Mir Kamil Kaşgarlı
1. Bölümü okumak için tıklayınız…
2. Bölümü okumak için tıklayınız..
3. Bölümü okumak için tıklayınız…
4. BÖLÜM: DESTANA DÖNÜŞEN BİR YENİLGİ: KANLI ORMANLARDA “DELHİ’YE YÜRÜ!”
Doğu Cephesi’nde Nazi Almanyası’nın yenilgi çanları çalmaya başladığında, Netaji Subhas Chandra Bose, çelikten iradesiyle yeni bir stratejik yol haritasını kanıyla ve ruhuyla çizmeye koyulmuştu. Avrupa’daki mücadelenin son perdeye yaklaştığını, asıl savaş meydanının, hakiki kıyametin kopacağı yerin Doğu’da, yani ana vatanı Hindistan’ın hemen yanı başında, güneşin doğduğu topraklarda olduğunu iliklerine kadar hissediyordu. Ve işte o an, tarihin en cüretkâr, en akıl almaz planlarından birini tasarladı: Almanya’da bizzat kendi elleriyle kurduğu “Özgür Hindistan Lejyonu”nu, Müttefiklerin deniz ve hava hâkimiyetindeki binlerce kilometrelik ölümcül rotayı aşarak Güneydoğu Asya’ya intikal ettirmek! Bu lejyon, orada kurmayı planladığı “Özgür Hindistan Ordusu”nun (INA) çekirdek gücü, ilk mayası olacaktı. Bu, kendi çağının mantık sınırlarını zorlayan, imkânsız denilen bir askeri harekâttı.
Hitler ile son bir kez daha masaya oturdu. Kendisinin ve Almanya’daki 4.500 kişilik Hindistan Kurtuluş Ordusu birliğinin Asya’ya nakledilmesini talep etti. Hitler, bu gözü pek liderin sarsılmaz kararlılığı karşısında talebi kabul etmekten başka çare bulamadı ve müttefiki Japonya ile bizzat temasa geçerek bu eşi benzeri görülmemiş nakil operasyonunu planladı.
Böylece Netaji, 1943’te Alman U-180 denizaltısına binerek Güneydoğu Asya’ya doğru o meşakkatli ve ölümcül seyrüsefere başladı. Her anı ölümle burun buruna geçen üç aylık bu yolculuk, bir liderin adanmışlığının anıtı gibiydi. Gündüzleri okyanusun karanlık derinliklerinde bir hayalet gibi saklanıyor, yalnızca gecenin zifiri karanlığında yol alıyorlardı. Atlantik Okyanusu’nu geçerken düşman radarlarına yakalandıklarında, ölümle aralarında sadece bir kıl payı kalmıştı. Nihayet, Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu’nu bir kılıç gibi yararak geçtiler ve Madagaskar açıklarında bir Japon denizaltısı olan I-29’a aktarıldılar. Bu tehlikelerle dolu yolculuğun sonunda, Japon işgali altındaki Singapur’a ayak bastığında, Netaji sadece bir lider değil, aynı zamanda askerlerini ateşin ortasında asla yalnız bırakmayacağını, onlara yol açmak için kendi canını hiçe sayacağını kanıyla ispatlamış bir komutandı.

Güneydoğu Asya’ya vardığında onu bekleyen ilk görev, belki de en zorlusu olan Japon hükümetini ikna etmekti. Bu, basit bir yardım talebi değil, bir milletin kaderini belirleyecek, bıçak sırtında bir diplomasi savaşıydı. Tokyo’ya giderek sadece Başbakan Hideki Tojo ile görüşmekle kalmadı, aynı zamanda Japon Parlamentosu’nda konuşma yapma şerefine nail oldu. Her adımı, her kelimesi, sarsılmaz bir özgüvenin ve 400 milyonluk Hint milletinin esir edilemez onurunun yansımasıydı.
Netaji, Japonların samimiyetine karşı temkinliydi. Onların, geçmişte Hint askerlerini kendi savaşlarında paralı asker gibi kullanma eğilimlerini biliyordu. Bu yüzden, onların karşısında dimdik durdu. Japon liderlere söylediği şu sözler, tarihin altın sayfalarına kazındı:

“Bu ordu, sizin kukla birliğiniz değil, bağımsız Hindistan’ın ta kendisidir! Bizler, sizin emrinizdeki lejyonerler değil, ortak düşmana karşı savaşan eşit müttefikler ve yoldaşlarız! Bizim gayemiz, bir sömürgeciyi bir başkasıyla değiştirmek değil, Hindistan’ın mutlak ve koşulsuz bağımsızlığını kazanmaktır! Eğer bu ilkeye kalpten inanmıyorsanız, aramızdaki iş birliğinin zerre kadar kıymeti yoktur!”
Bu sözler, elinde avucunda sadece 4.500 askeri olan bir liderin, dünyanın en büyük üçüncü askeri gücü olan Japon İmparatorluğu’na karşı kurduğu cümlelerdi. Bu ateşten kelimeler ve tavizsiz duruş, Japon hükümetini derinden sarstı. Karşılarındakinin sadece ateşli bir hatip değil, milletinin kaderini değiştirmek için hayatını ortaya koymuş, net bir vizyona ve stratejiye sahip gerçek bir devlet adamı olduğunu anladılar. Zaten birçok cephede savaşan Japonya için, Hindistan’da patlak verecek büyük bir isyanın, Britanya İmparatorluğu’nun Asya’daki hâkimiyetine ölümcül bir darbe indireceğini hesaplamak zor değildi.
Sonuç mu? Japonya, Bose’un tüm taleplerini kabul etti. Özgür Hindistan Ordusu’na silah, teçhizat ve askeri eğitim desteği vermeyi; orduyu bağımsız bir müttefik olarak tanımayı ve en önemlisi, Japonya’nın işgal edeceği Hint topraklarını derhal ve koşulsuz olarak Netaji’nin kurduğu “Geçici Özgür Hindistan Hükümeti”ne devretmeyi taahhüt etti.

Bu sözün en somut kanıtı olarak Japonya, işgal ettiği Andaman ve Nikobar Adaları’nın egemenliğini Netaji’nin geçici hükümetine devretti. Bu, tarihte eşi görülmemiş bir olaydı. Savaş henüz bitmemişken, Hindistan henüz özgürlüğüne kavuşmamışken, bir parça Hint toprağı ilk defa bir Hintli liderin yönetimine geçiyordu. Netaji, bu adalara derhal “Şahid” (Şehit) ve “Swaraj” (Bağımsızlık) isimlerini vererek, kurtuluşun artık bir hayal değil, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Bu, onun diplomatik dehasının bir şaheseriydi ve hükümetinin meşruiyetini perçinleyen tarihi bir adımdı.
Diplomasi cephesindeki zaferin ardından Netaji, tüm enerjisini askeri hazırlıklara yöneltti. Singapur’da, Japonlar tarafından esir alınmış 40 binden fazla Hint askeri, onun karşısında bitap bir halde duruyordu. Bedenleri yorgun, ruhları ise yenilginin ve esaretin ağırlığı altında ezilmişti. Kendilerini Britanya Ordusu’nun kaybetmiş bir parçası olarak görüyorlardı. Netaji’nin görevi, ruhlarındaki bu kölelik zincirini kırmak ve onları, ana vatanın özgürlüğü için canını feda edecek kahramanlara dönüştürmekti.

Her gün askerleriyle birlikte oldu, onlarla aynı karavanadan yemek yedi, dertlerini bir baba şefkatiyle dinledi. Ateşli nutuklarıyla kalplerindeki umut ateşini yeniden harladı. Onlara Britanya’nın o eski, utanç dolu üniformalarını yırttırıp attırdı; yerlerine gurur ve şerefin sembolü olan “Özgür Hindistan Ordusu”nun yepyeni üniformalarını giydirdi. Çetin ve meşakkatli talimlerle bedenlerini çelikleştirdi; vatan sevgisi ve bağımsızlık ruhuyla ruhlarını yeniden yarattı. Onun vizyonu, sadece bir ordu kurmakla sınırlı değildi; o, bütün bir milleti seferber etmeyi hedefliyordu. Bunun en parlak ispatı ise Hindistan tarihindeki ilk kadın alayını, “Rani Jhansi Alayı” nı kurması oldu. Bu, kadınların kurtuluş mücadelesindeki rolünü geri hizmetten en ön safa taşıyan devrimci bir adımdı.
Britanya’ya karşı nihai taarruzu başlatmadan hemen önce, 4 Temmuz 1944’te, Netaji Burma’da görkemli bir askeri geçit töreni düzenledi. Bu, sadece bir tören değil, bir milletin uyanışının, yeni bir ordunun doğumunun ilanıydı. Rangun şehrinin geniş meydanlarında, binlerce savaşçı çelik bir disiplinle saf tutmuştu. Gözlerinde artık korku değil, öfke ve umudun alevleri parlıyordu. Netaji, Başkomutan olarak onların karşısına geçti ve tarihe kazınan o meşhur nutkunu irad etti. Sesi bir gök gürültüsü gibi meydanı ve her bir askerin kalp damarlarını titretti:
“Dostlarım! Kardeşlerim! Bugün sizden her şeyden daha kıymetli bir şey istiyorum. Ben sizden… KANINIZI istiyorum! Çünkü özgürlüğün bedeli, sadece ve sadece kanla ödenir! Zalim düşmanlarımızın akıttığı kan nehirleri, bizden intikam bekliyor. Bizim kanımızdan başka hiçbir şey bu intikamı alamaz. Öyleyse, siz bana kanınızı verin, ben de size ÖZGÜRLÜĞÜ vadediyorum!”
Bu sözler duyulduğunda, bütün meydan “Netaji Zindabad!” (Yaşasın Netaji!) ve “Jai Hind!” (Zafer Hindistan’ın!) sloganlarıyla yeri göğü inletti. O anda onlar, artık Britanya’nın eski esirleri değil; vatanlarının hürriyeti için kanlarını sebil etmeye yemin etmiş, korkusuz ve şanlı “Özgür Hindistan Ordusu”nun neferleriydi. Bu, sadece bir ordunun değil, bir milletin ruhunun küllerinden yeniden doğuşuydu.
Burma’daki bu görkemli geçit töreni ve Netaji’nin ateşten nutku, Delhi ve Londra’daki Britanya istihbarat imparatorluğunun soğuk, taş duvarlı dehlizlerine bir gök gürültüsü gibi düştü. Başlangıçta, kibirli İngiliz bürokratlar bunu “bir avuç mağlup esirin ham hayali” diyerek küçümseseler de, ardı ardına gelen istihbarat raporları onları derin bir paniğe sürükledi. Karşılarındaki, sadece silahlı bir isyancı grubu değil; siyasi, askeri ve diplomatik olarak sistematik bir şekilde örgütlenmiş, arkasında Japonya gibi dev bir gücün durduğu, bir devletin tüm kurumlarına sahip gerçek bir orduydu. Ve en büyük kâbusları, bu ordunun başında, en tehlikeli düşmanları olarak gördükleri o adamın, Subhas Chandra Bose’un olmasıydı.

Derhal harekete geçen Britanya hükümeti, çok katmanlı bir karşı hamle planı hazırladı: Birincisi, Hindistan’daki tüm gazete, dergi ve radyoları demir bir yumrukla kontrol altına alarak Netaji ve ordusu hakkındaki her türlü haberi sansürlemek. İkincisi, onu “hain”, “faşistlerin kuklası” ve “Japonya’nın uşağı” olarak damgalayan kara propaganda kampanyaları başlatmak. Üçüncüsü, Burma sınırına en seçkin birliklerini yığarak Özgür Hindistan Ordusu’nun Hint topraklarına girişini ne pahasına olursa olsun engellemek.
Ancak Netaji, düşmanın bu sinsi planlarını önceden sezmişti. O, dönemin en güçlü teknolojik silahını, radyo dalgalarını devreye soktu. Berlin’de yayın hayatına başlayan “Azad Hind Radyosu”nun (Özgür Hindistan Radyosu) sinyalleri, Singapur ve Rangun’dan daha da güçlendirilerek Britanya istihbarat imparatorluğunun çelik duvarlarını delip geçti ve Hindistan’ın en ücra köylerine kadar ulaştı. Gecenin sessizliğinde, Hintliler evlerinin pencerelerini sıkıca kapatıp, battaniyelere sarınarak, kalp atışları eşliğinde kulaklarını radyoya dayıyor ve uzaklardan gelen o mistik sesi, liderleri Netaji’nin sesini dinliyorlardı.
Bu ses, esaret altındaki kalplere umut tohumları ekti. Gençler arasında isyan ruhu alevlendi, öğrenciler okulları bırakıp yeraltı örgütlerine katıldı, “Jai Hind!” sloganı sokakların gizli parolası haline geldi. Britanya İmparatorluğu isyancıları zindanlara atabiliyordu, ama havada yayılan bu sesi ve milyonlarca kalpte filizlenen bu umudu asla hapishaneya tıkayamazdı. Böylece Hindistan’ın kurtuluş mücadelesinin en kanlı, fakat en şanlı sayfası açılmış oldu.
Bu zaferlerin ardından sıra, asıl savaşa gelmişti. Netaji’nin ateşli çağrısına uyan Güneydoğu Asya’daki bütün Hintliler, varlarını yoklarını bu dava için feda etmeye hazırdı. Ordunun tek bir ortak sloganı vardı: “Chalo Delhi!” (Delhi’ye Yürü!). 1944 yılında Özgür Hindistan Ordusu, Japon ordusuyla omuz omuza vererek Hindistan’a doğru tarihi yürüyüşü başlattı. Eşi benzeri görülmemiş bir cesaretle savaşarak ana vatan topraklarına ayak bastılar; Imphal ve Kohima şehirlerini kuşattılar. 19 Mart 1944’te, bağımsız Hindistan’ın üç renkli bayrağı, ana vatan toprağında şan ve şerefle dalgalandı. Bu, tarihi bir andı!
Fakat ne yazık ki, kader onlara bir kez daha sırtını dönmüştü. Muson yağmurlarının getirdiği seller, salgın hastalıklar, ikmal hatlarının kesilmesi ve Britanya ordusunun ezici karşı saldırısı nedeniyle Özgür Hindistan Ordusu ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. “Delhi’ye Yürüyüş” hayali, kanlı çamurlara gömülmüştü.
Ancak bu geri çekiliş, bir yenilgi değil, bir kahramanlık destanının son perdesiydi. Imphal ormanlarında, açlıktan ve sıtmadan bitap düşmüş askerler, son kurşunlarına kadar savaştılar. Genç bir subay, ölmeden önce kanıyla bir bez parçasına şunları yazmıştı:
“Netaji, emanetinize ihanet etmedik. Son nefesimize kadar savaştık. Bedenlerimiz burada kalacak, ama ruhlarımız sizinle birlikte Delhi’ye yürüyecek. Jai Hind!”
Bu kanlı mektup Bose’un eline ulaştığında, o çelikten irade bile bu fedakârlık karşısında eriyip gitti ve gözlerinden akan yaşlara hâkim olamadı. Askerlerine şöyle seslendi: “Siz yenilmediniz. Siz tarih yazdınız! Sizin kanınızla sulanan bu topraklardan, gelecekte özgürlüğün ağacı mutlaka yeşerecektir!”
Geri çekilme yolunda bedenleri zayıflamış, ama ruhları daha da bilenmişti. Ana vatan toprağını kendi gözleriyle görmüş, havasını solumuşlardı. Bu, onlar için en büyük teselliydi. Yol boyunca yaralı yoldaşlarını sırtlarında taşıdılar, son lokma ekmeklerini birbirleriyle paylaştılar. Bu bir ordu değil, bir aileydi. Aralarındaki bu sevgi ve fedakârlık ruhu, Britanya ordusunun toplarından daha güçlüydü. Belki düşmana karşı bedenen mağlup olmuşlardı, ama insanlıklarıyla ve kardeşlikleriyle ahlaken zafere ulaşmışlardı.
(Devam edecek…)
Bu Kıssadan Doğu Türkistan Kurtuluş Hareketinin Kalbine Dikilecek Meşaleler:
25. Meşale: Stratejik Esneklik ve Coğrafi Hamle Kabiliyeti. Bir cephe kapandığında, umutsuzluğa kapılmadan yeni bir cephe açabilme sanatı. Bose, Almanya defteri kapanınca yeise düşmedi. İdeolojik saplantılara değil, milli menfaatin gerçeklerine odaklandı. Avrupa sahnesi karardığında, derhal Asya’da yeni bir şafak aradı. Doğu Türkistan davası için ders şudur: Stratejimiz tek bir devlete veya tek bir konjonktüre mahkûm edilemez. Uluslararası ilişkilerde ebedi dostluklar değil, ebedi menfaatler vardır. Bir müttefik zayıfladığında veya bir kapı kapandığında bu davanın sonu değil, yeni stratejik boşluklar arama vaktinin geldiğinin işaretidir.
26. Meşale: Sembolik Egemenliğin Gücü: Topraksız Bir Devletin Kudretini Yaratmak. Bose’un Andaman Adaları’nı alıp onlara “Şehit” ve “Bağımsızlık” isimlerini vermesi, basit bir propaganda değil, egemenliğin fiili bir ilanıydı. O küçücük toprak parçası, tüm Hint milletine özgürlüğün mümkün olduğunu gösterdi ve geçici hükümetine uluslararası bir meşruiyet kazandırdı. Biz Uygurların Diasporadaki hareketimiz, Çin’in elinin uzanamayacağı coğrafyalarda sembolik de olsa somut üsler, “kurtarılmış bölgeler” oluşturmayı hedeflemelidir. Diasporadaki yapımız, sadece zulmü anlatan bir lobi faaliyeti değil, gelecekteki bağımsız Doğu Türkistan devletinin sürgündeki bir prototipi, bir çekirdeği olarak kendini konumlandırmalıdır. Meclis, hükümet gibi kurumlar ciddiyetle işletilmeli, geleceğin anayasası, kimlik sistemi bugünden tasarlanmalıdır. Bu, uluslararası kamuoyunun gözünde bizi “mağdur bir halk” statüsünden, “egemenliğini geri isteyen ciddi bir siyasi aktör” konumuna yükseltir.
27. Meşale: Tek ve Net Hedefte Birleşen İrade: “Delhi’ye Yürü!” Sloganının Stratejik Değeri. “Delhi’ye Yürü!” sloganı, ordunun tüm faaliyetlerini tek bir noktada birleştiren stratejik bir çekim merkeziydi. Her nefer ne için savaştığını, her damla kanın nereye aktığını biliyordu. Doğu Türkistan davası da dağınık ve küçük talepler yerine, tüm enerjiyi tek bir hedefe kilitleyecek, basit, anlaşılır ve ilham verici bir nihai stratejik hedef belirlemelidir: Doğu Türkistan’ın tam ve koşulsuz bağımsızlığı! “Soykırımı durdurun” veya “insan haklarını iyileştirin” gibi talepler önemli taktik adımlar olsa da, asla nihai stratejinin yerini almamalıdır.
28. Meşale: Askeri Mağlubiyet, Ahlaki Zafer: Mücadelenin Ruhunu Yeniden Tanımlamak. Özgür Hindistan Ordusu, Imphal’da askeri olarak yenildi. Ancak onların kahramanlık ruhu ve vatan toprağına akıttıkları kan, sonrasında tüm Hindistan’ın bağımsızlık iradesini ateşledi. Britanya askeri olarak kazandı, ama siyasi ve ahlaki olarak kaybetti. Davamızda zafer, sadece toprak kazanmakla ölçülmez. Düşmanın soykırımı karşısında milli kimliğimizi, dilimizi, dinimizi ve onurumuzu korumak, başlı başına bir zaferdir. Kamplardaki bir kardeşimizin iradesinin kırılmaması, diasporadaki bir gencin kimliğine sahip çıkması, Çin’in asimilasyon politikasına karşı kazanılmış ahlaki bir zaferdir.
29. Meşale: Liderin Gözyaşı: Milletin Kalbini Sulayan Kutsal Bir Âb-ı Hayattır. Netaji’nin, kanla yazılmış mektup karşısında döktüğü gözyaşları, onun liderlik sanatının özünü gösterir. O sadece bir komutan değil, askerlerinin acısını kendi yüreğinde hisseden bir babaydı. Gerçek liderlik, emirler yağdırmakla değil, halkın fedakârlığı karşısında kendini sorumlu hissetmekle, onlarla hemhal olmakla ispatlanır. Liderlerimiz, halkın acısını sadece siyasi bir söylem olarak değil, kendi vicdanlarının bir parçası olarak görmelidir. Liderin samimi gözyaşı zayıflık değil, lider ile halk arasındaki güven bağını perçinleyen en güçlü harçtır.
30. Meşale: Kadının Gücünü Uyandırmak: Devrimin Yarısını Oluşturan Kudret. Netaji’nin “Rani Jhansi Alayı”nı kurması, kadınların kurtuluş mücadelesindeki yerinin sadece cephe gerisi olmadığını tüm dünyaya göstermiştir. Doğu Türkistan kadınları, tarih boyunca cesaret ve kahramanlık sembolü olmuştur. Bugünün mücadelesinde onları sadece zulmün pasif kurbanları olarak değil, davanın her alanında aktif özneleri, stratejistleri ve liderleri olarak konumlandırmalıyız. Milletin yarısını oluşturan kadınların kudreti olmadan hiçbir zafer mümkün değildir.
31. Meşale: Milli Birliğin Stratejik Zorunluluğu: Din, Irk ve Bölge Üstü Bir “Doğu Türkistanlılık” Kimliği. Bose’un ordusunda Hindular, Müslümanlar, Sihler omuz omuza tek bir bayrak altında savaştı. Onun kucaklayıcılığı o kadar güçlüydü ki, Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah bile, “Eğer gelecekteki Hindistan’ın başbakanı Netaji olacaksa, ayrı bir devlet kurmaktan vazgeçebilirim” demiştir. Bu, birlik ruhunun ne denli güçlü bir siyasi silah olduğunu gösterir. Doğu Türkistan davası için de milli birlik, ahlaki bir temenniden öte, hayatta kalmanın stratejik bir zorunluluğudur. Düşman bizi din, mezhep, bölge ve siyasi görüşlerle bölmeye çalışırken, biz “Doğu Türkistanlı” üst kimliği sancağı altında daha sıkı kenetlenmeliyiz. Tek kimliğimiz Doğu Türkistan Ulusu, tek hedefimiz ise tam bağımsızlıktır.

