Rahima Mahmut (*)
21-27 Eylül 2026 tarihleri arasında Çin Komünist Partisi, ilk Etnik Birlik ve İlerleme Tanıtım Haftasını düzenledi. Etkinlik; Çin’in resmen tanıdığı 56 etnik grup arasındaki uyumun kutlanması olarak sunuldu. Törenler, okullardaki etkinlikler, resmî sloganlar ve renkli geleneksel kıyafetler içindeki insanların, geleneksel dansların ve gülümseyen ailelerin özenle hazırlanmış görüntüleri haftaya eşlik etti.
Ancak Uygurlar, Tibetliler, Güney Moğollar ve diğerleri için bu bir birlik kutlaması değildir. Bu, farklı kimlikleri silmek üzere tasarlanmış bir yasayı kutlamaktır.

1 Temmuz’da yürürlüğe giren Çin’in Etnik Birliği ve İlerlemesini Teşvik Etme Yasası, Eylül ayının dördüncü haftasını Etnik Birlik ve İlerleme Tanıtım Haftası olarak belirliyor. Yasanın amacı, Komünist Partinin “Çin ulusu topluluğu” olarak adlandırdığı anlayışı teşvik etmek: devlet tarafından onaylanan tek bir kimlik, tek bir tarih, tek bir dil hiyerarşisi ve tek bir siyasi sadakat. Parti buna ilerleme diyor. Biz ise bunu kültürel silinmenin yasallaştırılması olarak görüyoruz.
Yasanın yürürlüğe girmesinden yalnızca birkaç gün sonra Tibetli aktivist Lobga Rangzen, New York’ta Birleşmiş Milletler binasının önünde kendini ateşe verdikten sonra hayatını kaybetti. Onun ölümü, Tibetlilerin Pekin’in Tibet’i tek ve devlet kontrolündeki bir Çin kimliğinin içine çekmeye yönelik hızlanan kampanyası karşısında yaşadığı çaresizliğin yıkıcı bir ifadesiydi. Tibetliler bu yasaya karşı çıktılar çünkü yasanın sonuçlarını anlıyorlar: Tibetçenin, dinin ve kültürün kamusal yaşamdan daha da uzaklaştırılması ve bunlardan vazgeçmeyi reddedenlerin cezalandırılması.
Uygurlar bu korkuyu fazlasıyla iyi biliyor.
Çin devletinin onlarca yıllık baskısının ardından, son on yılda Uygur bölgesinde eşi görülmemiş bir tırmanış yaşandı: kitlesel gözaltılar, zorla çalıştırma, yoğun gözetim, dinî zulüm, ailelerin parçalanması ve doğumları engellemeye yönelik zorlayıcı politikalar. Uygur Mahkemesi, Çin devletinin Uygur halkının bir bölümünü yok etmeye yönelik yaygın zorla kısırlaştırma, zorla kürtaj ve diğer doğum engelleyici uygulamalar gerçekleştirdiği sonucuna vararak devletin soykırım işlediğine hükmetti.
Bu hukuki ifadelerin ardında ise tanınmayacak ölçüde parçalanmış hayatlar var.
Kadınlar bedenleri, gebelikleri ve çocukları üzerindeki kontrolü kaybetti. Zorlayıcı doğum kontrolü, kısırlaştırma ve kürtajın yanı sıra kamplarda ve cezaevlerinde cinsel şiddete maruz kaldılar. Hayatta kalanlar, bazı kadınların geceleri maskeli erkekler tarafından hücrelerinden çıkarıldığını ve travma yaşamış, hıçkırarak geri döndüğünü anlattı. Diğerleri ise erkekler gizli odalara girip kadınlara tecavüz ederken, gözaltındaki diğer kadınları yere yatırıp tutmaya zorlandıklarını aktardı. Bu tanıklıklar münferit ihlalleri değil; aşağılanma, terör ve beden üzerindeki özerkliğin yok edilmesinin bir kontrol aracı olarak kullanıldığı bir sistemi ortaya koyuyor.
Birçok kadın, kocaları, babaları ve erkek kardeşleri götürüldükten sonra tek başına bırakıldı. Sözde “Aile Olalım” (Become Family) programı kapsamında devlet görevlileri, çoğu erkeklerin zaten gözaltına alındığı Uygur evlerinde yaşamak üzere gönderildi. Bu görevliler aile yaşamının en mahrem alanlarına girdiler. Başvurulacak hiçbir yer, şikâyet edilecek hiçbir makam ve bu evlerdeki kadınları ve çocukları koruyacak kimse kalmamıştı.
Erkekler gözaltına alındı, kayboldu, sindirildi ve ailelerini koruma yeteneklerinden mahrum bırakıldı. Çocuklar anne babalarından ayrılarak, dillerinin, dinlerinin ve aile hafızalarının yerini Parti ideolojisinin aldığı devlet kurumlarına yerleştirildi. Bir halk bütünüyle çaresizliğe itildi: açıkça konuşamıyor, yas tutamıyor ve hatta kaybolan bir yakınının nerede olduğunu bile soramıyordu.
Çok sayıda tanınmış Uygur aydını, yazar, müzisyen, akademisyen ve din insanı cezaevlerinde ve kamplarda kayboldu. Bazıları gözaltında hayatını kaybetti. Bildiğimiz isimler gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor. Ölümü dış dünyaya ulaşan her akademisyen ya da şair için, ailelerine bir cevap verme onuru bile tanınmayan sayısız sıradan Uygur var.

Çin hâlâ 56 etnik gruptan oluşan bir ülke olduğunu söylüyor. Ancak devlet insanlara kendi dillerini konuşma, inançlarını yaşama, tarihlerini öğretme, çocuklarını kendi kültürleri içinde yetiştirme ve kimliklerini gelecek nesillere aktarma hakkını tanımıyorsa, resmî olarak tanınmanın hiçbir anlamı yoktur. Bir halk devletin listesinde varlığını sürdürebilirken, yaşayan kültürü parçalanabilir.
Çin’in devlet inşası uzun zamandır farklı toplulukların baskın bir ulusal kimlik içinde eritilmesini talep ediyor ve bu süreçte birçok dil, tarih ve kültür zayıfladı ya da yok oldu. Yeni olan ise mevcut kampanyanın hızı, teknolojik erişimi ve totaliter ölçeğidir. Parti artık aynılaşma vizyonunu dayatmak için dijital gözetim, polis veri tabanları, kitlesel DNA toplama, zorunlu siyasi eğitim ve devasa bir güvenlik aygıtına sahip. Bir annenin hamileliğini, bir çocuğun eğitimini, bir ailenin dinî uygulamalarını, yurtdışındaki bir telefon görüşmesini ve bir evin içinde konuşulan sözleri izleyebiliyor. Şimdi bu mekanizmaya kalıcı bir hukuki temel kazandırmaya çalışıyor.
ÇKP dünyanın farklı bir görüntü görmesini istiyor. Uygur bölgesinde turizmi teşvik ediyor: danslar, çarşılar, çöller, dağlar ve geleneksel kıyafetler içindeki gülümseyen sanatçılar. Bir vahşetin yaşandığı sahneyi süslüyor ve dünyayı ona hayran olmaya davet ediyor. Aileler parçalanmaya ve hayatta kalanlar susturulmaya devam ederken turizm, soykırımın üzerini örtmek için kullanılıyor.
Yeni tanıklıkların yokluğu, acıların sona erdiğinin kanıtı değildir. Daha etkili bir tecrit uygulandığının kanıtıdır. Sürgünde yaşayan on binlerce Uygur, anne babalarından, çocuklarından, kardeşlerinden ve arkadaşlarından hâlâ kopuk durumda. Korku, gözetim ve misillemeler öylesine kapsamlı bir sessizlik yarattı ki Pekin her şeyin normal olduğunu iddia edebiliyor.
Bu sessizlik uluslararası başarısızlık tarafından mümkün kılındı. Hükümetler endişelerini dile getirdi ve sınırlı yaptırımlar uyguladı, ancak sözlerinin çok azı anlamlı eylemlerle takip edildi. Tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın izleri varlığını sürdürüyor, şirketler Çin pazarından kâr elde etmeye devam ediyor ve devletler Pekin’in ekonomik gücü nedeniyle onunla yüzleşmekte isteksiz davranıyor. Bu isteksizlik ÇKP’yi cesaretlendirdi; çünkü Parti ağır suçlar işleyebileceğini, bunları inkâr edebileceğini, propaganda yoluyla üzerlerini örtebileceğini ve sonunda kendi politikasını yasaya dönüştürebileceğini öğrendi.
Tehlike Çin’in sınırlarında sona ermiyor. Yeni yasa, “etnik birliği” zedelediği iddia edilen yurtdışındaki faaliyetler üzerinde de yetki iddiasında bulunarak ulusötesi baskıya daha fazla zemin sağlıyor: yıldırma, aile üyelerine yönelik tehditler, gözetim, taciz ve sesini yükseltenları susturma girişimleri. Yasa, kaçıp kurtulanlara bile Parti’nin onların seslerini kontrol etmeye devam etmek istediğini söylüyor.

Batılı hükümetler bunu yalnızca başkasının trajedisi olarak görmemeli. Kolektif cezalandırmayı, gözetimi, zorla asimilasyonu ve sınırlarının ötesine uzanan baskıyı normalleştiren bir devlet, dünyanın neye izin vereceğinin sınırlarını test ediyor. Bu gücün etkisi üniversitelere, şirketlere, parlamentolara, teknolojiye, tedarik zincirlerine ve demokratik toplumlarda yaşayan insanların güvenliğine kadar uzanıyor.
Batı, bu otoriter gücün büyümesini mümkün kılan ekonomik koşulların oluşmasına katkıda bulundu. Şimdi piyasa erişiminin insan onurundan, güvenlikten ve savunduğunu iddia ettiği kurallardan daha önemli olup olmadığına karar vermek zorunda.
Etnik Birlik ve İlerleme Tanıtım Haftası fark edilmeden geçmemeli. Zorla asimilasyon birlik değildir; sessizlik istikrar değildir; kültürel yıkım ilerleme değildir.
Uygurlar, Tibetliler ve silinme tehdidiyle karşı karşıya olan tüm topluluklar için bu hafta bir kutlama değil, bir uyarıydı.
(*) Londra’da sürgünde yaşayan Uygur Türkü Rahima Mahmut, “Stop Uyghur Genocide” (Uygur Soykırımına Son) örgütünün Genel Direktörü ve Çin Konulu Parlamentolararası İttifak’ın (IPAC) Danışmanıdır.























