Yılmaz Er
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Davetli Gazetecilik, Panoptikonun Kör Noktası ve Doğu Türkistan Gerçeği

Davetli Gazetecilik, Panoptikonun Kör Noktası ve Doğu Türkistan Gerçeği

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın davetiyle Temmuz ayında gerçekleştirilen, Urumçi, Kaşgar ve İli’yi kapsayan sekiz günlük gezi üzerine kaleme alınan yazılar dizisi(¹), vakfın kendi web sitesinde de duyurulduğu üzere(²) , Doğu Türkistan’ı bir kalkınma ve modernleşme öyküsü olarak resmediyor: dev rüzgar türbinleri, çölde balık üretimi, kesintisiz otoyollar, akıllı fabrikalar. Bu görüntülerin gerçekliğini sorgulamıyoruz; sorun, bu görüntülerin, bağımsız hukuki, akademik ve gazetecilik kaydıyla hiç yüzleştirilmeden, tek başına bölgenin tamamı hakkında bir kanaat oluşturacak şekilde sunulmasıdır. Aşağıdaki satırlar, o gezi yazılarının üzerinden geçtiği güzergahı değil, es geçtiği güzergahı konu ediniyor.

 

Bu tür gezilerin kendine özgü bir adı var: ‘davetli gazetecilik’ (junket journalism / guided-tour journalism). Kavram, bir devletin ya da devlete yakın bir kurumun, yabancı ya da yerli basın mensuplarını masrafları karşılanmış biçimde davet edip, önceden kurgulanmış bir güzergah üzerinden gezdirmesini tanımlar. Bunun kökleri, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin yabancı gazetecilere gösterdiği ‘Potemkin köyleri’ pratiğine kadar uzanır: bir bölgenin en iyi, en düzenli, en ‘sunulabilir’ kesimini sahneleyip, ziyaretçinin oradan hareketle bütünü hakkında bir kanaate varmasını sağlamak. Davetli gazeteciliğin kritik özelliği, kendini bir yalan olarak sunmamasıdır — gösterilen fabrika gerçekten çalışıyor, gösterilen cami gerçekten açık olabilir. Sahtelik, tekil sahnelerde değil, o sahnelerin bütünü temsil ettiği varsayımındadır. Bu formatta gazeteci, haberin öznesi değil, davet eden kurumun mesajını taşıyan bir kanal konumuna indirgenme riskiyle karşı karşıyadır; çünkü gündemi, kaynağı, erişimi ve hatta çeviriyi belirleyen taraf, haberin konusu olan devletin kendisidir.

 

Meselenin başlangıç noktası, bizzat gezinin kendisinin nasıl kurgulandığıdır. Bir gezi programının güzergahını, görüşülecek kişileri ve erişilebilecek mekânları belirleme yetkisi tamamen ev sahibi kurumdadır; bu, gazetecilik metodolojisinde ‘seçilim yanlılığı’ olarak adlandırılan bir sorunu doğurur — örneklemi araştırmacı değil, incelenen özne seçmiştir. Doğu Türkistan’a dair gezi yazılarında güney bölgenin kırsal ilçelerine, iddia edilen eski ceza kamp alanlarına ya da hazırlıksız bir sokak röportajına dair herhangi bir girişimin izine rastlanmıyor; görüşülen isimler -bir dış ilişkiler temsilcisi, bir cami imamı, yerel yetkililer- devlet onaylı kurumsal pozisyondaki kişiler. Refakatçi ya da çevirmen eşliğinde yapılan her görüşme, kaynağın kendiliğinden ve baskısız konuştuğu varsayımını zayıflatır; gözlem altındaki bir ortamda verilen yanıtların sansürden tamamen arınmış olduğunu varsaymak metodolojik bir saflık olur. Sekiz günde dört şehri kapsayan, büyük ölçüde çevirmen aracılığıyla yürütülen bir program da, sosyal bilimlerin saha araştırması için önerdiği haftalar süren, yerel dilde iletişim kurulan, tekrarlı ziyaretlere dayanan standardı karşılamaktan uzaktır.

 

Bu erişim kısıtının en çarpıcı sonucu, gezi metinlerinde 2017’den bu yana belgelenen kitlesel gözaltı kampları meselesine hiç yer verilmemesidir. Human Rights Watch’ın 2021 tarihli kapsamlı raporu(³) , Çin hükümetinin Uygur ve diğer Türk kökenli Müslüman halkları hedef alan uygulamalarını insanlığa karşı suç kapsamında değerlendiriyor; rapor kitlesel keyfi gözaltı, işkence, zorunlu siyasi endoktrinasyon ve kapsamlı gözetim uygulamalarını ayrıntılı biçimde belgeliyor(⁴). Raporun başlığı bile -‘soylarını kır, köklerini kır’- meselenin münferit gözaltı vakalarından ibaret olmadığını, kimlik ve nesiller arası aktarımı hedef alan sistematik bir politikayı işaret ettiğini gösteriyor. Çin’in resmi söylemindeki ‘mesleki eğitim ve öğretim merkezleri’ tanımı ile sızdırılan resmi belgelerde (Şincan Polis Dosyaları, Karakaks Listesi gibi) ortaya çıkan tablo arasındaki fark, yalnızca adlandırmadan ibaret değil; giriş-çıkışın kişinin iradesine mi yoksa devlet kararına mı bağlı olduğu, tesisin fiziki güvenlik standardı, kalış süresinin kim tarafından belirlendiği gibi somut noktalarda ayrışıyor. Gezi yazılarındaki ‘güvenlikçi politikalar’ ifadesi, bu ölçeği karşılamayan, oldukça yumuşatılmış bir özetleme; kamera yoğunluğu, biyometrik veri toplama, düzenli ev ziyaretleri, göçmen Han kadrolarının Uygur hanelerinde ‘akraba’ sıfatıyla konaklaması gibi somut uygulamalar gezi boyunca ne sorulmuş ne de gözlemlenmiştir. Uygur İnsan Hakları Projesi’nin (UHRP) yıllardır sürdürdüğü belgeleme çalışması(⁵) , bu uygulamaların münferit değil, sistematik ve kurumsallaşmış bir gözetim mimarisinin parçası olduğunu; gözetimin kamp dışına, günlük hayatın en sıradan alanlarına kadar uzandığını gösteriyor(⁶).

 

Panoptikon olarak Doğu Türkistan

 

Bu gözetim mimarisinin ölçeğini kavramak için, felsefeci Jeremy Bentham’ın 18. yüzyıl sonunda tasarladığı, filozof Michel Foucault’nun modern disiplin toplumlarını çözümlemek için ödünç aldığı bir kavrama başvurmak yerinde olur: Panoptikon(⁷). Panoptikon, mahkûmların merkezi bir gözetim kulesinden her an izlenebildiği, ama kendilerinin izlenip izlenmediğini asla bilemedikleri dairesel bir hapishane tasarımıdır. Bentham’ın öngördüğü asıl etki, fiziksel gözetimin kendisinden çok, gözetimin içselleştirilmesidir: mahkûm, izlendiğinden emin olamadığı için sürekli izleniyormuş gibi davranır ve kendi kendini denetlemeye başlar. Foucault, bu modeli hapishane duvarlarının ötesine taşıyarak, modern devletlerin nüfuslarını benzer bir ‘görünür ama doğrulanamaz’ gözetim ilişkisiyle disipline ettiğini öne sürmüştür.

 

Doğu Türkistan’a dair bağımsız belgeler, bölgeyi bu tanıma harfiyen uyan bir ‘açık hava hapishanesi’ne dönüştüren bir teknik altyapıyı ortaya koyuyor. Human Rights Watch’ın 2019 tarihli, bölge polisinin kullandığı mobil uygulamayı tersine mühendislikle çözümlediği raporu(⁸) , ‘Birleşik Ortak Operasyonlar Platformu’ (IJOP) adlı sistemin, akıllı telefon kullanımını bırakma, komşularla ‘yeterince’ sosyalleşmeme ya da camiye ‘aşırı’ bağış toplama gibi tamamen yasal davranışları dahi şüpheli olarak işaretleyip yetkililere bildirdiğini belgeliyor. Yüz tanıma kameraları, kontrol noktaları, biyometrik veri toplama istasyonları ve ev içi ziyaretlerle beslenen bu sistem, bölge genelinde -raporun kendi ifadesiyle- bir dizi ‘görünmez veya sanal çit’ örüyor. Sonuç, Bentham’ın kulesinin fiziksel bir hapishaneye değil, milyonlarca insanın (Uygur ve diğer Türk halklar) yaşadığı koca bir coğrafyaya ölçeklenmiş hâlidir: kişi kameranın kendisini o an çektiğini bilemez, ama kayda geçtiğini varsaymak zorundadır; bu da davranışın, konuşmanın, hatta ibadetin kendiliğinden değil, gözetim ihtimaline göre şekillenmesine yol açar.

 

Bu noktada, davetli gazetecilik ile panoptik yapı arasındaki bağlantı doğrudan kurulabilir. Bir gazetecinin görevini yapabilmesi, kaynağının konuşurken gözetlenmediğine, ya da en azından o konuşmanın sonucunda bir bedel ödemeyeceğine dair asgari bir güvenceye dayanır. Sürekli izlenme ihtimalinin herkesi kendi kendini sansüre yönelttiği bir ortamda, bu güvence yapısal olarak yok sayılmış demektir: sokakta yaklaşılan sıradan bir vatandaş, kameranın ya da bir yakının bunu rapor edebileceği ihtimaliyle, gerçek düşüncesini değil, söylemesi güvenli olanı söyler. Bu da ‘serbest röportaj’ kavramını, otoriter olmayan bir ülkede taşıdığı anlamdan koparır. Dolayısıyla mesele yalnızca gezinin refakatli ve kısıtlı olması değildir; refakatsiz bırakılsa dahi, panoptik bir ortamda toplanan ifadelerin özgür irade ürünü olup olmadığını bilmenin mümkün olmamasıdır. Bu da bizi, rahatsız edici ama kaçınılmaz bir sonuca götürüyor: tek parti yönetimindeki, muhalefetin ve bağımsız yargının bulunmadığı otoriter bir devletin, nüfusunun tamamını bu yoğunlukta izlediği bir bölgede, klasik anlamda -kaynağın özgürce konuştuğu, mağdurun bedel ödemeden tanıklık ettiği- bir gazetecilik pratiği yürütmek yalnızca zorlaşmış değil, yapısal olarak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Bu imkânsızlık, gezi yazarlarının kişisel başarısızlığı değil, ortamın kendisinin dayattığı bir sınırdır; ama tam da bu yüzden, o ortamda toplanan izlenimlerin ‘saha araştırması’ olarak sunulması, okuyucuya karşı daha da büyük bir sorumluluk gerektirir.

 

Ekonomik anlatının bir diğer boşluğu, ‘akıllı fabrikalar’ ve ‘istihdam’ söyleminin arkasında yatan emek rejimidir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün ve çok sayıda tedarik zinciri araştırmasının belgelediği zorla/nakil işçilik iddiaları, işçilerin bu tesislere kendi iradeleriyle mi yoksa devlet destekli nüfus transfer programları çerçevesinde mi yerleştirildiği sorusunu gündeme getiriyor. HRW’nin raporu, bu transfer programlarının çoğunlukla gönüllülükten çok idari baskı ve siyasi ‘iyi hal’ göstergesi olarak işlediğine, işçilerin kota temelli listelere yerleştirildiğine ve reddetme durumunda ailelerin siyasi ‘güvenilirlik’ notunun olumsuz etkilendiğine dair kapsamlı belge sunuyor(⁹) . Bu tablo, gezi metinlerindeki ‘otomasyona dayalı üretim bantları sayesinde maliyetlerin minimuma indirildiği’ övgüsüyle doğrudan geriliyor; maliyet düşüşü ile Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırılan Uygurların haklarının olması bir yana modern kölelik içinde çalıştırılması arasındaki ilişki hiç sorgulanmadan, yalnızca verimlilik başarısı olarak sunulan bir anlatı, ekonomik gerçekliğin sadece yarısını aktarır. Övgüyle aktarılan ‘kişi başı milli gelir 13 bin dolar’ rakamının da bölge geneline mi yoksa esas olarak Han göçmen nüfusun yoğunlaştığı kentsel-sanayi bölgelerine mi ait olduğu, Uygur ağırlıklı kırsal bölgelerle bir karşılaştırma sunulup sunulmadığı belirsiz kalıyor; bir ortalamanın altındaki eşitsizliği gizleme potansiyeli, temel istatistik bilgisinin bir parçasıdır.

 

Demografik ve kültürel politikalar cephesinde durum daha da ağır. Doğu Türkistan’da 2017 sonrasında belgelenen keskin doğum oranı düşüşü, zorla kısırlaştırma ve rahim içi araç takma iddiaları, Uygur Mahkemesi’nin soykırım bulgusunun tam merkezinde yer alıyor(¹⁰) : mahkeme, doğumları önlemeye yönelik tedbirlerin bölgedeki nüfusun önemli bir kısmını yok etme kastıyla uygulandığı sonucuna makul şüphenin ötesinde varmıştı(¹¹) . Bu bulgu, Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin ikinci maddesindeki beş yasaklı eylemden birine, yani ‘gruba yönelik doğumları önlemeye yönelik tedbirler’e dayanıyor; meselenin hukuki ağırlığı sıradan bir nüfus politikası tartışmasının çok ötesinde. Resmi Çin istatistiklerinin kendisi bile 2015-2018 arası dönemde Doğu Türkistan’daki doğum oranlarında ülke ortalamasının çok üzerinde bir düşüş gösteriyor. ‘Okullarda Uygurca öğretiliyor’ ifadesi de benzer bir sorgulanmamışlık taşıyor; bağımsız kaynaklar eğitim dilinde Çince’nin giderek zorunlu hale geldiğini, iki dilli eğitim modelinin fiilen tek dilli bir modele dönüştüğünü belgeliyor.

 

Aile birliği sorunu ise en kolay doğrulanabilir eksiklerden biri, çünkü bu tanıklıkları toplamak için Doğu Türkistan’a gitmeye dahi gerek yoktu: Türkiye’deki Uygur diasporası yıllardır akrabalarına ulaşamadığını, kayıp yakınlarının akıbetini bilmediğini anlatıyor.

 

Din ve kültürel miras konusunda da benzer bir tek-taraflılık göze çarpıyor. ‘Camiler açık, ibadete engel yok’ gözlemi, bağımsız uydu görüntüsü analizlerinin belgelediği cami yıkımları ve dönüştürmeleriyle (yüzlerce caminin kapatıldığı veya turistik/işlevsiz hale getirildiği iddiaları) yan yana konduğunda çelişkili görünüyor. Tek bir caminin ziyaret edilip açık bulunması, ‘tek vaka genellemesi’ hatasına düşmeden bölgenin genel dini özgürlük durumuna dair bir sonuç çıkarmaya yetmez; ziyaret edilen caminin cemaat yoğunluğu, günlük namaz katılımı, imamın devletle ilişkisi gibi ayrıntılar sorgulanmadan, o caminin gerçek bir ibadet mekânı mı yoksa turist gösterimine yönelik bir vitrin mi olduğu belirlenemez. Kaşgar eski şehrinin yıkılıp ‘restore’ edilerek yeniden inşası da yalnızca turistik bir cazibe unsuru olarak sunuluyor; oysa bu, kültürel miras uzmanlarının belgelediği bir otantik doku kaybı tartışmasının konusu ve o mekânı yüzyıllardır kullanan topluluğun kendi tarihiyle kurduğu ilişkinin biçimini de değiştiriyor.

 

Tüm bu eksik başlıkların üzerini örten ortak bir söylemsel çerçeve var: ekonomik büyüme ve altyapı başarı öyküsünün, Doğu Türkistan’daki insanlık dışı suçlarının önüne geçecek biçimde baskın bir anlatı olarak kullanılması. Siyaset biliminde ‘performans meşruiyeti’ olarak adlandırılan bu strateji kendi başına bir yalan üretmez, ama ekonomik başarıyı insanlık dışı suçların ‘karşı argümanı’ gibi sunmak mantıksal olarak geçersiz bir çıkarımdır; tarihte pek çok otoriter rejim, en yüksek ekonomik büyüme hızlarını en ağır iç baskı dönemleriyle eşzamanlı yaşamıştır. Gezi metinlerinde aktarılan ‘dünyada neler olup bittiğinden daha çok, ülkemizin güçlü olmasına odaklanmış durumdayız’ sözü de bu çerçevede okunmalı: bu ifade uluslararası eleştirilere karşı bir savunma stratejisi olarak işlev görüyor olabilir, ama metinlerde bu olasılık hiç tartışılmadan bir bilgelik cümlesi gibi aktarılıyor. Bir haberci, resmi bir yetkilinin sözünü doğrudan bir hakikat beyanı gibi aktarmak yerine, o sözün hangi bağlamda ve hangi amaçla söylendiğini de okuyucuya sunmakla yükümlüdür; aksi hâlde haber metni, bir söylemin taşıyıcısına dönüşür.

 

Gezi yazarlarının gözlemleri, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin, Uluslararası Af Örgütü’nün, Uygur Mahkemesi’nin(¹²)  ve UHRP’nin ürettiği raporlarla, ayrıca sızdırılan resmi Çin belgeleriyle karşılaştırılmadan, tek kaynaklı bir resmi anlatı olarak sunulmuş görünüyor. Bilimsel araştırma yönteminde ‘üçgenleme’ olarak adlandırılan ilke, bir bulgunun güvenilirliğinin birden fazla bağımsız kaynak tarafından doğrulanmasıyla arttığını söyler. Uygur Mahkemesi’nin kanıt havuzu, HRW’nin saha araştırması ve UHRP’nin süregelen izleme çalışması, birbirinden bağımsız üç ayrı metodolojiyle aynı yönde bulgulara ulaşıyor: kitlesel gözaltı, zorla çalıştırma, demografik müdahale ve kültürel asimilasyon, etnik ve kültürel soykırımların hepsi, farklı araştırma ekipleri, farklı zaman dilimleri ve farklı kanıt türleri üzerinden birbirini destekliyor. Bir gezi yazısının bu üçgenleme sürecine hiç girmeden, tek kaynaklı gözlemi nihai gerçek gibi sunması, gazetecilik biliminin doğrulama standardını karşılamıyor; ’44 havalimanı, 254 akıllı fabrika, günde 3 bin araba ihracatı’ gibi rakamlar resmi kaynaklardan aktarılırken, aynı titizlik insan hakları iddiaları için gösterilmiyor.

 

Bütün bu eksik başlıklar, aslında birbirinden kopuk değil; tek bir zincirin halkaları. Erişim kısıtlı olduğu için kamplar görünmüyor, kamplar görünmediği için zorla çalıştırma sorgulanmıyor, zorla çalıştırma sorgulanmadığı için ekonomik başarı anlatısı bütün olarak kabul ediliyor, ekonomik başarı anlatısı bütün olarak kabul edildiği için de karşılaştırmalı doğrulamaya ihtiyaç duyulmuyor. Bu zincirin kırılması için gereken şey karmaşık değil: çoklu kaynak kullanımı, bağımsız doğrulama ve gözlemcinin kendi konumunu -erişim kısıtları, refakat koşulları, görüşme seçimleri- açıkça beyan etmesi. Bir metnin sonunda ‘bu gezi Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın davetiyle, resmi refakatçiler eşliğinde gerçekleştirilmiştir ve bağımsız erişim mümkün olmamıştır’ şeklinde bir açıklayıcı not bulunması bile, okuyucunun metni doğru bir çerçevede değerlendirmesine yardımcı olurdu. Bu notun yokluğu, metni olduğundan daha kapsamlı ve tarafsız bir saha araştırması gibi göstermeye yol açıyor; niyet ne olursa olsun, bu okuyucuya karşı yanıltıcı bir çerçevedir.

 

Doğu Türkistan’daki otoyollar, rüzgar türbinleri ve lojistik merkezleri muhtemelen gerçek ve etkileyici. Ama bir bölgenin gerçekliği, sadece otobüs camından görülenlerden ibaret değildir; kamplarda kaybolan akrabaları olan, konuşamayan, röportaj veremeyen insanların hikâyesi de o gerçekliğin bir parçasıdır. Bağımsız bir Londra mahkemesinin makul şüphenin ötesinde vardığı sonuçlar, BM’nin insanlığa karşı suç değerlendirmesi ve yıllara yayılan belgeleme çalışmaları aynı yönde birikirken, bir davetli gezinin izlenimlerini bunların karşısına dengeleyici bir kaynak gibi sunmak, gazetecilik değil, tek tarafı bir anlatının nakli olur.

 

“Saymaz” Doğu Türkistan’da Gerçekleri Yok Saydı

 

Saymaz, Türkiye’de yıllardır adli vakaları, gözaltı süreçlerini ve “hak ihlallerini” didik didik eden, bu alandaki ısrarlı takibiyle tanınan bir isim. Aynı gazetecinin, Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın davetiyle 12-19 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen Doğu Türkistan gezisi dönüşünde paylaştığı izlenimler ise, kendisinden alışılan sorgulayıcı tonu taşımıyor. Saymaz’ın ‘camiler açık, ibadetler engellenmiyor’, ‘okullarda Uygurca öğretiliyor’ gibi ifadelerle özetlediği tablo, gezi programının kendisi kadar, gezinin nasıl kurgulandığına dair de bir ipucu veriyor: sekiz günlük, önceden belirlenmiş bir güzergah, resmi refakatçiler eşliğinde yapılan görüşmeler ve devlet onaylı kişilerle sınırlı temas.

 

Asıl dikkat çeken nokta, meslekî tutarlılık sorunudur. Türkiye’de bir gözaltı haberini işlerken kaynak çeşitliliğini, mağdur tanıklığını, resmi açıklamayla saha gerçekliği arasındaki farkı arayan bir gazetecinin, aynı standardı Doğu Türkistan’da uygulamaması, kasıtlı bir yalan söylemekten çok, davetli-gezi formatının ve yukarıda tarif edilen panoptik ortamın doğal bir sonucu olarak da okunabilir — ama bu, sonucu değiştirmiyor: resmi anlatı, bağımsız doğrulama olmadan aktarılmış oluyor.

 

Bunu söylemek, Saymaz’ın kötü niyetli olduğunu iddia etmek değildir. Sorun kişisel değil, yapısaldır: davet eden kurumun belirlediği güzergahta, davet eden kurumun sunduğu kaynaklarla ve gözetim altındaki bir toplumda üretilen bir metin, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ‘saha araştırması’ standardını karşılayamaz. Bir gazetecinin kendi mesleki kimliğiyle en çok övündüğü nokta -gerçeği sorgulamak- tam da bu noktada sınanıyor; ve bu sınavın sonucu, okuyucunun kendi başına, Uygur Mahkemesi’nin kararını ya da UHRP’nin raporlarını okuyarak tamamlaması gereken bir boşluk bırakıyor.

Dipnotlar:

(1) Zeynel Lüle, “Çin’in batı kapısı: Sincan (2)”, t24.com.tr, 22 Temmuz 2026 — https://t24.com.tr/yazarlar/zeynel-lule/cinin-bati-kapisi-sincan-2,56294

(2) Türkiye-Çin Dostluk Vakfı, “Şincan Gezisi” — https://turkcindostlukvakfi.org.tr/xinjiang-gezisi

(3) Human Rights Watch, “Break Their Lineage, Break Their Roots”: China’s Crimes against Humanity Targeting Uyghurs and Other Turkic Muslims, 19 Nisan 2021 — https://www.hrw.org/report/2021/04/19/break-their-lineage-break-their-roots/chinas-crimes-against-humanity-targeting

(4) Age (Human Rights Watch, 2021).

(5) Uygur İnsan Hakları Projesi (UHRP), kurumsal ana sayfa ve raporlar — https://uhrp.org/

(6) Age (UHRP).

(7) Jeremy Bentham’ın 1791 tarihli ‘Panopticon’ tasarımı ve Michel Foucault’nun bu kavramı disiplin toplumları analizine uyarladığı ‘Hapishanenin Doğuşu’ (Surveiller et punir, 1975) adlı çalışması, gözetimin içselleştirilmiş öz-disiplin ürettiği tezinin temel referanslarıdır.

(8) Human Rights Watch, “China’s Algorithms of Repression: Reverse Engineering a Xinjiang Police Mass Surveillance App”, 1 Mayıs 2019 — https://www.hrw.org/report/2019/05/01/chinas-algorithms-repression/reverse-engineering-xinjiang-police-mass

(9) https://www.aspi.org.au/report/uyghurs-sale/

Murphy, L. et al. (2022). In Plain Sight: Uyghur Forced Labor and Electric Vehicle Supply Chains. Sheffield Hallam University Helena Kennedy Centre for International Justice.

(10) Uygur Mahkemesi, resmi ana sayfa ve 9 Aralık 2021 tarihli karar metni — https://www.uyghurtribunal.com/

(11) Age (Uygur Mahkemesi kararı, 2021).

(12) Uygur Mahkemesi (Uyghur Tribunal), Kanıtlar sayfası — https://www.uyghurtribunal.com/?page_id=16027

 

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Haber Nida ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!