Bir devlet, kâğıt üzerinde “küresel insan hakları yönetişimine kalıcı katkı” vaat ederken, aynı anda “ezelden beri kendisine tabi olduğunu” iddia ettiği bir milleti sistematik biçimde yok etmekle suçlanıyorsa, önce hangisine inanmalıyız: beyana mı, yoksa kanıta mı? Çin Halk Cumhuriyeti’nin insan hakları söylemi tam da bu soruyu dayatıyor.
Söylemin Parlak Yüzü
28 Haziran 2026 tarihli Renmin Ribao’da (Halk Gazetesi) yayımlanan ve Nankai Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma Merkezi Müdürü Chang Jian imzasını taşıyan yazı, Çin’in beşinci Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı’nı (2026–2030) övgüyle tanıtıyor. Plana göre Çin; kişilik haklarına yargısal koruma getirecek, kişilik hakkı ihlali yasakları için içtihat oluşturacak, internet çağının yeni kişilik hakkı uyuşmazlıklarına yanıt verecek; “tam süreçli halk demokrasisi” yoluyla seçme–seçilme, bilgi edinme, katılım, ifade ve denetim haklarını güvence altına alacaktır. Yazı, ayrıca şirketlerin “çevre, sosyal ve yönetişim” (ÇSY) ilkelerini benimsemesini, kurumsal insan hakları sorumluluğunu ve dijital teknolojilerle yaygınlaştırılacak bir insan hakları eğitimini öne çıkarır. Metnin can alıcı vaadi şudur: Çin, “küresel insan hakları yönetişimine” etkin biçimde katılacak ve onu daha adil, kapsayıcı bir yöne itecektir.
Chang Jian. “Çin’in İnsan Hakları Davasının Gelişmesini Yeni Bir Aşamaya Taşımak (Uluslararası Forum).” Renmin Ribao (Halk Gazetesi), 28 Haziran 2026, s. 3. — Özet: Yazı, Çin’in beşinci Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı’nı sistematik bir vizyon olarak sunar; kişilik ve siyasal hakların hukuki güvencesini, “tam süreçli halk demokrasisi” söylemini, kurumsal sosyal sorumluluğu, dijital çağ insan hakları eğitimini ve Çin’in küresel insan hakları yönetişimine “kalıcı itici güç” olarak katılma iddiasını öne çıkarır; Çin’i hak ihlalcisi değil, küresel hak savunucusu olarak konumlandırır.
Bu satırları bağlamından koparırsak kulağa makul, hatta umut verici gelir. Sorun, metnin bir devlet gazetesinde, devletin kendi vizyonunu anlatan bir “uluslararası forum” yazısında yer alması; yani karneyi yazanla karnesi yazılanın aynı olmasıdır. Bir aktörün kendi karnesini kendisinin doldurması, o karnenin geçerliliğini sağlamaz. Asıl ölçüt, bağımsız gözlemcilerin aynı dönemde ne gördüğüdür — ve onların çizdiği tablo, resmî söylemle taban tabana zıttır.
Karnenin Diğer Yüzü: Bağımsız Ölçümler
Freedom House’un Freedom in the World 2025 ve 2026 raporlarında Çin, 100 üzerinden yalnızca 9 puanla “Özgür Değil” kategorisinde; yani dünyanın en baskıcı birkaç rejimi arasında yer alıyor. Siyasal haklar puanı negatif bölgeye düşmüş; Çin yönetimindeki Tibet 0 puanla dünyanın en özgür olmayan yerlerinden biri olarak ölçülmüştür. Aynı kuruluş Çin’i, geçtiğimiz on yılda “sınır ötesi baskının en üretken faili” olarak da işaret ediyor; yani ihlaller ülke sınırlarıyla kalmıyor, diaspora da hedef alınıyor. İnternet özgürlüğünde ise Çin, on yılı aşkın süredir dünyanın en kötü koşullarına sahip ülke olarak değerlendiriliyor.
Bu ölçümler söylemle gerçek arasındaki mesafeyi somutlaştırır. Plan “din özgürlüğü” ve “etnik uyum” vaat ederken, 2024’te Doğu Türkistan’da yürürlüğe giren yeni dini düzenlemeler; dini grupların “sosyalizmin temel değerlerini uygulamasını”, ibadethanelerin “Çin özellikleri” taşımasını ve izinsiz grupların dini eğitim vermesinin yasaklanmasını emrediyor. Bu çerçeve, resmî belgelerde açıkça “Sinizasyon” (Çinlileştirme) olarak adlandırılıyor. Kâğıt üzerindeki “hak” ile sahadaki “denetim” arasındaki bu makas, eylem planının diliyle pratiği arasındaki uyumsuzluğun özetidir.
Yapısal Bir Süreklilik: 1949’dan Bugüne
Çin’de insan hakları ihlalleri yeni değil; Komünist Parti’nin 1949’da iktidarı ele geçirmesinden bu yana süreklilik gösteren yapısal bir olgudur. Ömer Kul’un Çin’de İnsan Hakları ve Hak İhlalleri adlı derlemesini değerlendiren akademik bir inceleme, bu sicili tarihsel örneklerle ortaya koyar: Karşı Devrimcileri Bastırma Hareketi (yaklaşık bir milyon ölü), Büyük Kıtlık (on milyonlarca ölü), Büyük İleri Atılım, Kültür Devrimi, 1989 Tiananmen Katliamı, Gulca olayları ve 1999’dan beri süren Falun Gong zülümü. Çin anayasasında temel hak ve özgürlükler yer alsa da bu hükümlerin pratikte “kâğıt üzerinde” kaldığı; idam, zorla çalıştırma, keyfî gözaltı, zorla kaybetme ve yüksek teknolojili gözetimin sistematik biçimde sürdürüldüğü vurgulanır. İnceleme, Mao sonrası Çin’i “otoriter” değil “totaliter” bir sistem olarak tanımlar.
Önemli olan, baskının yalnızca tek bir gruba değil, sisteme içkin olmasıdır. Aynı eser; Tibet’te manastır yıkımlarını ve zorla Çince eğitimi, Güney Moğolistan’da etnik tasfiyeleri, Hong Kong’da 2020 Güvenlik Yasası sonrası özgürlüklerin aşınmasını ve Falun Gong uygulayıcılarına yönelik zorla organ alımı iddialarını da belgeler. Böylece Uygur vakası, izole bir sapma değil; köklü bir yönetim mantığının en uç tezahürü olarak okunmalıdır. “Yeni” eylem planı, işte bu sicilin üzerine yazılmaktadır.
Uygur Vakası: Söylem ile Suç Arasındaki Uçurum
Bu sürekliliğin en ağır düğüm noktası, Doğu Türkistan’da Uygurlara yönelik politikadır. Newlines Institute ile Raoul Wallenberg İnsan Hakları Merkezi’nin Mart 2021’de yayımladığı, 50’yi aşkın uluslararası hukuk ve soykırım uzmanının imzasını taşıyan rapor, konuyu 1948 BM Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde inceleyen ilk bağımsız, hükümet dışı hukuki değerlendirmedir. Rapor, Çin’in Sözleşme’nin II. Maddesinde sayılan beş soykırım fiilinin her birini ihlal ettiği ve devlet sorumluluğu taşıdığı sonucuna varır.
Niyet ve genel plan açıktır. 2014’te başlatılan “Terörle Halkın Savaşı” çerçevesinde üst düzey yetkililer “toplanması gereken herkesi toplayın”, “köklerini ve dallarını yok edin” ve “soylarını kırın” emirlerini vermiş; Uygurları insanlıktan çıkaran bir dille tanımlamış, toplu hapsi “tümörleri yok etmeye” benzetmiştir. Rapor, bu niyetin beş ayrı fiile nasıl yansıdığını adım adım gösterir:
(a) Öldürme — önde gelen Uygur liderlerinin idam veya özellikle yaşlılarda uzun hapis yoluyla ölüme sürüklenmesi ve kamplarda toplu ölüm raporları.
(b) Ciddi bedensel/ruhsal zarar — kamplardaki “sorgu odaları”nda metal çubuklarla dayak, elektrik şoku ve kırbaç; tecavüz ve cinsel istismar; sahte infazlar, kamusal “özeleştiriler” ve hücre hapsiyle sürdürülen psikolojik işkence.
(c) Yok edici yaşam koşulları — doğurganlık çağındaki Uygurların, hane reislerinin ve toplum liderlerinin yaşanmaz koşullarda gözaltında tutulması ve toplu zorunlu çalışma programlarına aktarılması.
(d) Doğumların önlenmesi — zorla kısırlaştırma, RİA yerleştirme, kürtaj ve adet döngüsünü durduran enjeksiyonlar; bunun sonucunda Uygur nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde büyüme oranlarının sıfıra yaklaşması.
(e) Çocukların zorla nakli — her iki ebeveyninden de yoksun bırakılan çocukların devlet yetimhanelerine yerleştirilip standart Han yöntemleriyle Çince ortamda yetiştirilmesi.
Bu beş başlık tek tek bile soykırım bulgusu için yeterliyken, raporun önemi hepsinin aynı anda ve devlet eliyle işlendiğini ortaya koymasıdır.
Bu bulguyu, bağımsız ikinci bir hukuki süreç doğrular. Sir Geoffrey Nice QC başkanlığındaki Uygur Mahkemesi (Londra), hayatta kalanların doğrudan tanıklığını ve uzman delillerini dinleyerek 9 Aralık 2021’de — özellikle doğum-engelleme tedbirleri yoluyla — soykırım ve insanlığa karşı suç işlendiği sonucuna ulaştı. Mahkeme önüne; eski kamp çalışanı öğretmen Sayragul Sawutbay, kamplarda Çince ders veren Qelbinur Sidik ve hayatta kalanlar Gulbahar Haitiwaji, Tursunay Ziyawudun, Mihrigul Tursun ile Zumret Dawut gibi tanıklar; ayrıca “Sincan Belgeleri”ni çözümleyen Adrian Zenz, tarihçi James Millward ve antropolog Darren Byler gibi uzmanlar ifade verdi. Birbirinden bağımsız bu iki bulgunun aynı noktada buluşması, iddianın tek bir kaynağın “tarafı” olmadığını gösterir.
Sivil toplum ve saha kaynakları tabloyu pekiştiriyor. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın raporları, 2017 sonrasında kampların yaygınlaştırıldığını, sistematik asimilasyon ve nüfus planlama politikalarıyla bölgenin demografik yapısının tersine çevrilmeye çalışıldığını ve somut vakaları (örneğin kampta öldürüldüğü bildirilen Tursun Kaliolla’nın hikâyesi) belgeliyor. Uydu görüntülerine dayanan analizler ise binlerce — bazı tahminlere göre on altı bine yakın — cami ve kutsal mekânın tahrip edildiğini, mezarlıkların düzlendiğini ortaya koyuyor. Büyüyen akademik literatür de aynı çizgide; kitlesel gözetim, zorla çalıştırma ve üreme hakları ihlallerini bağımsız verilerle inceliyor. Kanada, ABD, Hollanda ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin parlamentoları da bu uygulamaları soykırım olarak nitelemiştir.
Pekin, ceza kamplarını “mesleki eğitim merkezleri” ve “aşırılıkla mücadele” olarak savunarak suçlamaları reddediyor. Ancak bu savunma analitik açıdan iki nedenle zayıftır. Birincisi, “terörle mücadele” çerçevesi; sakal bırakmak, başörtüsü takmak ya da yurt dışındaki akrabayla iletişim kurmak gibi davranışları gözaltı gerekçesine dönüştürecek kadar geniş tanımlanmıştır. İkincisi, doğum oranlarındaki sert düşüş ya da çocukların kurumlara nakli gibi olgular hiçbir “meslek eğitimi” anlatısıyla açıklanamaz. Bir politikayı adı değil, niyeti ve sonucu tanımlar.
Asıl Soru: Fail Nasıl “Koruyucu” Olur?
Buradan baştaki çelişkiye dönelim. Küresel insan hakları yönetişimine “itici güç” olmayı vaat eden bir devletin, aynı dönemde iki ayrı bağımsız mahkemece soykırımla ve dünyanın en düşük özgürlük puanlarından biriyle nitelenmesi basit bir tutarsızlık değildir. Bu, kavramın içinin boşaltılmasıdır. “İnsan hakları” kavramı, devleti birey karşısında sınırlamak için doğmuştu; burada ise devletin sınırsız gücünü meşrulaştıran bir vitrine dönüştürülmektedir. “Tam süreçli halk demokrasisi” gibi ifadeler; seçimin, muhalefetin ve bağımsız yargının bulunmadığı bir sistemde kavramı içeriğinden boşaltan bir dil oyunundan ibaret kalır.
Tehlike sadece içeride değil. Kendi sicilini “model” olarak sunan bir aktör, insan haklarının evrensel ölçütlerini de yeniden tanımlamaya çalışır: bireysel özgürlükler yerine “kalkınma”, hesap verebilirlik yerine “egemenlik”, evrensellik yerine “yerel özellikler” vurgusuyla, ihlalleri sorgulanamaz kılan bir söylem inşa edilir. Böylece “küresel yönetişime katkı”, normu güçlendirmek değil, normu zayıflatmak anlamına gelebilir.
Uluslararası Vicdanın Sınavı
Peki diğer devletler bunu nasıl kabul ediyor? Yanıt, ahlaktan çok çıkar hesabında yatıyor. Çin’in pazar büyüklüğü, tedarik zincirlerindeki merkezî konumu ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücü; pek çok hükümeti sessiz kalmaya ya da diplomatik örtülü bir dile itiyor. “İçişlerine karışmama” ilkesi çoğu zaman, hesap verebilirlikten kaçmanın kibar bir kılıfı olarak kullanılıyor. Böylece evrensel olduğu varsayılan insan hakları rejimi, büyük güçler söz konusu olduğunda seçici biçimde işleyen bir düzene dönüşüyor.
Oysa kanıtların ağırlığı, tutarlı bir tutum gerektiriyor: Doğu Türkistan’a bağımsız gözlemci erişimi, ihlallerden sorumlu kişi ve kurumlara hedefli yaptırımlar, zorla çalıştırmayla üretilen malların tedarik zincirinden ayıklanması ve uluslararası hukuk yollarının işletilmesi. Bu adımlar atılmadıkça, “evrensel” sıfatı kağıt üzerinde kalır; çünkü bir norm, en güçlüye uygulanamadığı anda norm olmaktan çıkar.
Beşinci Ulusal İnsan Hakları Eylem Planı’nı tanıtan yazı iyi yazılmış bir niyet beyanıdır; ama insan hakları niyetle değil, sahadaki sonuçla ölçülür. Bir belgenin “kişilik haklarına yargısal koruma” ya da “dijital çağ insan hakları eğitimi” vaat etmesi, aynı dönemde belgelenen kitlesel gözaltı, bir halkın bir kısmının öldürülmesi ve işkence görmesi, zorla kısırlaştırma ve çocukların ailelerinden koparılması gerçeğini ortadan kaldırmaz; yalnızca söylem ile uygulama arasındaki uçurumu daha da görünür kılar. Aynı takvim yılında bağımsız gözlemciler Çin’i “Özgür Değil” olarak ölçerken ve iki ayrı bağımsız mahkeme Uygurlara yönelik politikayı soykırım olarak nitelerken, bir devletin kendisini küresel hak savunucusu ilan etmesi, kavramın itibarını aşındırır. Mesele yalnızca tek bir ülkenin tutarsızlığı da değildir. Soykırımla nitelenen bir sicilin “model” olarak sunulabilmesi, insan haklarının evrensel ölçütünü içeriden gevşetme tehdidini taşır: norm, en güçlüye uygulanamadığı anda norm olmaktan çıkar. Bu yüzden gerçek ölçüt, Pekin’in ne söylediği değil; uluslararası toplumun çıkar hesapları karşısında ne yapabildiğidir. Bir failin maske takması onu koruyucu yapmaz; yalnızca maskeyi teşhir etme sorumluluğunu başkalarının omuzlarına yükler. Asıl sınav, Çin’in retoriği değil; o retoriğe rağmen gerçeği söyleyebilen — ve söylediğinin arkasında durabilen — bir uluslararası vicdanın var olup olmadığıdır.
Kaynakça
1. Chang Jian (常健). “Çin’in İnsan Hakları Davasının Gelişmesini Yeni Bir Aşamaya Taşımak (Uluslararası Forum)” / “推动中国人权事业发展再上新台阶(国际论坛).” Renmin Ribao (Halk Gazetesi), 28 Haziran 2026, s. 3.
2. Freedom House. China: Freedom in the World 2025 & 2026 Country Reports. https://freedomhouse.org/country/china/freedom-world/2026
3. Makhmadaminov, Obidjon. “Çin’de İnsan Hakları ve Hak İhlalleri” (Ömer Kul’un eserinin tanıtımı). Avrasya İncelemeleri Dergisi 12, no. 1 (2023): 95–102. https://doi.org/10.26650/jes.2023.007
4. Newlines Institute for Strategy and Policy & Raoul Wallenberg Centre for Human Rights. Uygur Soykırımı: Çin’in 1948 Soykırım Sözleşmesini İhlallerinin İncelenmesi (Türkçe çeviri). Mart 2021. https://newlinesinstitute.org/wp-content/uploads/Turkish-Translation.pdf
5. Uyghur Tribunal (Londra, başkan Sir Geoffrey Nice QC). Judgment (9 Aralık 2021) ve Evidence. https://www.uyghurtribunal.com/?page_id=16027
6. İHH İnsani Yardım Vakfı. Doğu Türkistan Raporu. https://www.ihh.org.tr/public/publish/0/26/dogu-turkistan-raporu.pdf
7. Sincan/Uygur insan hakları üzerine akademik araştırmacı profili (yayın listesi). Google Scholar: https://scholar.google.com/citations?user=ALWIr18AAAAJ




