1. Haberler
  2. Gündem
  3. 15 Temmuz Askeri Darbesinin Dini ve Siyasi Anatomisi

15 Temmuz Askeri Darbesinin Dini ve Siyasi Anatomisi

Bu makale, 15 Temmuz 2016 askeri kalkışmasının dini, politik ve sosyolojik dinamiklerini disiplinler arası bir perspektifle analiz etmektedir. Çalışma, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) salt bir cunta hareketi değil; kökleri İslam akidesi tahrifatına dayanan, küresel istihbarat servisleriyle (CIA-Mossad) ortak bir ideal ve yaşam alanlı bir bağ kuran ve sınır aşan bir casusluk şebekesi olduğunu ileri sürer. Makalede, örgütün Müslüman coğrafyalarda yükselen bağımsız İslam inkılabı fikrini boğmak amacıyla laboratuvar ortamında büyütülmüş bir truva atı olduğu araştırmalara dayanarak işlenmektedir. Ayrıca, örgütün kelime-i tevhid, fıkıh, helal-haram sınırları ve ibadet merasimleri üzerinde gerçekleştirdiği yapısal bozulmalar incelenmekte; bu durumun 2016 sonrası Türk toplumunda meydana getirdiği derin sosyolojik travmalar masaya yatırılmaktadır.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ercan Çifçi

Mukaddesatın İmhası ve Küresel Koalisyon

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’nin maruz kaldığı askeri kalkışma, ulusal güvenliğin fiziki sınırlarına yönelik konvansiyonel bir darbe teşebbüsünden ziyade, Anadolu’nun asırlık mana kalelerini içeriden çökertmeyi hedefleyen küresel bir işgal hareketinin son perdesidir. Bu topraklarda kurulan sömürgeci düzen, iddia edildiği gibi yapay fay hatları üzerinden tesadüfen gelişmemiş; daha baştan beridir Müslüman Anadolu halkını İslam’dan, kendi tarihi ve itikadi köklerinden tamamen koparmayı hedefleyen küresel bir şebeke tarafından yapılandırılmıştır.

Ancak batı güdümlü bu şebekenin ve içerideki vesayet odaklarının hesaba katmadığı şey, Anadolu insanının mayasındaki sarsılmaz direnç olmuştur. Toplum, tüm dayatmalara ve kültürel işgal operasyonlarına rağmen yeniden eski köklerine dönmeye, bağımsız bir İslami şuurla uyanmaya başladıkça küresel merkezler ve onların yerli ortakları adeta kudurmuş, paniğe kapılmıştır. Anadolu’nun bu tarihi ve yerli silkinişini, yükselen bu İslam inkılabı dalgasını konvansiyonel baskı araçlarıyla durduramayacaklarını anlayan sömürgeci akıl, saf inananları içeriden çürütecek sinsi bir panzehir imal etmiştir.

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Araştırmacı Yazar Ercan Çifçi’nin Yeni Kitabı “Büyük Doğu’nun Şafağında: 2040” Okuyucuyla Buluştu
Haberi görüntüle

İşte bu minvalde kurgulanan Fetullahçı şebeke, vatana ve devlete kastetmeden çok önce, tarihin en büyük din suikastını gerçekleştirerek Müslümanların saf akidesine ve cemaat/topluluk hakikati enerjisine ihanet etmiştir. Anadolu insanının ihlasla, Allah rızası için infak ettiği “Zekât”, “Sadaka” ve “Himmet” gibi mukaddes maddi manevi değerler, küresel finans baronlarının çarklarında eritilmiştir. Toplanan muazzam sermaye İslam coğrafyasının ve müslümanların ihyasına değil; örgüt tavanının lüks köpük partilerinde, sanatçı kılıklı seküler figürlerle “sınıf atlama” komplekslerinin tatmininde ve küresel lobi faaliyetlerinde hoyratça harcanmıştır.

Şebekenin İlk Ortaya Çıkışı (1960 – 1970’ler)

Fetullahçı şebekenin tarih sahnesine sızışı, iddia edildiği gibi taşralı ve münzevi bir vaizin şahsi dehasıyla filizlenmiş doğal sosyolojik bir dinî hareket değildir. Bu yapı, Müslüman Anadolu halkını ümmet bilincinden koparmak amacıyla sömürgeci bir akıl tarafından laboratuvar ortamında kurgulanmış teo-politik bir operasyon aparatıdır [Diyanet İşleri Başkanlığı]. Örgütün ilk hiyerarşik çarkları, tam da toplumun baskılara direnerek yerli bir şuurla uyanmaya başladığı 1960’ların ortasında İzmir’de dönmeye başlamıştır.

Örgütün resmî insan devşirme mekanizmasının ilk operasyonel üssü, İzmir’in Eşrefpaşa semtinde konuşlu Kestanepazarı Camii ve Öğrenci Yetiştirme Derneği olmuştur. 1966 yılında İzmir’e merkez vaizi olarak atanan örgüt lideri, bu derneğin bünyesindeki yurtları ve genç kitleyi birincil hedef olarak seçmiştir. Kürsülerde sergilenen ve geleneksel vaizlik üslubunun dışına taşan yapay ağlama seansları, bayılma mizansenleri ve duygu sömürüsüne dayalı kurgusal retorikler, bölge esnafını ve samimi muhafazakâr aileleri manipüle etmenin finansal ve lojistik kaldıracı haline getirilmiştir.

Çocuklara sahih Kur’an ve sünnet bilincini aşılamak yerine kendi seçilmişlik rüyalarını ve ezoterik bağlılık doktrinlerini şırınga eden vaiz, örgütün ilk gizli hücreleri olan “Nur Evleri”ni (daha sonraki kurumsal adıyla Işık Evleri) 1966 yılında Tepecik’te faaliyete geçirmiştir. Yapının İslam ile bağdaşmayan gizli bir hiyerarşi kurduğunu, çocukların zihnini “hizmetizm/mankurtlaştırma” çarklarında iğdiş ettiğini ve bir istihbarat çekirdeği oluşturduğunu erken fark eden Kestanepazarı Dernek yönetimi, 1971 yılında örgüt liderinin kurumla olan ilişiğini kesmiş ve onu dernekten kovmuştur. Ancak sinsi tohum bu süreçte toprağa bırakılmış ve yapı yer altına sızarak hücre tipi büyüme evresine geçmiştir.

Sabetaycı Oligarşi, Kasım Gülek ve Yeni Asya’dan Kopuş

Şebekenin İzmir’de dernekten kovulmasına rağmen tasfiye edilememesinin ve tam aksine devlet bürokrasisinde koruma kalkanına alınmasının arkasında, kökleri küresel sermayeye uzanan derin bir ittifak ağı bulunmaktadır. Bu gizli ortaklığın Türkiye’deki en stratejik yürütücüsü, Rockefeller Vakfı bursiyeri, NATO ve uluslararası Neo-Gladyo ağlarının Türkiye’deki en kritik aktörlerinden olan eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek‘tir. Kasım Gülek, Sabetaycı (kripto-Yahudi) aile bağları ve uluslararası networkü vasıtasıyla bu genç vaizi kanatları altına almış ve onu küresel lobilerin koridorlarına taşımıştır.

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Ercan Çifçi’den Yeni Kitap: Akıncılar – Bir 28 Şubat Romanı
Haberi görüntüle

Kasım Gülek’in referansı ve doğrudan lojistiğiyle örgüt lideri, İzmir’deki Sabetaycı kökenli eczacı Hamdi Nüzhet Çançar gibi Mason Locası üstadlarıyla irtibatlandırılmıştır. Resmî belgelere ve ifşaatlara göre örgüt lideri, 15 Mart 1967 tarihinde Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası’na (Üçgen Locası) kabul edilmiş, gizli yemin törenlerinden geçmiş ve hiyerarşiye olan sadakatinden ötürü üstün hizmet madalyalarıyla taltif edilmiştir. Kasım Gülek, bu vaizi Amerika’nın “Ilımlı İslam” ve Komünizmle Mücadele Dernekleri projelerine entegre ederek; CIA, MOSSAD ve Moon Tarikatı (Birleştirme Kilisesi) gibi sınır aşan şebekelerle doğrudan buluşturan ana köprü olmuştur. Kasım Gülek’in baldızı Aylin Rodamisli’nin Pentagon’daki subaylık kariyeri ve ABD derin devletiyle olan ilişkileri, bu hıyanet ağının lojistik güvenliğini perçinlemiştir. Bu organik ortaklığın ve tarihî vefakar sadakatin en çarpıcı teo-politik tescili, 1996 yılında Washington’da ölen Kasım Gülek’in, vasiyeti üzerine cenaze namazının bizzat örgüt lideri tarafından kıldırılması olmuştur.

Örgüt lideri, 1970’lerin ortasına kadar Said Nursi temelli geleneksel Nurcu akımların (özellikle Yeni Asya grubunun) içerisinde bir “Truva atı” gibi gizlenerek insan kaynağı devşirmiştir. Ancak küresel efendilerinden aldığı talimat ve bizzat Kasım Gülek-dönemin CHP elitleri hattından sağlanan bürokratik konfor doğrultusunda, Anadolu’da parlayan yerli, anti-emperyalist ve bağımsız İslami uyanış hareketlerini bölmek amacıyla 1970’lerin ortasında geleneksel yapılardan tamamen kopmuştur.

Geleneksel İslami yapıların aksine, ümmetin izzetini korumak ya da İslami bir şuur inşa etmek gibi bir derdi olmayan bu yeni tip hiyerarşik “şebeke”, doğrudan devletin Harbiye, Mülkiye, Adliye ve Emniyet gibi sinir uçlarını ele geçirmek üzere militarist ve casusluk tabanlı bir sızma stratejisi başlatmıştır. Soru hırsızlığı endüstrisinin ve kamusal kadroların işgal edilmesinin ilk yapısal temelleri bu 1970’li yıllardaki Sabetaycı-Mason ittifakının sağladığı dokunulmazlık zırhı altında atılmıştır.

12 Eylül’ün Dölü, 28 Şubat’ın Beslemesi

Fetullahçı şebeke, sosyolojik bir tesadüfün değil, Türkiye’nin mukaddesatçı damarını kurutmak için tasarlanmış kurumsal bir sürekliliğin ürünüdür. Bu yapı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin rahminde büyütülmüş bir çocuk, 28 Şubat 1997 İslamı Topyekun İmha darbesinin ise palazlandırıp meydanlara saldığı bir nifak ocağıdır. 12 Eylül cuntası, Anadolu solunu ve hakiki İslami uyanış hareketlerini dipçikle ezerken, bu korsan vaizin önünü kasıtlı olarak açmış, yakalama kararlarını tiyatroya dönüştürerek ona koruma kalkanı sağlamıştır. Cunta aklı, toplumu uyuşturacak ve küresel kapitalizme itaat ettirecek “Amerikan güdümlü yeşil kuşak” modelinin taşeronluğunu bu yapıya vermiştir.

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Filistin’den Anadolu’ya Zafer Coşkusu – Ercan Çifçi
Haberi görüntüle

Aradan geçen yirmi yılda kuluçka süresini tamamlayan bu canavar, 28 Şubat sürecinde gerçek misyonunu ifşa etmiştir. 28 Şubat’ın kudretli generalleri dindar halka kan kustururken, bu şebekenin lideri televizyon ekranlarından cuntaya selam durmuş, Müslümanların izzetini ayaklar altına alarak “Beceremediniz, artık çekilin” manşetleriyle meşru hükümetleri sırtından bıçaklamıştır. 28 Şubat cuntası hakiki cemaatleri, bağımsız alimleri, mücahid Müslümanları zindanlara atıp yok ederken; bu yapının okullarına, finans kurumlarına ve kadrolarına dokunmamış, aksine alan açmıştır. Katı laik batıcı Kemalist vesayetin salladığı her kırbaç, inançlı kitleleri korkutup bu kardinal modelinin “hoşgörü” maskeli şefkatli(!) kollarına sığınmaya mecbur etmiştir. Bu yönüyle yapı, Anadolu’nun bağımsız İslamî uyanışını içeriden çürütmek için devlete çökmüş cuntacılar eliyle emzirilmiş tarihsel bir hıyanet organizasyonudur.

Akidenin Laboratuvarda İğdiş Edilmesi

FETÖ’nün bir dini cemaat değil, İslam’ın bütün fikir sistemini çökertmek için tasarlanmış bir “Truva atı” olduğunun en somut delili, akide ve amelde yaptığı yapısal tahrifattır. Vatikan ve neo-muhafazakâr Amerikan düşünce kuruluşlarının stratejik ortaklığıyla yürütülen “Dinler Arası Diyalog” ve “İbrahimi Dinlerin Ortaklığı” projeleri, İslam’ın yegâne hak din olma vasfını sulandırma operasyonudur. Bu bağlamda şebeke, İslam’a giriş anahtarı olan Kelime-i Tevhid’in ikinci yarısını (“Muhammedün Resulullah”) gereksiz görerek zihinlerden sinsice kazımaya çalışmıştır. Böylece, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletini tanımayanların da kurtuluşa erebileceği yönündeki sapkın iddialarla, ümmetin sömürgeciliğe karşı en büyük direnç sancağı olan “Cihat” ve “Şehadet” kavramlarının manevi omurgası felç edilmiştir.

Bu hıyanetin resmi vesikası, örgüt liderinin 9 Şubat 1998 tarihinde bizzat Vatikan’a giderek Katolik aleminin lideri Papa II. Jean Paul‘e sunduğu utanç mektubudur. Örgüt lideri o mektupta İslam akidesini tahrif eden şu ifadeleri açıkça kullanmıştır:

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Demokrasi Çöktü Şirketokrasi Terör Estiriyor – Ercan Çifçi
Haberi görüntüle

Pek mukaddes Papa Cenapları, Papa II. Jean Paul Efendimiz… Vatikan’ın başlattığı Dinler Arası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun gerçekleşmesinde acizane payımızı sunmak üzere buradayız. İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bu yanlış anlamayı düzeltmek, Hristiyanlık dünyası ile ortak bir geleceği inşa etmek bizim en büyük vazifemizdir. Amacımız, bu diyalog köprüsüyle mukaddes gayenize hizmet etmektir.”

Bu ifadeler, İslam’ın izzetini bizzat Hristiyanlaştırma projesine bir alt iştirakçi kılma gayretidir. Örgütün Fıkhi hükümleri iptal ve ibadetleri sulandırmalı ise daha büyük bir faciadır. Örgüt, kamusal alanda deşifre olmamak adına İslam hukukunun (fıkıh) en temel emirlerini askıya almıştır. İbadetlerin gizlenmesi adına gözle namaz kılma (ima ile namaz), abdestsiz teyemmüm uydurmaları, ramazan orucunun keyfi olarak ertelenmesi ve kadın militanların başörtülerini bir inanç şuurundan çıkarıp istihbarat aparatına dönüştürmeleri, fürüattan deyip mensuplarını çıplaklaştırmaları, kadınların bir fahişe gibi bazı hakim ve bürokratların koynuna girmeleri(zina) ameli tahrifatın boyutlarını göstermektedir.

Örgütsel hedefe giden yolda içki içmek, kumar oynamak, solcu ya da Kemalist maskesi takmak (takiyye) mubah kılınmıştır. Bu durum, İslam fıkhındaki “Maslahat”kavramının şeytani bir biçimde tersyüz edilmesidir. Örgüt liderinin Müslümanların iradesini felç etmek için sarf ettiği “Cebrail parti kursa oy vermem” ifadesi, meşru siyaseti ve yerli duruşu itibarsızlaştırma gayretidir [Diyanet İşleri Başkanlığı]. Bu söylem, örgüt liderini haşa Cebrail’in de üzerinde, doğrudan ilahi yasama gücüne ortak bir “Yarı-Tanrı” figürüne dönüştürme fantezisinin teolojik yansımasıdır.

Lawrence Modeli ve Rusya’nın Teşhisi

FETÖ’nün yurt dışında açtığı ve uzun yıllar boyunca “eğitim gönüllüleri” efsanesiyle parlatılan sözde Türk Okulları, gerçekte CIA ile organik işbirliği içinde çalışan küresel istihbarat istasyonlarıdır. Bu okullarda “öğretmen” maskesiyle barındırılan diplomatik/yeşil pasaportlu Amerikan ajanları, Avrasya ve Orta Asya coğrafyasındaki nüfuzlu devlet adamlarının çocuklarını devşirerek geleceğin satılık elitlerini yetiştirmiştir.

Bu sistemin entelektüel ve operasyonel mimarı, CIA’in Milli Haberalma Konseyi eski başkan yardımcısı ve Yakın Doğu sorumlusu Graham Fuller’dır. Fuller, 1980’lerden itibaren örgüt liderini kanatları altına almış, Türkiye için kurguladığı “ılımlı İslam” projesinin ana taşıyıcısı olarak bu şebekeyi seçmiştir. Nitekim Fuller, örgüt liderinin ABD’de kalıcı oturum izni (Yeşil Kart) alabilmesi için FBI ve göçmenlik bürosuna bizzat resmi “referans mektubu” yazarak şebekeyi Amerikan derin devletinin koruması altına almıştır. Fuller’ın kurguladığı bu “ılımlı İslam” tezi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) dini-ideolojik alt yapısını oluştururken, Anadolu insanını sömürgeci batı aklına ve Siyonist projelere rıza gösteren uysal bir kitleye dönüştürmeyi amaçlamıştır.

Dünya siyasetinde bu tehlikeyi ilk fark eden ve şebekenin maskesini indiren yapı Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) olmuştur. Rus istihbaratı, 2000’li yılların hemen başında örgütün vakıf ve eğitim kurumlarının doğrudan Amerikan istihbaratı adına casusluk yaptığını, bölgedeki jeopolitik dengeleri Washington lehine bozduğunu yargı kararlarıyla tescillemiştir. Rusya, bu yapıların ulusal güvenliğe yönelik açık bir tehdit olduğunu ilan ederek tüm örgüt okullarını kapatmış ve militanlarını sınır dışı etmiştir. Bu operasyon, örgütün dindarlık iddialarının, ünlü İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence gibi tamamen “rol gereği” kurgulandığını uluslararası arenada kanıtlayan ilk büyük kırılmadır.

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Linç Kültürü Bir Çeşit Barbarlıktır – Ercan Çifçi
Haberi görüntüle

Siyonist İş Birliği ve Yargı Engizisyonunun İlk Provası

Şebekenin küresel derin devletle olan bağının en gizemli ve hassas ayağını Tel Aviv – Pensilvanya ittifakı oluşturmaktadır [Engdahl]. Örgüt, dinler arası diyalog maskesi altında, küresel Siyonist lobilerle kurumsal ortaklıklar geliştirmiştir. Örgüt liderinin ABD’deki lüks malikanesinden yönettiği bu ağ, İsrail’in Ortadoğu’daki teo-politik çıkarlarıyla kusursuz bir uyum sergilemiştir. Şebekenin, Yahudi dünyasının en güçlü ve kapalı küresel organizasyonlarından biri olan B’nai B’rith gibi Siyonist yapılarla el altından yürüttüğü temaslar, Türkiye’deki yerli ve anti-Siyonist damarı kurutma amacına hizmet etmiştir.

Bu iş birliğinin en somut yansıması, bölgesel krizlerde örgütün takındığı “İsrail merkezli” tutumdur. Mavi Marmara katliamında örgüt liderinin, şehit olan Müslüman Türk vatandaşlarını suçlayarak İsrail’i “meşru otorite” ilan etmesi, Tel Aviv’e sunulan açık bir sadakat beyanıdır. Tel Aviv’in bölgesel çıkarlarına hizmet eden en büyük operasyon ise Türkiye’nin bağımsız dış politikasını ve ekonomik hamlelerini hedef alan 17-25 Aralık 2013 Yargı Kumpası olmuştur [TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu].

Emniyet ve adliyeye sızmış örgüt militanları, Türkiye’nin Halkbank üzerinden İran ile yürüttüğü enerji ticaretini baltalamak ve küresel ambargo mekanizmalarını Türkiye aleyhine çalıştırmak amacıyla düzmece dosyalar hazırlamıştır. Bu kumpas, doğrudan seçilmiş meşru hükümeti yargısal bir darbe ile devirip, yerine Tel Aviv ve Washington’ın çizgisinden çıkmayacak uysal bir yönetim mekanizması inşa etme girişimidir. Hukuk normlarını ve istihbari yetkileri tersyüz eden bu girişim, şebekenin devlet mekanizmasını yabancı odakların adına nasıl birer kılıç gibi kullandığını tescillemiştir.

Haksız Kazanç Endüstrisi

Fetullahçı şebeke, devletin kılcal damarlarına sızarken sadece hukuku değil, ahlakı ve liyakati de tamamen askıya almıştır. Örgütün en organize ve sinsi finansal/bürokratik suç mekanizması, kul hakkı hırsızlığı üzerine kurulu soru çalma endüstrisidir. KPDS, KPSS, ALES, YGS ve en önemlisi askeri-polis okulları sınav soruları, örgütün siber hücreleri vasıtasıyla önceden ele geçirilmiş ve sadece şebekeye biat eden “robotlaştırılmış” militanlara ezberletilmiştir. Bu yolla, Anadolu’nun alın teri döken, gece gündüz çalışan milyonlarca masum evladının geleceği, kariyeri ve emeği çalınmıştır. Sınavlarda hakkı yenen nesillerin ahı üzerinde yükselen bu harami düzen, çalınan sorularla devletin en kritik makamlarına, yargı koltuklarına ve emniyet kadrolarına “çökmüştür”.

Devlet bürokrasisini tamamen bir yağma aparatına dönüştüren şebeke, elde ettiği bu kamusal güçle milletin malına, mülküne ve ticari varlıklarına çökmeye başlamıştır. Kendilerinden olmayan, himmet adı altında haraç vermeyi reddeden yerli iş adamları, şebekenin vergi müfettişleri, polisleri ve yargıçları tarafından uydurma davalar, şantajlar ve sahte mali raporlarla iflasa sürüklenmiştir. Tasfiye edilen bu şirketlerin, ihalelerin ve endüstriyel dev tesislerin üzerine örgütün paravan holdingleri ve iş adamları yerleştirilmiştir. Kamu ihaleleri, devlet teşvikleri ve arsalar, şebekenin sermaye transfer çarklarına akıtılmıştır. İnanç ve Allah rızası iddialarıyla yola çıkan bu yapı; soru hırsızlığı, gasp, şantaj ve bürokratik terör yöntemleriyle tarihin gördüğü en büyük, en ahlaksız haksız kazanç ve endüstriyel yağma imparatorluğunu kurmuştur.

Vatana ihanet ve Terör Örgütleri ile İşbirliği

Fetullahçı terör örgütü, istihbarat ve operasyon kabiliyetini devletin çıkarlarını korumak için değil, ulusal refleksleri çökertmek ve milli unsurlarını yabancı servislere tasfiye ettirmek amacıyla kullanmıştır [Polis Akademisi Yayınları]. Örgütün emniyet istihbaratındaki ve TSK içindeki elemanları, vatansever asker, polis ve korucuları terör örgütlerinin doğrudan hedefi haline getiren kirli bir “bilgi satışı” mekanizması kurmuştur.

Şebeke, Doğu ve Güneydoğu’da PKK terör örgütüne karşı amansız bir mücadele yürüten jandarma özel harekat (JÖH) ve polis özel harekat (PÖH) timlerinin gizli operasyon planlarını, intikal rotalarını ve telsiz frekanslarını kriptolu ağlar üzerinden PKK’nın dağ kadrosuna sızdırmıştır. Aktütün, Dağlıca gibi üs bölgelerine yapılan baskınlarda, şebeke mensubu subayların radarları kasıtlı olarak kapatması veya istihbarat raporlarını sümen altı etmesiyle onlarca vataon evladı şehit edilmiştir. Örgüt, sözde sahada PKK ile çatışırken masada KCK davaları üzerinden bölgedeki yerli ve devlete bağlı aşiretleri tasfiye ederek terör örgütünün önünü açmıştır.

İlginizi Çekebilir
thumbnail
Necip Fazıl ve Yeni Dostları – Ercan Çifçi
Haberi görüntüle

Şebekenin emniyet imamları, Türkiye’nin kozmik nitelikteki terörle mücadele ve istihbarat listelerini MOSSAD’a servis etmiştir [T.C. İçişleri Bakanlığı]. Bu sızıntılar neticesinde, Türkiye’nin sınır dışı operasyonlarında görevli gizli saha elemanları ifşa edilmiş ve infaz ettirilmiştir. Benzer şekilde, seküler radikalizm maskesi takan DHKP-C gibi terör örgütlerinin içine yerleştirilen şebeke elemanları, İstanbul Adliyesi’nde Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesi hadisesinde olduğu gibi, lojistik ve istihbari körlük sağlayarak kanlı eylemlerin taşeronluğunu üstlenmişlerdir.

Savunma Sanayine Suikast ve Suç Ortaklığı

Türkiye’nin askeri teknolojide dışa bağımlılığını bitirecek olan milli savunma sanayii hamleleri, şebekenin ve küresel efendilerinin her zaman öncelikli hedefi olmuştur. Özellikle ASELSAN bünyesinde milli yazılımlar, insansız hava araçları (İHA) kontrol sistemleri, tank savarlar ve şifreleme teknolojileri üzerinde çalışan dahi Türk mühendisleri ardı ardına şüpheli “intiharlarla” hayatlarını kaybetmiştir.

Hüseyin Başbilen, Halim Ünsem Ünal, Evrim Yançeken gibi kritik projelerde görev alan genç mühendislerin ölümleri, şebekenin emniyet ve yargıdaki militanları tarafından ışık hızıyla “intihar” denilerek kapatılmıştır [TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu]. Olay yeri inceleme raporları tahrif edilmiş, otopsi raporları değiştirilmiş ve deliller karartılmıştır. Bu mühendislerin yürüttüğü F-16 modernizasyon şifreleri ve milli radar projelerine ait dosyalar, şebekenin siber imamları tarafından bilgisayarlarından kopyalanarak yabancı servislere satılmıştır. ASELSAN cinayetleri, Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığını elinden almak için kurgulanmış organize bir suikastlar serisidir.

Ayrıca 2009 yılında uydurma bir “Arınç’a suikast” iddiası kurgulanarak, devletin askeri hafızası ve en mahrem savaş planlarının saklandığı Genelkurmay Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Kozmik Odası’na girilmiştir. Şebekenin militan hakimi Mustafa Bilgili eliyle günlerce kopyalanan ve devletin olası bir yabancı işgal durumunda devreye sokacağı gizli yer altı direniş unsurlarının isim listelerini içeren gizli belgeler, doğrudan CIA ve MOSSAD’a servis edilmiştir. Bu operasyon, Türkiye Cumhuriyeti devletinin savunma stratejisine vurulmuş en ağır darbelerden biridir.

Siyasi Tasfiyeler ve Muhsin Yazıcıoğlu Cinayeti

Fetullahçı Şebeke’nin yerli, bağımsız ve milli damara yönelik gerçekleştirdiği en vahşi ve kanlı operasyonlardan biri, Büyük Birlik Partisi (BBP) lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 25 Mart 2009 tarihinde Keş Dağı’nda helikopterinin düşürülmesi suretiyle suikasta kurban gitmesidir. Yazıcıoğlu, şebekenin devlet içindeki karanlık ilişkilerini, yabancı servislerle olan temaslarını ve özellikle Hrant Dink cinayetindeki örgütsel parmak izlerini fark eden, bunu devletin en üst kademelerine rapor etmeye hazırlanan yerli ve tavizsiz bir liderdi.

Yazıcıoğlu’nun helikopterinin rotası üzerindeki askeri jetlerin hareketliliği, şebekeye bağlı Hava Kuvvetleri elemanları tarafından organize edilmiştir [TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu]. Helikopterinin düştüğü bölgedeki askeri hareketlilik ve “GPS cihazlarının sökülmesi” hadisesi doğrudan şebeke militanı olan subaylar (Aydın Özsıcak ve Davut Uçum gibi daha sonra 15 Temmuz’da da rol alacak olan isimler) tarafından gerçekleştirilmiştir.

Helikopter düştükten sonra, şebekenin emniyet istihbaratındaki elemanları bilgi kirliliği üreterek arama kurtarma faaliyetlerini kasıtlı olarak sabote etmiştir [T.C. İçişleri Bakanlığı]. Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nden sahte bir istihbarat notu yayımlanarak “Yazıcıoğlu sağ kurtuldu, hastaneye götürülüyor” yalanı ortaya atılmış, bu sayede arama kurtarma ekipleri ters yönlere sevk edilerek Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının donarak şehid edilmesi garantilenmiştir. Yazıcıoğlu cinayeti, şebekenin kendisini ifşa edecek milli odakları nasıl devlet gücünü kullanarak vahşice ortadan kaldırabileceğinin en somut ve kan donduran vesikasıdır.

Gerçek Müminlere Engizisyon: Mirzabeyoğlu Kumpası

Şebeke, küresel efendilerinin Ortadoğu ve Anadolu üzerindeki emperyalist tasarımlarının önündeki en büyük engel olarak her zaman gür sesli, dik duran, anti-Siyonist ve onurlu müminleri görmüştür. Kendi teslimiyetçi, ruhsuz ve batı güdümlü din modelini egemen kılmak amacıyla, bu toprakların yetiştirdiği hakiki mücahidleri ve mütefekkirleri devlet içine yerleştirdiği emniyet-yargı cuntası eliyle imha etmeye çalışmıştır.

Bunun en dramatik ve vahşi örneği, Büyük Doğu fikriyatının özgün yürütücüsü ve İbda Mimarı mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’dur. Şebekenin yargı ve emniyete sızmış militanların dönemin laik batıcı ve kemalist cuntası ile birlikte, Mirzabeyoğlu’nu tamamen uydurma deliller ve kumpaslarla 16 yıl boyunca zindanlara mahkum etmiş, hücresinde “Telegram” adı verilen ağır psikolojik ve elektromanyetik işkencelere maruz bırakmıştır.

Bir dönem Fetullah şebekesi ile yükleri kesişmiş olan Latif Erdoğan’ın anlattıkları mevzunun nasıl bir çapta olduğunu göstermek için yeterlidir: “Salih Mirzabeyoğlu denilince hafakanları tutar, yarım saat, bazen bir saat onun aleyhinde konuşur, gıyabında her türlü hakareti yapar ancak teskin olurdu.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeye, Salih Mirzabeyoğlu yakalanıp hapse atılacak, diye çok sevinmişti. Fakat beklediği olmadı. 1991 yılında onun tutuklanmasına kadar yaşadığı süreçte hep kâbus yaşadı. Ne zaman baş başa kalsak hemen onun kendisini öldürtmek için planlar hazırladığından söz açar, bu konuda kendisine ulaşan resmi belgelerden bahsederdi. Tabii ki, bu belgelerin kendi elemanlarına hazırlattığı düzmece belgeler olduğunu ayrıca açıklamama gerek yok.

Diğer taraftan örgüt, anti-Siyonist duruş sergileyen binlerce bağımsız Müslümanı, fikir adamını ve sivil toplum liderini “Selam Tevhid / Kudüs Ordusu” gibi hayali terör örgütü torbalarına atarak yasadışı dinlemiş, hayatlarını karartmış ve onları halk nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışmıştır. Amaç nettir: Hakiki İslamî uyanışı terörize ederek yok etmek ve meydanı küresel sisteme itaat eden uyuşturulmuş bir kitleye bırakmak.

15 Temmuz Gecesi: ATM Muhafızları ve Hakiki İnkılapçılar

15 Temmuz 2016 gecesi saatler 22:30’u gösterip tanklar sokaklara çıktığında, Türkiye tarihinin en keskin toplumsal turnusol testi yaşanmıştır [TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu]. Onyıllardır bu millete fildişi kulelerinden “vatanseverlik, çağdaşlık ve ilericilik” dersi veren laik-batıcı elitler ile seküler sol camianın önemli bir kısmı, tankların önüne çıkıp vatanı müdafaa etmek yerine sokaklardaki ATM (bankamatik) kuyruklarına ve marketlere hücum etmiştir. Onların vatan sathı, banka hesaplarındaki parayı kurtarmak ve evlerinde makarna stoklayarak televizyon karşısında darbenin gidişatını izlemekle sınırlı kalmıştır.

Gecenin en sinsi kırılması ise ordu içindeki Kemalist-ulusalcı askeri kadrolarda ve adli mekanizmalarda yaşanmıştır. İşgal hareketinin ilk saatlerinde, darbe bildirisinin okunmasıyla birlikte arka odalarda Fetullahçı cunta ile sessiz antlaşmalar yapan, rüzgârın yönünü kollayan ve işgalin başarıya ulaşmasını bekleyen birçok Kemalist general ve subay mevcuttu. Bu durum sadece kışlalarla sınırlı kalmamış, darbe gecesi durum netleşene kadar askeri yargı mensupları ve bürokratik elitlerin önemli bir kısmı pozisyon almaktan kaçınarak pasif ve seyirci bir tutum sergilemişlerdir [Kriter Dergi sayı 191].

Nitekim darbe girişiminin ilk anlarında, örgütün yargı kanadının hazırladığı sıkıyönetim listelerinde kendilerine görev biçilen veya darbenin icrasını sessizce gözleyen yüzlerce askeri hakim ve savcının varlığı, bu örtülü bekleyişin boyutunu kanıtlamaktadır [Diken]. Ancak gece yarısından sonra, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla meydanlara dökülen milyonların iman gücü ve camilerden yükselen sela sesleri, darbenin matematiksel hesaplarını altüst etmiştir.

Kemalist ve ulusalcı cuntacı kadrolar, halkın sarsılmaz direnişi karşısında darbenin başarısız olduğunu ve çöktüğünü görünce hızla Fetullahçılara verdikleri el altındaki bu örtülü destekten vazgeçmişlerdir. TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu]. Kendilerini kurtarmak ve suç ortaklıklarını gizlemek adına apar topar televizyon kanallarına bağlanarak “anayasal düzen ve demokrasi” nutukları atmaya başlayan, ertesi sabah ise darbe karşıtı kahramanlık rollerine soyunan bu rüzgâr gülü cuntacılar, milletin kanıyla yazdığı hakiki inkılap destanı karşısında o gece ahlaken ve siyaseten iflas etmişlerdir. 40 yıl boyunca uyuşturulmaya çalışılan Anadolu insanı, ruhunda her daim yaşattığı İman öfkesiyle tankları durdurarak batı sömürgeciliğinin dindar maskeli en sinsi aparatını yerle bir etmiştir.

Diğer taraftan 15 Temmuz Direnişi Cumhurbaşkanı’nın çağrısıyla sokağa çıkan sivil halkın, emniyet güçlerinin ve ordu içindeki meşru unsurların ortak mücadelesiyle bastırılmış kitlesel bir direniştir.

Sokaktaki sivil direnişin sosyolojik yapısı incelendiğinde, İslami hassasiyeti yüksek olan grupların, cemaatlerin ve muhafazakar vatandaşların meydanlara inme, tankların önüne geçme ve kışla önlerinde nöbet tutma konusunda çok hızlı ve kitlesel bir mobilizasyon sağladığı görülmektedir. Bu gruplar, darbe girişimini sadece siyasi bir müdahale değil, aynı zamanda inanç özgürlüklerine ve varlıklarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak algıladıkları için en ön saflarda direnmişlerdir.

Ancak resmi veriler ve can kayıpları incelendiğinde, direnişin en büyük faturasını ve en çok kaybını emniyet teşkilatı ile sivil vatandaşlar ödemiştir:

Darbe gecesi Ankara Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı’nın bombalanması başta olmak üzere yaşanan çatışmalarda onlarca polis teşkilatı mensubu şehit olmuştur.

Köprülerde, meydanlarda ve Beştepe yakınlarında kurşunların ve bombaların hedefi olan sivil şehitler, toplumun her kesiminden (işçi, öğrenci, esnaf) gelen ve o gece herhangi bir kurumsal kimlikle değil, sivil vatandaş kimliğiyle canını ortaya koyan kişilerden oluşmaktadır

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatıyla camilerden okunan selalar, İslami hassasiyet sahibi kişilerde “cihat” ve “vatan müdafaası” bilincini tetiklemiştir. Camiler sadece sela okumakla kalmamış; hoparlörlerden yapılan anonslarla halkın hangi meydanlara, havalimanlarına veya kışla önlerine gitmesi gerektiğine dair birer yerel koordinasyon merkezine dönüşmüştür. Muhafazakar iş insanları, vakıflar ve belediyelerle koordineli çalışan İslami yardım kuruluşları; ellerindeki kamyon, tır ve iş makinelerini kışlaların kapılarına yığarak tankların çıkışını fiziksel olarak engellemiştir.

Sol, Kemalistler ve önemli bir kısım sekülerleşmiş evlerinden dışarı çıkmadılar. Farklı inanca mensup ve Türkiye düşmanlığı kanlarına işlemiş kesim ise ellerini oğuşturmakla meşgul oldular.

Darbe Sonrası Amerika, Almanya ve İsrail’e Kaçış Rotaları

15 Temmuz şafağı söküp ihanet ordusu milletin imanı karşısında bozguna uğrayınca, şebekenin tepe kadrosu, “altın nesil” dedikleri militanlarını meydanlarda bırakarak küresel efendilerinin şemsiyesi altına kaçmıştır]. Bu firar süreci, sıradan bir kaçış değil; CIA ve BND (Alman Dış İstihbarat Servisi) gibi yapıların lojistik desteğiyle gerçekleştirilen organize bir tahliye operasyonudur [T.C. İçişleri Bakanlığı]. Kaçan hainlerin sığındığı üç ana merkez, örgütün arkasındaki küresel koalisyonun da resmi coğrafyasıdır: Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve İsrail.

Başta örgüt lideri olmak üzere, şebekenin medya, finans ve istihbarat sorumluları ABD’ye sığınmıştır. Washington yönetimi, Türkiye’nin tüm hukuki iade taleplerini ve önlerine konulan yüzlerce klasörlük kesin delili bürokratik oyalama taktikleriyle reddetmiştir. Pennsylvania’daki malikane, Amerikan devletinin koruması altında, Türkiye’ye yönelik siber ve psikolojik operasyonların ana karargahı olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Almanya, darbe sonrası kaçan Fetullahçı askeri ataşelere, hakim, savcı ve emniyet müdürlerine ilk sığınma izni veren ve kapılarını sonuna kadar açan ülke olmuştur [SETA]. Berlin, Frankfurt ve Düsseldorf gibi şehirler, firari militanların koruma kalkanı haline gelmiştir. Alman hükümeti, bu eli kanlı teröristleri iade etmek bir yana, onlara sığınma statüsü vermiş, hatta kurdukları dernek ve vakıfları mali açıdan desteklemeyi sürdürmüştür.

Kamuoyunda çok fazla görünmeseler de, örgütün kozmik oda bilgilerini çalan, TSK’nın gizli yazılımlarını batıya servis eden siber ve istihbarat imamlarının önemli bir kısmı sahte kimliklerle Tel Aviv’e ve Hayfa liman kentlerine sığınmıştır [T.C. İçişleri Bakanlığı]. MOSSAD bünyesinde Türkiye masasına danışmanlık yapan bu firariler, Siyonist aklın Anadolu üzerindeki operasyonel aparatları olarak istihdam edilmiştir.

Sosyolojik Enkaz ve Yıpranan Dini Kavramlar

15 Temmuz askeri olarak püskürtülmüş olsa da, Fetullahçı şebekenin geride bıraktığı teolojik ve sosyolojik enkazın kalıcı hasarları toplumsal yapıda çok daha dramatik bir biçimde gün yüzüne çıkmıştır [Polis Akademisi Yayınları]. Örgüt üyelerinin hücre evlerinde, gizli kasalarında ve dijital arşivlerinde sakladıkları kirli çamaşırlar döküldükçe; din maskesi altında nasıl iğrenç, lağım kokan istihbarat ilişkileri yürüttükleri ve lüks, şatafat içinde seküler bir yaşam sürdükleri ifşa olmuştur.

Bu ifşaatlar, Anadolu coğrafyasının asırlık, güvene dayalı “cemaat”, “tarikat” ve “hoca” kavramlarını feci şekilde itibarsızlaştırmıştır [Polis Akademisi Yayınları, T.C. Millî Eğitim Bakanlığı]. Toplum, bu büyük ihanet travmasının ardından hakiki ve samimi olan tüm İslami yapılara karşı derin bir mesafe koymuş ve kurumsal bir şüphecilik geliştirmiştir. Bu durum, toplumun manevi bağlarında muazzam bir güvensizlik sarmalı yaratmıştır.

Samimi dini duyguların bu derece hoyratça sömürülmesi, özellikle 2016 sonrası yetişen genç kuşakta ciddi bir değer kaybına, nihilizme, deizme ve ahlaki bir erozyona zemin hazırlamıştır [T.C. Millî Eğitim Bakanlığı]. Din eğitimi alan, muhafazakâr ailelerde büyüyen gençler bile, şebekenin sergilediği o iğrenç takiyye ve “Lawrence modeli” sahtekarlığı gördükçe dini kurumlardan ve kutsallardan uzaklaşmıştır. Başörtüsünün, namazın, sadakanın ve diğer ibadetlerin aslında birer örgütsel maske, birer “rol” olarak kullanılabildiğini görmek, kitlelerin kutsala olan saflığını iğdiş etmiştir. Ortaya çıkan bu manevi boşluk, toplumsal ahlak sözleşmesini çatlatmış; bencilliğin, dünyevileşmenin ve kutsalsızlaşmanın önünü açmıştır. Mukaddesatın bir casusluk şebekesi tarafından hırpalanması, geride ordusu temizlenmiş ama inanç dünyası feci şekilde sarsılmış bir toplumsal enkaz bırakmıştır.

Genç kuşaklar nezdinde bu durum, ciddi bir “kurumsal şüpheciliğe” yol açmıştır. Yapılan saha çalışmalarında ve akademik sosyolojik raporlarda, darbe girişimi sonrasında gençlerin ezici bir çoğunluğunun “cemaat” ve “tarikat” kavramlarına karşı katı bir mesafe ve güvensizlik geliştirdiği tespit edilmiştir. Bu güvensizlik yalnızca seküler gençlikle sınırlı kalmamış, muhafazakar kimliğe sahip gençler ve hatta İlahiyat Fakültesi öğrencileri arasında bile cemaat hiyerarşilerine karşı entelektüel bir direnç doğurmuştur.

15 Temmuz öncesi ve sonrasındaki yargı süreçlerinde; KPSS, ÖSS, ALES, Askeri Liseler ve Polis Akademisi sınav sorularının yıllarca organize bir şekilde çalındığının ve belirli bir gruba mensup kişilere sızdırıldığının tescillenmesi, gençliğin “adalet ve eşitlik” inancına vurulan en büyük darbelerden biri olmuştur.

Gençler arasında, gecelerce çalışarak harcanan emeklerin, sistemin açıkları ve illegal sızmalarla nasıl hiçe sayılabileceğine dair kolektif bir farkındalık oluşmuştur. Sınavların şeffaflığına duyulan güvenin zedelenmesi, gençlikte kronik bir “hak kaybı korkusu” yaratmıştır.

Sınav adaletine ve kurumsal yapılara olan inancın sarsılması, gençleri pasif bir kabullenişe değil, alternatif çıkış yolları aramaya itmiş be eğitimli gençler arasında “beyin göçü” eğilimini kitlesel bir boyuta taşımıştır.

Sonuç

15 Temmuz, din sömürüsünün, şatafat ve lüks özlemiyle yanıp tutuşan modern Lawrence’ların, sahte yerli barışçıların ve küresel Siyonist ittifakın maskesinin tarihin önünde tamamen parçalandığı gündür. Şafak sökerken kazanılan zafer, bu coğrafyayı dini ve fiziki yönüyle teslim alacağını sanan batıya ve içerideki satılık işbirlikçilerine karşı, saf akideye bağlı Anadolu insanının onurlu, gür sesli ve İslam inkılabı ruhu ile cevap vermesidir. Ancak kazanılan bu askeri zaferin, geride bırakılan sosyolojik ve ahlaki erozyonu tamir edecek derinlikli bir dini ilmi ahlaki ve kültürel ihya hareketiyle tahkim edilmesi, Anadolu’nun geleceği için hayati bir zorunluluktur. Aksi bir durum askeri olarak başarılı olamayan ABD-İsrail ve İngiltere gibi cunta örgütleyicilerinin, gaye olarak benimsedikleri “İslamı Anadolu’dan ve Anadolu insanının ruhundan söküp atma” kavgaları başarılı olmuş görünecektir. Bu ülkenin İslama Muhatap Anlayış çerçevesinde gerçek bir kültür inkılabına ihtiyacı vardır. Kurtuluşumuzda kuruluşumuzda bu adrestedir.

Kaynakça

● T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Komuta Zinciri ve FETÖ Firarileri Raporu, 2019.

● Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İstismarının Arkasına Gizlenen Terör Örgütü FETÖ Raporu, Yayın No: 1142.

● TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Nihai Raporu, Ankara, 2017.

● SETA, “Almanya’da FETÖ Yapılanması ve Almanya’nın FETÖ Politikası”, Genişletilmiş 2. Baskı, 2018.

● Engdahl, W., “FETÖ ve CIA İttifakının Teo-Politiği”, Global Research Analizi, 2017.

● Fuller, G. E., “The Prospect for Islamic Fundamentalism in Turkey”, RAND Corporation, 1989.

● İslam Veri Merkezi (İSAM), “Salih Mirzabeyoğlu ve Selam Tevhid Kumpas Davaları Hukuki Analiz Raporu”, 2021.

● Polis Akademisi Yayınları, “Uluslararası Bir Tehdit Olarak FETÖ”, Rapor No: 18, Ankara.

● T.C. Millî Eğitim Bakanlığı, Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY Stratejik Hasar Raporu, 2016.

● Kriter Dergi, “15 Temmuz Müdafaası: Direnişin ve Bürokratik Reflekslerin Analizi”, Sayı: 291.

● Diken, “15 Temmuz İddianamesi: Askeri Yargı ve Hakîm Kadrolarının Sıkıyönetim Planlaması”, Gündem Arşivi.

 

 

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Haber Nida ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NİDAİ ile Sohbet Et

NİDAİ ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir