; Türk dünyası karar vericilerini tek taraflı ve teslimiyetçi adımlar atmaya zorlayan devasa bir diplomatik pres oluşmaktadır.

Beka İçin Somut Stratejik Hamleler

Bu sinsi kuşatmayı yarmak artık bir tercih değil, tarihsel bir mecburiyettir. Türk-İslam dünyası için pasif uyum sağlama devri kapanmış, her bir zerrede hissedilmesi gereken “Geopolitik Reformasyon” döneminin şafağı sökmüştür. Bu varoluş mücadelesinde, şu tarihsel adımlar bir "Kıyam Hamlesi" olarak derhal hayata geçirilmelidir:

  1. Büyük Türkistan Teknoloji Ağı:
    İsrail-Çin teknolojisinin prangalarına mahkûm kalmayacak, siber uzaydan yarı iletkenlere, savunma sanayiinden yapay zekâya kadar her hücrede "Milli ve Özgün" bir üretim kapasitesi inşa edilmelidir.
  2. Türk-İslam Dünyası Savunma ve Strateji Konseyi:
    Pentagon’un eriyen mühimmat stoklarına veya Pekin’in zehirli borç diplomasisine endekslenmeyen; siber derinlikten sınır hattına kadar her noktada ortak bilgi paylaşım ve savunma protokollerini işleten sarsılmaz bir "Güvenlik Kalkanı" kurulmalıdır.
  3. Orta Koridor: Vicdanın ve Jeo-ekonominin Manivelası:
    Çin’in küresel dünyaya açılan energy can damarı ve Avrupa’ya uzanan stratejik kapısı olan "Orta Koridor", Doğu Türkistan’daki zulmü durduracak bir jeo-ekonomik manivela olarak masaya sürülmelidir. Ticari rotaların her bir kilometresi, Uygur halkının haklerine endekslenmeli; iktisadi münasebetler, mazlumun ahını taşıyan sarsılmaz bir pazarlık gücüne dönüştürülmelidir.

Millî Şura, Gölge Kabine, Topraksız Devlet ve Diplomatik Kurumsallaşma

Doğu Türkistan davası ve diasporası, bir yandan Washington’un Çin’i çevreleme stratejisindeki geçici bir “aparat” olma, diğer yandan Pekin’in “iç mesele” yalanıyla dünyadan gizlediği bir soykırımın kurbanı olma kıskacından derhal kurtarılmalıdır. Bu kurtuluşun yegâne yolu, davanın “Türk-İslam Dünyasının Ortak Devlet Aklı” ile yeniden tahkim edilmesidir. Doğu Türkistan STK’larının parçalı yapısı; profesyonel bir "Millî Şura", sarsılmaz bir "Gölge Kabine" ve uluslararası hukuk nezdinde hükmü olan bir “Topraksız Gölge Devlet” zırhına büründürülmelidir.

Bu yüksek kurumsal irade, Birleşmiş Melinda ve Uluslararası Adalet Divanı gibi küresel mecralarda davanın yegâne, meşru ve kurumsal muhatabı olarak konumlandırılmalıdır. Gök Bayrak’ın çilesi; küresel adalet, sömürgecilik karşıtlığı (anti-kolonyalizm) ve mukaddes insan onuru kavramlarıyla yeniden harmanlanarak, sadece bir bölgenin değil, tüm insanlığın vicdanına hitap eden modern, sarsıcı ve durdurulamaz bir hakikat manifestosuna dönüştürülmelidir. Türk-İslam aklı, kendi gövdesinden koparılan bu parçayı, kağıt üzerindeki bir temenni olmaktan çıkarıp küresel sistemin merkezine "topraksız ama hükmü olan bir devlet iradesi" olarak yerleştirmelidir.

Son Söz: Gök Bayrak Manifestosu

Yüzyılın bu devasa güç mücadelesi artık sadece çelik tanklarla değil; derin diplomasiyle, deşifre edilen o karanlık ittifaklarla ve imanlı bir stratejiyle kazanılacaktır. Vakit; küresel elitlerin kendi sistemik suçlarını örtmek için çıkardığı o kanlı yangında savrulmak değil; imanı stratejiyle, öfkeyi akılla birleştirme vaktidir.
Doğu Türkistan, Avrasya’nın sadece coğrafi merkezi değil; Türk-İslam dünyasının sarsılmaz “Özgür Kalbi” (Heartland) ve Çin yayılmacılığına karşı tarihin derinliklerinden gelen en güçlü settir. İyi bilinmelidir ki; eğer bu set yıkılırsa, eğer Gök Bayrak, Kaşgar’da özgürce dalgalanmazsa, yarın ne Anadolu’nun ne de büyük Türkistan’ın kadim başkentlerinin güvenliği garanti altında olmayacaktır. Bu bir tercih değildir; bu, “Ya İstiklal Ya İzmihlal” eşiğindeki Türk-İslam aklının son çıkışı, nihai sözü olmalıdır!
Şafak; zalimin rengine, gücüne ve maskesine bakmadan adaletin mutlak burcuna yürüyenlerin, yani sadece kendi öz gücüne güvenen ve Türk-İslam dünyasını bağımsız bir irade etrafında toplayabilenlerin üzerine doğacaktır.

Vakit; Gök Bayrak’ı küresel adaletin sembolü, insanlığın son kalesi yapma vaktidir!

Kaynaklar:
1 https://www.britannica.com/event/Peace-of-Westphalia
2 https://www.justice.gov/usao-sdny/pr/jeffrey-epstein-charged-manhattan-federal-court-sex-trafficking-minors
3 https://www.lemonde.fr/en/international/article/2026/02/15/how-jeffrey-epstein-built-the-global-network-that-protected-him_6750514_4.html
4 https://www.aa.com.tr/tr/ayrimcilikhatti/ayrimcilik/abd-de-mega-group-tartismalari-neden-yeniden-gundemde/1828757
5 https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/S%C3%A2ff%C3%A2t-suresi/3913/123-132-ayet-tefsiri
6 https://www.youtube.com/watch?v=E99gFM-o3-Q
7 https://www.icmec.org/missing-children-statistics/
8 https://www.aljazeera.com/news/2023/3/10/iran-and-saudi-agree-to-restore-relations
9 https://www.wsj.com/world/middle-east/saudi-arabia-considers-accepting-yuan-instead-of-dollars-for-chinese-oil-sales-11647351541
10 https://islamansiklopedisi.org.tr/karmatiler
11 https://thediplomat.com/2017/03/israel-and-china-a-marriage-made-in-heaven-says-netanyahu/#:~:text=%E2%80%9CWe%20are%20your%20perfect%20junior,a%20marriage%20made%20in%20heaven.%E2%80%9D
12 https://www.cfr.org/articles/whats-behind-israels-growing-ties-china
13 https://jewishvirtuallibrary.org/israel-china-relations
14 https://time.com/archive/6685593/israels-secret-weapon/
15 https://www.newsweek.com/china-israel-military-technology-beijing-jerusalem-saul-eisenberg-weapons-607117
16 https://defencesecurityasia.com/en/j10-china-israel-tech-secret-role/
17 https://www.youtube.com/shorts/VXtPBs4Qspc
18 https://nationalinterest.org/blog/buzz/did-israel-transfer-military-technology-help-china-build-j-10-fighter-85491
19 https://warriormaven.com/news/china/china-j20-us-f35
20 https://www.gtiit.edu.cn/en/
21 https://www.nytimes.com/2022/12/08/us/politics/spyware-nso-pegasus-paragon.html
22 https://www.reuters.com/world/middle-east/israel-opens-chinese-operated-port-haifa-boost-regional-trade-links-2021-09-02/
23 https://www.timesofisrael.com/israel-and-china-give-each-other-a-hand-on-train-tech/
24 https://www.hrw.org/news/2019/07/10/un-unprecedented-joint-call-china-end-xinjiang-abuses
25 https://www.britannica.com/biography/Halford-Mackinder#ref96519
26 https://www.hrw.org/report/2018/09/10/eradicating-ideological-viruses/chinas-campaign-repression-against-xinjiangs
27 https://www.bbc.com/news/world-asia-china-34592186
28 https://www.amnesty.org/en/documents/mde15/6701/2023/en/
29 https://www.hrw.org/news/2019/07/10/un-unprecedented-joint-call-china-end-xinjiang-abuses
30 https://www.voanews.com/a/why-israel-and-switzerland-stayed-silent-on-uyghur-human-rights-in-china-/6297319.html
31 Haaretz: Smotrich and the Chinese Model: The Far-right's Fascination with Xinjiang
32 https://www.jpost.com/international/israel-vote-to-condemn-chinas-treatment-of-uyghurs-marks-shift-in-policy-671829

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?